Nazlı Eda PİYADE


ARTI GERÇEK-  "Fakat yıkılacak çok şey vardır, duvar duvar üstüne gelmiş şu hapislik çağında. Kalabalık kadınlar geçer şehrin caddelerinden. Bugünün sözü geçmişin közüne karışır... Yaşanmış yüz yılların arasından yan yana gelenler yıka yıka geleceğe ulaşır..." diyor Figen Yüksekdağ Kandıra Cezaevi'nden yazdığı 'Yıkılacak Duvarlar' şiirinde.

Ne Suruç'u ne Ankara'yı ne Taybet Ana'yı unutuyor Yüksekdağ, bize de bir kez daha hatırlatıyor. "Toprak unutur mu hiç tek bir tohumu?" diye soruyor, "Barışın sözleri, emeğin izleri meydanlardan silinir mi" diyor. Cizre'de cenazesi buzdolabında bekletilen 10 yaşındaki Cemile'yi de  Ali İsmail'e atılan son tekmeyi de satırlarına taşıyor.

4 Kasım 2016'da tutuklanan HDP'nin eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ'ın cezaevinden yazdığı "Yıkılacak Duvarlar" kitabı 1 Eylül'de okucuyla buluştu.

'SİYASİ ODAKLAR BİRLİKTE ALTERNATİF OLMANIN YOLUNU BULMAK ZORUNDA'

Yüksekdağ, hem yeni kitabı hem de siyasetteki son gelişmelere ilişkin sorularımızı yanıtladı. İktidarın da muhalefetin de Kürtlere ve demokratik haklara yaklaşım krizini aşmadan kendi krizlerini de aşamayacaklarını belirten Yüksekdağ, "Kimsenin bugün tek başına tayin edici olmadığını bilen bütün siyasi odaklar, birlikte alternatif olmanın yolunu da bulmak zorunda. Bunun yolu da HDP’yi bıktırıcı ve hiçbir karşılığı olmayan nakaratların muhatabı olmaya itmek değil samimi ve demokratik ortaklaşmacı tavrı egemen kılmaktır" dedi.

'ŞİİR, YAŞADIĞIM HAKİKATE EDEBİYATIN IŞIĞINI TUTMAK'

Cezaevindeki siyasiler içeriden de üretmeye devam ediyor... Sizin şiir süreciniz nasıl başladı? Figen Yüksekdağ için şiir ne anlam ifade ediyor?

Siyasi mahpuslar için hapishaneler genellikle okuma, üretme, derinleşme mekanları olagelmiş. Biz de bir nevi bu geleneği sürdürüyoruz. Herşeyden önce, düşünsel üretim günlük yaşamın bir parçası olarak görülmezse buralarda kendini üretmek, koşullara baskılara direnmek mümkün olmaz. Bu nedenle üretmek; cezaevlerinde ruhsal, tinsel, fiziksel varoluşun ayrılmaz bir parçası. Bizler açısından siyasi misyon etkisi de var tabii. Aktif ve birçok yanıyla belirleyici bir politik alandan zorla kopartıldık ama gelişmelere dahil olma, katkı yapma sorumluluğumuz sürüyordu. Bazen makale ve yazılarla,röportajlarla bazen parti örgütlerine ya da etkinliklere gönderdiğimiz mesajlarla, çalışmalarla cezaevlerindeki siyasi birikimi, niteliği aktarmaya gayret ettik.

Edebiyat yoğunlaşmaları, kitap çalışmalan da sözünü ettiğim gayretin bir devamı. Benim açımdan şiir defalarca anlattığım, yazıp çizdiğim ve yaşadığım hakikate bir de edebiyatın ışığını tutmak anlamına geliyor. Kitaba yansıyan da budur zaten. Yaşadıklarını, yaşananları bu kez de şiirle anlattım. Zaten ilgi alanı olarak hep hayatımdaydı; hapiste güncel- görünür bir üretime dönüştürmek istedim.

4 yıldır tutuklusunuz. Cezaevindeki sürece dair neler söylemek istersiniz? Coronavirus’le birlikte ne gibi değişiklikler oldu?

İçeride bir günüm nasıl geçiyor? Çoğunlukla nasıl geçtiğini anlamadan geçiyor. Eskiler “Hapiste günler hızlı yıllar yavaş geçer” diyor. Biz galiba ikisini de hızlı geçiriyoruz. Toplayınca uzun bir zamanı tutsak yaşadık elbette; ama yoğunluğu, doluluğu bu durumu katlanılır hale getiriyor. Yoksa 4 yılda çöken çok insan var buralarda. Benim de planlı, hedefli bir yaşamım var. Günlük rutin de buna göre oluyor. Her gün düzenli yaptığım şeyler var ama sırasını, saatini, biçimini değiştiriyorum. Çünkü hapiste otomatikleşmek, tek düze, ip gibi bir çizgide yaşamak da iyi değil. Her gün spor, egzersiz,   -son zamanlarda yoga-, müzik, okuma faaliyetlerini düzenli yapıyorum. Bunları da kendi içinde çeşitlendiriyorum. Bazen yazı işlerim yoğunlaşıyor, bu kez günlük rutinimi yazı çalışmaları lehine bozuyorum. 

Arkadaşlarla iletişimimiz  pandemi sürecinin getirdiği çifte tecrit koşullarında da olsa devam ediyor. Her gün birbirimize seslenme, konuşma ve yazışma olanaklarını zorlayarak temasımızı canlı tutuyoruz. Hesapta olmayan işler, gündemler, trafikler işin içine girince bazen gün yetmiyor diyebilirim.

'TÜRKİYE'Yİ BOĞAN SİYASİ SİSTEMİN KURULUŞ HAMLELERİ'

Kitabınızda birçok toplumsal olaya değiniyor, Suruç ve Ankara katliamlarında yaşamını yitirenleri anıyorsunuz. Peş peşe bombaların patladığı o dönemin üzerinden geçen 5 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suruç, üzerinden geçen son 5 yıla rağmen hala tazeliğini, güncelliğini koruyor. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra 33 sosyalist gencin Suruç’ta katledilmesiyle başlayan süreç hala ülkenin üzerinden kalkmayan bir siyasi karanlığı ve ağırlığı beraberinde getirdi. Suruç ve peşi sıra gerçekleştirilen katliamlar, adı konulmamış bir OHAL rejiminin devreye girmesi , sonraki darbe şartlarının habercisiydi. 0 dönemde muhalefetin bağıra bağıra bastıracağını ilan eden faşizme karşı yeterli bir tavır alamaması, esas olarak da iktidarın kendisi açısından bir hayat memat savaşına girmesi, kan ve korku üzerine kurulu yeni tip rejimin topluma dayatılmasına neden oldu. Şu an Türkiye’yi boğan siyasi sistemin ilk kuruluş hamleleri o zaman devreye girdi yani.

Şu an egemen siyasi yapı yada onları taklit edenler, HDP’ye saldırılar ve Suruç’ta 33 sosyalist gencin katledilmesiyle başlayan Ankara Gar katliamıyla, Antep’le, Sultanahmet’le devam eden sürecin geçip gittiğini, bittiğini sanıyorlar. En ölümcül yanılgı da bu.

'HİÇBİR SİYASİ YAPI BU KADAR KANI, ÖLÜMÜ TAŞIYAMAZ'

Birincisi; dün bu katliamlarda tetikçilik yapanlar bugün iktidarda; planlama ve yönetim zaten dün de ortaktı. İkincisi; hiçbir iktidar, hiçbir siyasi yapı bu kadar kanı, ölümü, suçu hiçbir şey yaşanmamış gibi taşıyamaz. Taşıyamıyorlar zaten.

Adalet ve demokrasi bilinci egemen olmadan, son 5 yıldır ülkenin üzerine çöken karabasanın nedenleriyle yüzleşmeden kimsenin siyaseten kendisini sürdûrmesi de mümkün değil. Kendisiyle beraber ülkenin ve toplumun da sıfırını tüketir. Günümüzde yaşanan da bu değil mi zaten?  AKP-Saray-MHP koalisyonu zor aygıtları dışında hiçbir politik yapıyı geliştirmediği gibi ülkeyi de tarihsel bir tükeniş noktasına getirdi. ‘Yüzyılı kazanma retoriğiyle’ memleketi yüz yıl geriye götürme pratiği... 

İyi olan taraf şu; toplum ve tarih bilimi tükeniş süreçlerinin kendi içlerinde yeni ve daha güçlü toplumsal üretim güçlerini barındırdığını söyler. Bizim bu güce sarılmamız ve büyütmemiz her şeyi değiştirir.

'AĞIR BASKI KOