Ali Çatakçın


ARTIGERÇEK- AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla meclise getirilen Irak ve Suriye tezkeresi görüşüldü. En çok merak edilen konu iktidarın politikalarını eleştiren muhalefet partilerin alacağı tutumdu. Bu tezkere Millet İttifakı bileşeni partilerin gerçekten demokratikleşme, toplumsal barış ve iç huzur siyasetinde samimi olup olmadıklarının da bir turnusolu idi.

Tezkereye ‘evet’ oyuyla muhalefet cephesinde yer alan bazı partileri demokrasi, insan hakları ve toplumsal barış taleplerinde samimi olmadıklarını gösterdi. Başka bir şey daha gösterdi: Sorun Kürtler olunca bütün devlet parti ve kurumları bir bütünlük içinde hareket ediyorlar. Yani Kürt karşıtlığı devletçi Türkler için ulusal bir sorun.

İYİ Parti’nin tezkereye ‘evet’ oyu, DEVA partisinin çekimserliği irdelenmesi gereken bir konu. Çünkü bu partiler, Türkiye’yi demokratikleştireceğini söyleyen muhalefet hareketi içinde yer alan partiler.

Tezkereye ‘evet’ oyu aslında muhalefetin temel gücü olan CHP’nin politikasına karşı kullanılmıştır. Bununla CHP’de Meclis’te HDP ile karşı cephe konumuna sokulmak istenmiştir. Bu kötü durumun çok iyi bir yanı da var. CHP demokraside direnerek, bütün demokrasi güçlerini ve en dinamik güç olan Kürtleri bir cephede bir araya getirerek, yüzyıllık dikta rejimine ve heveslilerinin planlarına bir nokta koyabilir.

BÜYÜKELÇİLER KRİZİ

Erdoğan, 10 büyükelçiyi, 18 Ekim açıklamaları sebebiyle “Persona non grata’’ etmesiyle Türkiye baş aşağının ikinci evresine girmiş oldu. Bu kof efelenmenin Türkiye’ye maliyetini önümüzdeki süreçte göreceğiz. Şimdiden net olan şu: AB ve ABD Erdoğan’ın bu zır kabadayılığına taviz verme niyetinde değiller.

Biden’ın Suriye savaşına karşı olduğunu açıklaması, AB’nin peş peşe sert açıklamaları Ankara’ya gereken sinyali vermeye yetti. Geriye Rusya kalıyor.  Putin, Türkiye’nin uluslararası sıkıntılarını iyi okuyor ve taleplerinin listesi uzun.

Biden yönetiminin Halkbank davasının bütün detaylarıyla görüşülmesi engelini ortadan kaldırdı. Suriye’de yeni bir operasyona karşı çıkıyor. Erdoğan liderliğindeki Türkiye giderek yönü Putin’e dönüyor. Ancak Putin’in Suriye’de sınırlı bir operasyona onay vermesi için ikinci S-400 bataryası ve SUV uçaklarının alınması, Türkiye’nin NATO sisteminden tamamen uzaklaşıp Rusya ile yeni anlaşmalar imzalamasını isteyebilir.

Erdoğan elçilerin tweetleri ve Kürtlere karşı savaş tezkeresiyle ülke içinde baş aşağı giden durumunu stabilize etmiş, destekçileri gözünde yine yenilmezlik mertebesine yükselmiş gibi görünüyor. Fakat bununla değişmeyen hatta daha da kötüleşen durum şu: Uluslararası toplumun Türkiye’nin insan hakları ihlalleri konusundaki tutumu değişmedi, daha da kötüleşti. Türkiye’nin insan hakları, hukukun üstünlüğü, komşu ülkelerle ilişki sorunları yeni dönem Almanya-Fransa İttifakı ile daha zora girecek.

