'Yazın! Erkekler ne der diye düşünmeden yazın'

'Yazın! Erkekler ne der diye düşünmeden yazın'
Bugün cesur, bağımsız kişiliği, zekası ve erkek egemen dünyaya meydan okuyan duruşuyla edebiyatın vazgeçilmez ismi Virginia Woolf'un 136. doğum günü.

ARTI GERÇEK- Virginia Woolf, 25 Ocak 1882'de Londra'da doğdu. Modernizm akımının edebiyattaki öncü isimlerinden olan yazar, feminist, romancı, eleştirmen ve yayıncı kimlikleriyle tanındı. Edebiyatta kadın yazar varlığınının temellerini sağlamlaştıran önemli bir isim oldu. Ayrıca döneminin en önemli edebiyat eleştirmenlerinden biri olarak kabul edildi.

Woolf, kadınların ikinci planda tutulduğu, okula gönderilmediği Victorian dönemde doğmuştu. Okula gönderilmedi ama dönemin tanınmış yazarlarından olan babası yazar Sir Leslie Stephen geniş bir kütüphaneye sahipti. Virginia Woolf bu sayede eğitimini evde tamamlayabildi.

Annesini çok seven Woolf henüz 13 yaşındayken onu kaybetti. O'nu kaybetmek küçük yaştaki Virginia'yı çok sarstı. Annesinin ölümü ile birlikte ağır bir depresyon ve sinir nöbeti geçirdi. Woolf korkunç sesler duyduğunu söylüyor, insanlardan korkuyordu. Annesinin ölümünden iki yıl sonra kız kardeşi Stella da yaşamını yitirdi. Bu kayıp onu bir kez daha sarsmıştı. 1906 yılında ise çok yakın olduğu erkek kardeşi Thoby'i de kaybetti. Çocuk yaşta üvey abisi tarafından uğradığı taciz ve aileden ard arda kaybettiği kişiler onun mutsuzluğunun temelini atan nedenler oldu.

1912 yılında Leonard Woolf ile evlendi. Bu evlilikte Leonard Woolf'un yayınevi sahibi olmasının ve Woolf'un yazdıklarını özgürce yayınlayabilecek olmasının etkisi büyüktü.

Virginia Woolf'un ilk kitabı olan The Voyage Out (Dışa Yolculuk) 1915'te yayınlandı. Kitap annesinin ölümünü yenmesi ile ilgliydi. 'Dalgalar' adlı lirik romanı ise genç yaşta kaybettiği kardeşi Thoby ile yine genç yaşlarda ölen arkadaşı Percival'in hikayelerinden esinlenerek yazılmıştı.

Virginia Woolf'un ikinci romanı 'Gece ve Gündüz' oldu. Woolf'un "bilinç akışı" tekniğini kullandığı daha sonraki modern deneysel romanlarından farklı olarak klasik gerçekçi üslûpla kaleme aldığı bu eser, olay örgüsü, gerçek mekân tasvirleri ve titizlikle betimlenmiş karakterleri, dönemin atmosferini yansıtan özellikleriyle dikkat çekiyordu.

1925’te yayımlanan 'Mrs. Dalloway' ünlü yazarın adıyla birlikte anılacak "bilinç akışı" tekniğinin en başarılı örneği kabul edildi. Yazar, karakterlerin hayatlarındaki pek çok izlenimi arka arkaya sıralayarak bir an içerisinde insanın zihninden geçen şeyleri tüm çıplaklığıyla veriyordu.

Vita Sackville-West’le yaşadığı lezbiyen aşk "edebiyat tarihinin en uzun ve en nefis aşk mektubu" olarak nitelendirilen 'Orlando' kitabına konu oldu. İki kadın neredeyse yirmi yıla dayanan bir ilişki yaşadılar. Gelgitlerle dolu bir aşk ve dostluk hikâyesiydi onların ki.  Vita’nın oğlu Nigel Nicolson, Orlando’dan "edebiyat tarihinin en uzun ve en nefis aşk mektubu" olarak söz etti.

'KENDİNE AİT BİR ODA'

Virginia Woolf feminist literatürde önemli yeri olan ve bugün feminist çalışma yapanların düşünsel kaynak olarak eserlerinden faydalandığı önemli bir yazar. "Kendine Ait Bir Oda"da akıcı bir dille, iyi yazar olabilmeleri için kadınların kendilerine ait bir odalarının olmaları gerektiğini savundu. Kadın özgürlüğü için en temel çözüm noktasının ekonomik özgürlükten geçtiğini vurguladı. "Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!" Bu cümle onun feminist duruşunun düşüncesini özetler.

Virgina kitabında şöyle yazar: "Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler. Uygar toplumlarda hangi işe yararlarsa yarasınlar, bütün şiddet ya da kahramanlık eylemlerinde aynalar gereklidir. İşte bu yüzden Napoleon da Mussolini de kadınların erkeklerden aşağı olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı kendileri büyüyemezlerdi. Bu da çoğunlukla kadınların erkeklere gerekli olduğunu kısmen de olsa açıklamaya yarıyor. Kadınlar gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar; yaşam karşısındaki uyumsuzluğu yok olur. Aynadaki görüntü son derece önemlidir, çünkü canlılığı pekiştirir. Bunu elinden aldığımızda erkek, kokaini elinden alınan bir uyuşturucu bağımlısı gibi ölüp gidebilir."

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE VİRGİNA'NIN KORKUSU

Virginia Woolf, Naziler'in kara listesindeydi. Eşi Leonard Woolf hem Yahudi hem de sosyalist olduğu için Naziler'in zaten hedefindeydi. Naziler, İngiltere’yi işgal ederse, Leonard ile birlikte intihar etmeyi bile düşünmüşlerdi. 28 Mart 1941’deki intiharı yalnızca bir anlık çıldırmanın sonucu değildi; savaşın ümitsizliğe düşüren dehşetinin yanı sıra, onun için her şey olan yaratıcılığını yitirdiğini de düşünüyordu. Woolf , savaşları kadınların değil, erkeklerin yaptığını söylüyordu.

Savaş hakkında, "Savaş, bir erkek uğraşıdır; erkeklerin kafa yapısının bir ürünüdür; erkeklerin mesleğidir. Erkekler, kadınları kültürel yaşamdan, toplumsal yaşamdan dışlayarak, kendi egemenliklerini kurmuşlardır. Onların iktidarı tekellerine almaları, önce faşizme sonra da faşizmin doğal sonucu olan savaşa meydan vermiştir" diye yazar.

KENDİSİNİ CEPLERİNDE TAŞLARLA NEHİRE BIRAKTI

Hayatı boyunca psikolojik rahatsızlık peşini bırakmadı. Hastalığına "manik depresif" tanısı koyuldu. Doktoru Virginia'da delilikle düş gücünün iç içe yaşadığını, tam anlamıyla iyileşirse düş gücünü yitirebileceğini söylüyordu. Kendisi de deliliğinin farkındaydı ve bunu yazmaktan hiç çekinmedi. Virginia meraklı ve bağımsız bir kadındı. Analitik bir zekası vardı. 'İnsan'a deneysel bir gözle bakardı. 22 yaşından başlayarak üç kere intihara kalkıştı. Woolf, üç intihar denemesinin sonuncusunda ise ceplerine taş doldurarak kendini Ouse Nehri’ne bıraktı.

Leonard Woolf'a yazdığı mektup, edebiyat tarihinin en ünlü intihar mektuplarından biri sayılır. 18 Mart 1941 tarihli o mektupta şöyle yazdı: "En sevdiğim, yeniden delirmek üzere olduğuma eminim. O korkunç dönemlerden birine daha göğüs gerebileceğimizi sanmıyorum. Ve bu sefer toparlanamayacağım. Sesler duymaya başladım ve dikkatimi toplayamıyorum. Ben de yapılabilecek en iyi şey gibi görüneni yapıyorum. Sen bana mümkün olan en büyük mutluluğu verdin. Biri her ne yapabilirse hepsini yaptın. İki kişinin bizden daha mutlu olabileceğini düşünmüyorum, ta ki bu korkunç hastalık gelene kadar. Artık mücadele edemiyorum. Hayatını berbat ettiğimi, bensiz çalışabileceğini biliyorum. Ve yapacaksın, biliyorum. Görüyorsun, bunu bile düzgün bir şekilde yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şey şu; hayatımın bütün mutluluğunu sana borçluyum. Bana karşı hep sabırlıydın ve inanılmaz bir şekilde iyiydin. Bunu söylemek istiyorum - herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o sen olurdun. Senin iyiliğinin kesinliği dışında her şey benden gitti artık. Hayatını daha fazla mahvedemem. Sanmıyorum ki başka iki kişi bizim olduğumuz kadar mutlu olabilsin. V. "
 

Öne Çıkanlar