Ayşegül KARAKÜLHANCI


ARTI GERÇEK- Oyuncu kadrosunda Berkay Ateş, Saadet Işıl Aksoy, İpek Türktan Kaynak, Füsun Demirel, Erdem Şenocak, Müfit Kayacan, Banu Fotocan'ın yer aldığı, çok sayıda önemli ödüller alan film, fotoğrafta gördüğü bir kadını takıntı haline getiren genç bir adamın hikayesini konu ediniyor. Bir cezaevinde mektup okuma komisyonunda çalışan Zakir'in kontrol ettiği mektupların birinden çıkan bir fotoğraftaki genç ve güzel kadın genç adamı çok etkiler. Zakir takıntı haline getirdiği Selma'nın hikayesinin peşine düşer...

'Görülmüştür', 'Bisiklet', 'Musa', Dondurma' kısa filmleriyle tanınan Serhat Karaaslan'n ilk uzun metrajlı filmi. Filmin aynı zamanda senaryosu da kendisine ait. 20 Eylül'de vizyona girecek olan filmin hikayesini Serhat Karaaslan Artı Gerçek okuyucuları için anlattı:

'Görülmüştür' Uluslararası Prömiyer gösterimini Çek Cumhuriyeti'nde 54. Karlovy Vary Film Festivali'nde yaptı ve FEDEORA Film Eleştirmenleri'nce En İyi Film Ödülü'ne layık görüldü. 38. İstanbul Film Festivali'nde size En İyi Senaryo ödülünü getirdi. Ayrıca En İyi Kurgu ödülünün de sahibi oldu. 30. Ankara Uluslararası Film Festivali'nde de Onat Kutlar En İyi Senaryo ödülüne layık görüldü. Siyad En İyi Film ödülünü aldı. Film, başrol oyunucusu Berkay Ateş, En İyi Erkek Oyuncu ödülünü Füsun Demirel'e de En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazandırdı. Şimdi de Irak Kürdistan Bölgesi'nde Duhok Film Festivali'ndesiniz ve önünüzde daha Adana Altın Koza Film Festivali var. Yaptığınız filmin çok sayıda ödüle layık görülmüş olmasının sizde yarattığı etki nedir?

Ödüllerin etkisi bir kaç saat sürüyor. Bizi sevindiriyor tabii ki. Reklam yapma imkanımız sınırlı olduğundan ve çok az sayıda kopyayla, kısıtlı koşullarda vizyona girdiğimiz için ödüller filmin biraz da olsa görünür olmasını sağlıyor.

Size en iyi senaryo ödülleri getiren filmin hikayesi nasıl ortaya çıktı?

Uzun yıllardır hapishanede olan bir yakınım var. Şu anda Maltepe cezaevinde olan politik bir tutsak. Yıllar içinde onu bir çok farklı hapishanede ziyaret ettim. Onunla mektuplaşırken 'Cezaevi Mektup Okuma Komisyonu'nun varlığından haberdar oldum. Aldığım mektuplardan birinin bir bölümünün tamamen okunmayacak bir şekilde özenle karalanmış olması beni çok etkilemişti. Daha önce mektuplarda ‘Görülmüştür’ damgasını görmüş olsam da işin ciddiyetinin farkında değildim. Mektupların bir komisyon tarafından özenle ve mektup okuma yönetmeliğine göre okunup, sakıncalı gördükleri şeyleri karalayarak sansürlediklerini bilmiyordum. Konu ilgimi çekti ve bu konuyla ilgili ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. İlk başlarda belki bu işi yapmakta olan ya da geçmişte yapmış olan bir memurla ilgili bir belgesel yaparım diye düşünüyordum ancak çok zor olduğunu kısa sürede öğrendim. Ben de bunun üzerine kurmaca bir film yapmaya karar verdim. Konuyla ilgili araştırma yaparken bir gardiyan, çoğunlukla edebiyat mezunu olan memurların mektup okuma komisyonunda görevlendirildiğini söylemişti. Bunun nedeni de okuduklarını anlama ve daha hızlı okuma kabiliyetleri olmasıymış. Askerdeki gibi yani. Sivilde hangi mesleği yapıyorsan askerde de seni onunla ilgili bir birimde görevlendiriyorlar. Bu fikir çok hoşuma gitti ve ana karakterin edebiyatla ilgilenen biri olmasına karar verdim. Senaryonun ilk versiyonunu Barış Bıçakçı okudu ve Zakir’in bir yazarlık kursuna gitmesi fikrini verdi. Kendi başına hikâye yazan birindense bir yazarlık kursuna gitmesi fikri hikayeyi kurmak için çok işlevsel oldu.

Filmde Zakir'in gardiyan olarak işe başlamasıyla yaşadığı değişimi izliyoruz. Zakir'in bir yanı edebiyatla ilgilenen, hisli bir adam bir yanı da mahkumların mektuplarını okuyup o mektuplara sansür uygulayarak hayatını kazanan bir adam. Birlikte çalıştığı insanların kabalıklarından da hoşnut değil ama uyum da sağlayabiliyor. Kimdir aslında Zakir?

İki kimlikli bir adam diyebiliriz. Hapishanede dışarıdaki hayatını saklıyor, dışarıda da hapishanede çalıştığını insanlardan gizliyor. Zakir’in diğer gardiyanlardan ayırt edici birtakım özelliklerinin olmasını istedim. Zakir, gardiyanlığı tercih etmiş, bu işi severek ve isteyerek yapan biri değil. Yaşadığı hayat koşulları bir şekilde onu bu noktaya getirmiş. Atanamadığı, iş bulamadığı için polis, gardiyan olmak zorunda olan birçok üniversite mezunu gibi. Zaten filmin çıkış noktalarından biri de buydu benim için. Hikâyeden önce karakter kafamda oluşmaya başladı. Böyle bir ikilemi, çelişkiyi yaşayan bir karakterin hikayesini anlatmak istedim. Zakir’i yaptığı işten dolayı özellikle kötü gösteren, onu yargılayan bir bakışla değil daha çok onu anlamaya çalışan bir anlayışla yazmak istedim. Bunu söylerken Zakir iyi bir insan anlamında söylemiyorum. Onu çok iyi bir insan ya da bir kahraman olarak resmetmiyoruz zaten, zaaflarını da gördüğümüz biri. Eğer Selma bu kadar güzel bir kadın olmasaydı belki de kendini bu kadar çok kaptırmayacaktı hikayesine. Edebiyatla ilişkisi de yarım yamalak. Edebiyata hakim, bir yazar gibi değil daha çok heves eden bir amatör diyebiliriz. Yazdığı öyküler kursta beğeniliyor, hatta Emel biraz da bu nedenle onunla yakınlaşmaya başlıyor. Ama diğer yandan da Hasan Ali Toptaş gibi bir yazardan haberi yok. Edebiyat ve yazarlık kursu Zakir için bir kaçış alanı gibi aslında. İçinde bulunduğu ‘hapishaneden’ kaçıp sığındığı bir alan. Diğer yandan da sosyalleştiği bir ortam. Yazarlık merakı Zakir’in bir yandan işi gereği başkalarının yazdığı satırları karalayarak yok ederken, diğer yandan da kendi cümlelerini yaratmakla uğraşan bir karakter ironisini ortaya çıkardı.



Zakir'in takıntı haline getirdiği Selma suskun bir karakter. Kızgınlığını görüyoruz ama bu kızgınlık bir değişime dönüşmüyor. Çaresizlikle, vazgeçmişlik arasında. Selma neden bu kadar suskun, pasif bir kadın?

Selma’nın suskunluğunun nedeni pasif ya da olanları kabullenmiş bir kadın olmasından dolayı değil daha çok hikayesinin neredeyse tamamen Zakir’in kafasında şekillenmesiyle ilgili. Bu bir tercih. Ben Selma’nın hikayesini Zakir’in gördüğü ve kafasında kurduğu haliyle anlatmak istedim. Eğer olanları Selma’nın da bakış açısıyla filmde görmüş olsaydık belki de hiç d suskun olmadığını görecektik. Zakir’in gördüklerinden ve okuduğu Selma’ya ait mektuplardan küçük de olsa tepkisini zaman zaman görüyoruz. Kocasına, kayınpederinin baskısını ve tacizini hissettirmeye, dolaylı yoldan anlatmaya çalışıyor. Böyle bir tercihin bir nedeni de taciz meselesinin kimi zaman ispatının zor ve yaşayan kişi açısından dile getirilmesinin çok zor olabilmesi. Taciz illa somut ve gözle görülür bir şekilde olmayabilir. Psikolojik bir baskı şeklinde de olabilir.



Bir sahnede Vikipedia'ya erişim engelini görüyoruz. Mahkumların mektuplarına uygulanan sansürden yola çıkarak aslında Türkiye'de rutine dönüşen, kanıksanan sansüre mi bir eleştiri yapıyorsunuz?

Wikipedia yasağının filmde yer alıp almamasında kararsız kalmıştım. Çok direkt olmasından dolayı. Bunun bir diğer nedeni de film günümüzde geçse de dönemini çok net belirtmek istemememdi. 2000’lerin başında da günümüzde de geçiyor olabilsin istedim. Hatta üniforma, cep telefonu vb. şeylerin seçiminde bu durumu göz önünde bulundurduk. Ancak 15 Temmuz sürecinden sonra senaryoyu yeniden ele aldığımda Wikipedia yasağı kendiliğinden senaryoya girdi. O sahneyi yazarken bir anda ortaya çıktı. Yoksa Wikipedia yasağı da filmde olsun şeklinde hiç düşünmedim aslında. Bir sansürcünün bile bir gün sansürden payını alacak olması ve bundan dert yanması fikri hoşuma gittiği için kalmasında karar kıldım sonunda. Bu referans aynı zamanda filmin geçtiği dönemi de netleştirmiş oldu. Sansür ve Türkiye’nin normalleştirilen baskıcı siyasi ortamına, bu mekanizmanın parçası olan insanlar üzerinden, onların tarafından konuyu ele alarak işlemeye çalıştım.

Filmde mahkumlar çok az gösteriliyor. Politik bir kaç cümle net olarak geçiyor ancak film direk olarak buraya odaklanmıyor. Görülmüştür, bir hapishane veya mahkum filmi değil. Yine de politik yönü de mevcut.  Dengeyi tutturmakta zorlandınız mı veya politik film olarak görülmesinden yana bir endişeniz oldu mu?

Politik bir film olarak görülmesiyle ilgili bir sorunum yok. Ancak baştan beri bu filmle ilgili en büyük endişelerimden biri bir propaganda filmi olarak görülmesiydi. Bundan özellikle kaçındım. Hapishanede geçen bir film olası ve ana karakterin de bir sansürcü olmasından dolayı kolaylıkla bir propaganda filmine dönüşmesi gibi bir risk vardı ve bu da en çok kaçındığım şeydi. Bir filmin ya da sanat eserinin sloganvari bir şekilde devleti ve sistemi eleştirip politik söylemini doğrudan dile getirmesindense, bunu daha örtük bir şekilde alttan alta sezdirmesini, hatta mesaj vermek gibi bir kaygıya girmeden, söyleyecek bir sözüm var diye bağırmadan politik bir duruşa sahip olmasını daha değerli buluyorum. Ancak aldığımız eleştirilerden biri filmin neden daha politik olmadığı ya da neden meseleyi politik mahkumlar üzerinden ele almadığı. Ben bu şekilde yapmayı tercih ettim başka birisi de çıkıp aynı meseleyi politik mahkumlar üzerinden ele alabilir.

Zakir, bir fotoğrafı  takıntı haline getiriyor. Annesinin ise güvende olma takıntısı var. Sizin kısa filmlerinizde de takıntı başka bir biçimiyle öne çıkıyor.  Musa filminizde mesela karakter Zeki Demirkubuz filmine takılıp kalıyor. Dondurma filminde keza dondurma takıntı haline geliyor demek yanlış olmaz herhalde. Nedir takıntı ile aranızdaki mesele?

Bu benim farkında olarak yaptığım bir şey değil aslında. Demek ki benim de farkında olmadığım takıntılarım var. Zaten bu tarz şeyleri dışarıdan bakan biri daha iyi görüp yorumlayabilir. Ben bunlara takıntı değil tutku demek isterdim. Ben hikaye anlatıyorum. Anlatmak istediğim insanların hikayelerini. Hikaye anlatırken de bu tarz şeylerin nasıl ortaya çıktığını dile getirmek zor. Sezgisel olarak yaptığım şeyler. Benim için bu verdiğiniz örnekler bu karakterlerin herbiri için onların hayatını sekteye uğratan, içinde bulundukları rutinden çıkarıp onların artık hayatlarına eskisi gibi devam edemeyecekleri bir durumun içine düşüren şeyler.

Görülmüştür'deki cezaevi kurgu mu gerçek bir cezaevi mi? Mekan bulmakta güçlük yaşadınız mı?

Bu filmle ilgili en büyük zorluklardan biri mekandı. Filmin büyük bir kısmı cezaevinde geçtiği için mekanla ilgili baştan beri çok kaygılıydım. Bu durum senaryo yazarken de beni kısıtlayan bir şeydi. Çekemeyeceğimiz sahneler yazmamaya dikkat ediyordum. Bütçe sıkıntısından dolayı sonunda dizilerde kullanılan cezaevi dekorlarında filmi çekmek zorunda bırakılmaktan korkuyordum. Gerçek mekanlarda çekmek istiyordum ancak bu da mümkün değildi. Yine de şansımızı deneyelim dedik. Halihazırda zor olan izinler OHAL döneminde imkansız bir hale geldi. Hatta cezaevi dekorlarını tasarlarken bir fikrimiz olsun diye cezaevini görmek için başvuruda bulunduğumuzda bile olumsuz cevap aldık. Bakanlık desteği olduğu halde. Daha doğrusu cevap alamadık. Her başvurduğumuz kurum bizi başka bir yere yönlendirdi. Cezaevi müdürlüğü Savcılığa, Savcılık da Adalet Bakanlığına sonra Adalet Bakanlığı tekrar Savcılığa yönlendirdi. Bu aylarca sürdü, bir süre sonra sadece zaman kaybı olduğunu anladık ve vazgeçtik. Filmdeki bütün hapishane mekanları ve diğer bazı mekanlar dekor ve hepsini kendimiz yaptık. Sanat yönetmenimiz İbrahim İldem kısıtlı koşullarda çok güzel bir iş çıkardı.

Türkiye'nin ekonomik koşulları son zamanlarda pek iç açıcı değil. Her daim sinema yapmak hele de bağımsız yapımlar ortaya çıkarmak zor olmuştur. Siz filmi hangi bütçeyle çektiniz? Maddi yükün altından kalkmayı nasıl başardınız?

Film Türkiye Almanya Fransa ortak yapımı. Türkiye’de Kültür Bakanlığından destek aldık, Almanya ve Fransa’dan aldığımız destekler de var. Avrupa Birliği ortak film yapım fonu olan Eurimages'dan yapım desteği aldık. Ayrıca Türkiye’den TOY da senaryo aşamasında filme ortak oldu. Başka Sinema da filmin destekçileri arasındaydı. Bakanlık desteğini 15 Temmuz sürecinden önce zorlukla aldık. Şu anda olsa bu filmi değerlendirmeye bile almazlardı. Ki o zaman da çok zor olmuştu. İlk film kategorisinde Ankara’ya sunuma 20 proje çağrılıyordu. Biz de 20 projenin arasındayız diye haber aldık ancak daha sonra nasıl olduysa davet edilen projeler arasında olmadığımızı öğrendik. Tam o günlerde Cannes Film Festivali Cinefondation Residence bölümüne bu projeyle seçilmiştim. Biraz da bunun etkisiyle olsa gerek, sektörden ve destekleme kurulunun bazı üyelerinden bu başarıyı gösteren bir projenin en azından sunuma çağırılması gerektiği yolunda bir tavır da oldu. Bunun üzerine bizi sunuma çağırdılar. Sunum iyi geçti. Ankara'daki sunuma uçakta 13 numaralı koltukta gitmiştik, dönerken de yine tesadüfen 13 numaralı koltuktaydık: Ama bu kez bakanlıktan destek alan 13. projeydik. Normalde 12 proje destekleniyordu. Aldığımız duyumlara göre son dakikada zar zor destek çıkmıştı bu projeye. Kendi aramızda filmin adını 13 mü koysak diye şakalaşmıştık. Yani gerçekten zorlandık. Büyük ihtimalle bugünkü gibi bir konjonktür olsa destek alamazdık. Mevcut koşullarda Bakanlıktan destek alabileceğimi sanmıyorum. Ki zaten bu yıl kısa film için başvuruda bulundum ve reddedildi. Bir şekilde daha küçük filmler ve kısa filmler yaparak sinemaya ne kadar devam edebileceğimizi göreceğiz.



Berkay Ateş gerçekten etkili bir oyunculuk sergilemiş. Füsun Demirel zaten oyunculuk gücünü defalarca kanıtlamış bir isim. Oyuncu tercihini siz mi yaptınız? Bu isimlerle başka bir projenizde yine yan yana gelmeyi ister misiniz?


Aslında senaryoyu yazarken Zakir karakteri için aklımda başka bir oyuncu vardı. Hatta o oyuncuyla senaryo yazım sürecinde birkaç defa buluşup karakter üzerine uzun uzun konuştuk. Bazı nedenlerden dolayı o oyuncu olmadı. Daha sonra oyuncu aramaya başladığımızda senaryoyu yazarken hep gözümün önünde başka birisinin resmi olduğu için bir türlü kimseyi Zakir olarak kafamda oturtamıyordum. O yüzden çok ilgisiz, hiç olmayacak oyuncuları bile düşündük. Daha çok seçeneğimiz olsun diye yaş aralığını da iyice genişlettik. Sonra bir gün Berkay’dan çok güzel bir audition geldi. İzler izlemek hemen ikna olduk. Berkay’ın hem masum hem de karanlık olabilecek bir yüzü var ve bir şeyler sakladığı hissi veriyor. Bu da Zakir’e uyuyordu. Füsun Demirel de çocukluğumdan beri çok sevdiğim ve hayran olduğum bir oyuncu. Anne için aklımdaydı zaten. Berkay, Zakir olunca ikisinin iyi bir anne oğul olacağını düşündük. Diğer oyuncuları da büyük oranda audition yaparak bulduk. Kast direktörümüz Pınar Gök aylarca oyuncu aradı. Ercan Kesal ve Serdar Orçin de konuk oyuncu olarak filmde yer aldılar. Filmdeki oyuncuların hepsiyle tekrar çalışmayı çok isterim. Hepsinden çok şey öğrendim.