Demokrasi kültürüne sahip toplumların böyle durumlarda yapacakları ilk şey, ortaya atılan isnadın sebebini sorgulamak olacaktır. Mesela elçileri istenmeyen kişi ilan etmenin ya da komşu bir ülkenin topraklarında savaş yürütmenin sebebi nedir sorusu. Maalesef Türkiye’de bu mümkün değil. Türkiye toplumunun siyasi tercihi, futbol takımını tutmaktan daha fanatiktir.

10 büyükelçinin istenmeyen kişi ilan edilmesinin sebebi, Türkiye’de yaşanan, AİM tarafından kanun hükmünde mahkûm edilen ve Türkiye tarafından uygulanmayan hak ihlallerinin eleştirilmesidir. Elçilerin basın açıklaması hem Viyana sözleşmesinin 41. Maddesinin hükümlerine uygun hem de Türkiye’nin üye adayı olduğu AB insan hakları sözleşmelerine. Yani uluslararası hukuk kuralları içinde yapılan bir açıklama.

Erdoğan’ın, Türkiye için çok yönlü tehlike içeren bu tehdidin altından kalkamayacağı belliydi. Böyle çıkışlar, savaş öncesi diplomasinin son atağı olarak anlaşılır. Bu yola baş vurulması savaş tehdidi olarak algılanır ve misilleme yaptırımları ağır olur. Arkasında durulması mümkün olmayan bir tehdit.

Uluslararası sözleşmelerde dayanağı olmayan bu çıkış, Erdoğan’ın gündem değiştirmedeki ustalığı olarak okunabilir. Fakat uluslararası sahada Türkiye’yi itibarsızlaştıran bir çıkış olduğu şüphesiz. İçeride AKP-MHP iktidarına geçici kazançlar sağlayabilir, fakat dünya siyaset ve diplomasi sahasında Türkiye’yi daha da dibe çekecek olduğu da kesin.

Suriye topraklarında Kürtlere karşı yürütülecek savaşın getirisi sadece IŞİD terörüne sunulan destektir, bunun dışında bir anlamı yoktur. Bunu sorgulamak birinci derecede muhalefetin işi iken, muhalefetin bir kesimi bu kışkırtıcılığı destekliyor.

Sorgulanması gereken diğer önemli konu da bu şovun kime ne kazandırdığı ve kime ne kaybettirdiği. Başta Türkiye’ye kaybettirdi. Türkiye’yi dünya siyaset sahasında itibarsızlaştırdı. İtibarsızlığın yarattığı tahribatı gidermenin bedeli ülkeyi pazarlamak, karşılıksız ödünler vermek ve toplumu bilinmez bir geleceğe mahkûm etmektir.

Meclisten geçirilen Kürtlere karşı savaş tezkeresiyle savaşa devam, Kürt, Türk ve Türkiyeli gençlerin ölümüne devam denilmiştir.

Kürtlere karşı muhalefetin oyuyla meclisten geçirilen savaş tezkeresi, Millet ittifakının demokrasi ve insan haklarına ne kadar uzak olduğunun da göstergesi. İYİ Parti’nin kötü niyeti tamamen ifşa oldu.

CHP’nin tezkereye ‘hayır’ oyu vermesi Türkiye’de sosyal demokrasi hareketinin mecrasına dönmesinin ilk adımı olabilir mi? Beklemek lazım. CHP’nin tezkereye hayır oyu, tereddütlü ve karşı muhalefete rağmen, CHP tarihinin en insancıl kararlarından biri.  Bu adım, CHP’nin tarihiyle hesaplaşma, sosyal demokrasiyi tekçi esaretten kurtarma ve Cumhuriyeti demokratikleştirmenin ilk adımı olabilir.

Son cümledeki temenniyi umut beklentisi haline getirmemek lazım. Bütün demokrasi güçleri, CHP’nin bu adımına sahip çıkmalı ve devamı için CHP’ye yüklenmelidir.

Nede olsa Ortadoğu siyaset kurumu geleneğinden bahsediyoruz. Ortadoğu’da siyaset kurumu, sosyal güvencesi ve yasal kuralları olmayan bir fahişedir; onu elinde tutanın karakterine göre değişir.