'Pandemi' diyenlerin ağzına biber…

'Pandemi' diyenlerin ağzına biber…
Tanzimat dönemiyle birlikte Fransızca etkisi başladı dilimizde. XX. yüzyıl başlarında biraz Almanca, sonraları ise tümüyle İngilizce etkisinde kaldık.

Nizamettin UĞUR


'Pandemi' diyenlerin ağzına biber…

diyorum ama duruyorum sonra.

"Pandemi" yerine "salgın (?)" desek ya. Herkes kolayca anlasa, Türkçe kendi doğal yolunda yürüse…

diyorum ama sonra duruyorum.

Dil, ilginç bir olgu, ele avuca sığmıyor. Bilinç, mantıklılık, her neyse farklı işliyor dilde. Belki de işlemiyor bazen.

Savrukluklar, düzensizlikler, sapmalar derken uzun süreçte kendi hükmünü geçiriyor dil. Çok yavaş da olsa değişiyor biraz da.

Saf bir özleşme değil benim dediğim. Uluslararası terim durumuna gelmiş sözcükleri reddetmek de değil. Kaldı ki uluslararası terim kavramının sınırları da hayli belirsiz.

Ne yani tüm ülkeler "pandemi" mi diyor? Daraltalım; önde gelen bilim ülkelerinin her biri bu terimi kullanıyor mu acaba?

Dil, elbette kendi geçmişinden tümüyle kopmaz, kopamaz, koparılamaz. Aslında kopma, gündelik dilde alanda, bir ölçüde de terimlerde oluyor.

Türkçede köklü bir kopuş yaşandı Cumhuriyet’le birlikte. Salt milliyetçilikle (ulusçulukla) açıklayamayız bunu. Muhafazakârların, milliyetçi muhafazakârların dediği gibi, öncelikle Arap ve Doğu kültüründen, dinsel anlayıştan bir kopma eğilimini yansıtıyordu dilde özleşme.

Bu istek zaten uluslaşma ile ilgilidir denebilir. Ama benim dikkat çekmek istediğim, laikleşmeyle ilgili yönü.

Geç uluslaşma yaşayan hemen her ülkede böyle bir süreç yaşanmıştır. Almanya, Macaristan, İsrail, Türkiye…

Korona 19 belasıyla birlikte tıptaki bazı terimler gündelik dile geçmeye başladı.

Dikkatimden kaçmış, sonradan öğrendim; 10.04.2020’de, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurumu, bir açıklama ile birlikte bazı terimler için karşılıklar önermiş.

Dokuz Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Politika Kurulundan birisiymiş bu kurul. Şu üyelerden oluşuyormuş:

Alev Alatlı, İskender Pala (Prof. Dr.), Murat Bardakçı, Rasim Özdenören, Orhan Gencebay, Hülya Soydan (Koçyiğit), Fecir Alptekin, Ümit Meriç (Prof. Dr.), Mehmet Özçay, H. Hümeyra Şahin.

TDK yerine bu kurul öneriyor terimlerin Türkçelerini. İlginç!

Kurul Başkan Yardımcısı İskender Pala başkanlığında toplanıp aldıkları kararla ilgili açıklama şöyle bitiyor:

(…) iletişim vasıtaları dolayısıyla salgın ve koronavirüs konusunda bedensel sağlığımıza yönelik konuşma ve tavsiyeleriyle bizleri aydınlatan hekimlerimiz ve bilim insanlarımızdan -binlerce şükranımızı yineleyerek- kültürel sağlığımız söz konusu olduğunda da güzel dilimizin imkânlarını kullanmalarını, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu adına hassaten rica ediyor, konuya ilişkin lügatçeyi saygıyla sunuyoruz.

Sundukları lügatçe de şunlar yer alıyor:

bulaş: bulaşı

droplet: damlacık

entübe: solunum

filiasyon: türevi, türevsel.

immün: bağışıklı

pandemi: salgın

peak: zirve

pnömoni: zatürre

Bizde geçmişte Arapça ve Farsçanın çok etkili olduğunu biliyoruz. İşin içinde din değiştirme, İslam uygarlığına geçiş olunca elbette büyük bir etkilenme yaşanacaktı.

Üstelik bu süreç, göçerlikten yarı yerleşikliğe geçiş gibi çok önemli sosyolojik bir döneme denk gelmişti.

Tanzimat dönemiyle birlikte Fransızca etkisi başladı dilimizde. XX. yüzyıl başlarında biraz Almanca, sonraları ise tümüyle İngilizce etkisinde kaldık. Yine bir sistem, kültür dünyasıyla ilgili bir dönüşüm söz konusu: Feodalizmden kapitalizme…

Batılı anlamda ilk tıp okulumuz Mekteb-i Tıbbiye. Eğitime Fransızca başlamış (14 Mart 1827). II. Mahmut, okulun eğitime açılışı konuşmasında, terimlerin Türkçeleştirileceğini, ders kitaplarının da yazılmasıyla birlikte Türkçe eğitime geçileceğini söylemiş.

Bugün önde gelen tıp fakültelerimizden bazılarının İngilizce eğitim öğretim yaptığını biliyoruz.

Bilimi kendi dilinizde yapmazsanız terimleriniz de alıntı sözcük olur.

1980’deki 12 Eylül darbesinden sonra TDK’nin yapısı tümüyle değiştirilmişti.

TDK yönetimi, o güne kadarki anlayışa, en başta toptan karşı çıkma tutumu takındıysa da sonraları giderek yaklaşma eğilimi gösterdi. İmla Kılavuzu’na Yazım Kılavuzu dedi sözgelimi. Özleştirmeyle ilgili kitapların, bilim dallarıyla ilgili özleştirme sözlüklerinin baskısını yeniledi.

Batı kaynaklı alıntı sözcüklere Türkçe karşılıklar önermeye başladı bir ölçüde.

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurumu da bu anlayışa uygun davranmış sanki.

Ama dikkat edelim. Laikleşme ya da sekülerleşme (uluslaşmayı da katalım buna)  ile ilgileri pek olmadığı için yalnız Batı kaynaklı sözcüklere karşı duyarlılık gösteriyorlar.

Bu Kurum hangi uzmanlık yetkisiyle yapmış bunu? Çünkü içlerinde dilbilgisi uzmanı ve dilbilimci yok. Belki görüş almışlardır birilerinden ama bununla ilgili bir açıklama yok. Zaten sözcük türetmesi yapmamışlar, var olan sözcüklerden karşılıklar bulup önermişler.

Öyle olunca da yanlışlar yapmışlar. Sözgelimi "pandemi", "salgın" değil "küresel salgın"; "entübe", "solunum" değil "yapay solunuma bağlı"; "immün" de "bağışıklık" değil "bağışık" demek.

 Zaten kimse de kulak asmadı koskoca Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurumuna.

Kültürel alanda söz geçirmek o kadar kolay değil. Hele de egemen olmak ona.

Türkçeleştirme yerinde ve zamanında,  doğru biçimde, etkili olabilecek kurumlarca yapılırsa sonuç veriyor. Yetkili konumdaki kişiler, sözgelimi Sağlık Bakanı, verilen karşılıklara uysaydı kuşkusuz tutarlı bu sözcükler.

Birey olarak bizler ne yapabiliriz peki?

Neredeyse hiçbir şey. Yazan çizenler, sosyal medyayı kullananlar "küresel salgın" (Yusuf Çotuksöken hocamız "tümsalgın"ı öneriyor) dese de artık, yerleşti "pandemi". Yine de, gelinen aşamada bile, Sağlık Bakanı (T. C. Cumhurbaşkanlığı Genel Sağlık Müdürü mü desek acaba?) ve bakanlık yetkilileri etkili olabilir. Belki.

30’lu, 40’lı yıllarda devlet kurumları özleşmenin başını çekti TDK ile birlikte. Kalıcılık gerçekleşti hayli.

80’li, 90’lı yıllarda da ÖSYM Türkçe birimi özleştirme yönünde hangi sözcükleri kullandıysa (Emin Özdemir Hocamızı sevgiyle, saygıyla anıyoruz) yerleşti onlar: sözcük, betimleme, öyküleme... Bugün en muhafazakâr, milliyetçi yazarların dilinde bile var bunlar. Bu yazarların dergilerinde, kitaplarında yalın, akıcı bir dil görebiliyoruz.

Özleştirme atılımı, sürgit yapılan bir şey değildir, olamaz da. Önemli sosyolojik, kültürel dönemeçlerde; yeni gelişen bilim, teknoloji gibi alanlarda ancak bir ölçüde yapılabilir.

Diğer dillerin sözcükleri de mutlaka girecektir anadiline.

Dil böyle bir şey işte. Özellikle bireysel iradeyi pek takmıyor. Sosyolojik süreçler en başat öge onda.

Biber de sürsek ağzına bazılarının, bir şey değişmeyecek. Parmak sallamanın yararı yok.

Dilcilerin, yazarların bireysel tutumları hemen hiç etkili olmuyor.

Dildeki sorunların dinamikleri daha derinlerde. Sosyolojik, kültürel yapılarda yaygın yanlışların, sapmaların nedenleri.

Dil böyle bir şey.

Biz yine de yalın, olabildiğince Türkçe yazmaya özen gösterelim.

Akıcı, anlaşılır anlatımı yakalayabilmenin, bunu başarabilmiş yazarları okumanın zevki ve güzelliği…

Anadilinin olanaklarını görebilmenin hazzı…

…az şey mi?

Öne Çıkanlar