Mehmet EMİN AKTAR


ARTI GERÇEK- Son bir aydır herkesin ortak bir gündemi var neredeyse Türkiye'de. Nedir? Bir mafya liderinin, haftada iki videoyla Türkiye gündemine ilişkin; Türkiye siyaseti, yönetimi, geçmişi, 90'lar, 2000'li yıllara ilişkin belli suçlara bulaştığı, mafyayla ilişkilerinin ortaya serildiği iddiaları üzerinden yürüyor. 

Bu akla önce 1996 yılında meydana gelen Susurluk kazası sonrasındaki tartışmaları getiriyor. O dönemde de aynı araçta bir kamu görevlisi, bir milletvekili ve aranan bir cinayet zanlısı aynı araçta bulunmuşlardı, hatta bunun üzerine çok büyük tartışmalar yürümüştü. O dönemle bu dönem arasındaki fark, 1996'da basında çok canlı bir tartışma vardı, farklı sesler vardı basında; bugün tek seslilik var. O dönem kamuoyu çok hareketliydi, örneğin "bir dakika karanlık" gibi bir eylem başlatılmıştı ve o eylem çok etkili olmuştu. 

Meclis hemen bir soruşturma başlatmıştı, bu konuda bir Meclis araştırması başlatmıştı. Uzun süre süren bir araştırma sonucu "Susurluk Raporu" diye bir rapor çıkmıştı. Başbakanlık Teftiş Kurulu ayrı bir rapor hazırlamıştı. Birçok raporlara konu olmuştu, kamuoyunda da günlerce tartışılmıştı. 

Bugün farklı bir şey var; bugün kimse tartışmıyor aslında. Çok sınırlı sayıda, sadece sosyal medya üzerinden yoğunluklu olarak tartışılıyor. Basın bu konuda suskun çünkü tek seslilik var artık. Meclis deseniz, zaten işlevi kaldırılmış, fonksiyonu kalmayan bir parlamentodan söz etmek mümkün. Birkaç cılız araştırma önergesi. O cılız araştırma önergelerinin de iktidar bloğu tarafından reddedilmesiyle sonuçlanması ve bunun da kamuoyunca bilinmemesi gibi bir durum var. Bunun dışında bir şey yok. 

Peki, nedir, ne oluyor, ne bitiyor? Bu iddialar doğru mu değil mi, kim araştırmalı, ne yapmalı? Bu konuda belki de en etkili yol, kamuoyunun güçlü bir tepki vermesidir. Kamuoyu da önemli ölçüde sessiz, sadece sosyal medya üzerinden o alan kullanılarak tepki gösteriliyor. Herkes aslında önemli ölçüde korkuyor. Herkes aslında bulunduğu yerde de kişisel zarar görmek istemiyor. Ama bir biçimde buna ilişkin toplumun bir tepki göstermesi gerekiyor. Toplum tepki vermediği sürece de kendiliğinden başka tepkiler gelişmiyor. 

Peki, yasalar açısından baktığımızda nedir? Bu işte görevli olanlar kimdir? Cumhuriyet savcıları. CMK, çok açık biçimde 160. maddesinde der ki, "Cumhuriyet savcısı bir suçun işlendiğine dair duyum aldığında, ihbar veya herhangi bir şekilde bir bilgi aldığında, derhal soruşturma açar." Bu dava açacağı anlamına gelmez. Soruşturmayı o iddiaya ilişkin deliller toplamak ve o iddianın bir suça dönüşüp dönüşmediği konusunda bir maddi gerçeği  ortaya çıkarma çabası olarak görmek gerekiyor. Bu soruşturma sonucunda Cumhuriyet savcısı ya dava açar ya da kovuşturmaya yer olmadığına dair bir karar verir ve böylece de iddiaya ilişkin mesele kapanmış olur. 

Bu gün bu da yok. Suç duyuruları var mı, var. Yurttaşların suç duyuruları var, birkaç baronun suç duyurusu var. Ama onları da incelediğimizde bugüne ilişkin hiçbir iddia yok ortada. Daha geçmişe, 90'lara dair bir iddia var ve tartışmalara dair ilk söylenen derin devlet veya işlediği cinayetlere ilişkin iddialar üzerinden. 2000'li yıllara ya da yakın tarihe yani son 3-5 yıla ilişkin konularla ilgili yapılan suç duyurularında, bu vakalara yer verilmediğini görüyoruz. 

Bunu da şöyle anlamak gerekiyor: Evet, herkes bu vahşet arasında iddialardan önemli ölçüde zarar göreceği endişesini taşıyor. Bu açıdan da sessiz kalıyor, suskun kalmayı tercih ediyor. Ne yapılabilir? Yeni bir şey söylüyor mu 90'lara ilişkin, hayır. Tam da o dönemde yani bu tartışmaların söylendiği dönemde, önceki hafta Ankara'da görülen "Faili meçhul cinayetler dosyası" demek daha doğru olur, o dosyaya ilişkin beraat kararı Ankara İstinaf Mahkemesi tarafından bozuldu. İstinaf Mahkemesi'nin bozma kararının da bu açıklamalarla bir koşutluk taşıdığı gibi sözler söylendi, değerlendirmeler yapıldı ama bu tamamen yanlış. 5 Nisan'da bu karar verilmiş, 27 Nisan'da yazılmış. Yani videoların ortaya çıkma tarihinden önce yazılmış. Sadece tebliğ biraz geciktiği için pandemi nedeniyle o açıdan duyulması gecikmeli oldu kararın. 

Peki, bu kararın dayandığı dosyada buna ilişkin, bu iddiaların dillendirilmesi var mı, var. Buna ilişkin ciddi kanıtlar da var. Mesela, önemli ölçüde son dönemde gelen ve sadece Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından satın alınan "Uzi" silahlara ilişkin bir tartışma var. Bozulan bu kararda, işlenen cinayetlerin bir kısmının Uzi silahlarla işlendiği belli. Bu Uzi silahların da sadece kamuoyunda ismi dillendirilen kişiler tarafından Emniyet Genel Müdürlüğüne alındığı ve Özel Harekat Şubesine bu silahların verildiği ve bir kısım silahların da kayıp olduğu, bulunamadığı belirtiliyor. O kayıp silahlarla da bu cinayetlerin işlendiği malum. 

Uzi silah ve cinayet meselesi, Kıbrıs'ta öldürülen gazeteci üzerinden tartışıldı. Bu yeni değil, Ankara'da görülmekte olan davada, 2014 ve 2015 yılında bizzat benim de müdahil olarak içinde bulunduğum, bu suçlardan zarar görenlerin avukatları tarafından dosya sanıklarına yöneltildi, bu sorgulandı. Silahların olduğu, silahlarla cinayet işlendiği, bu nedenle de sanıkların sorguya tutulması gerektiği yönünde iddialarda bulunduk. İstinaf Mahkemesi bunu bozdu. O dosya, bu iddialarla da desteklendiğinde cezasızlık pratiğinin o dosya açısından bir son bulmasını umut etmek gerekiyor. Ancak diğer iddialar açısından baktığımızda da bunun harekete geçirecek bir siyasal iradeye, siyasal iradenin harekete geçmesi için de çok güçlü bir kamu iradesi ve tepkisine ihtiyaç var.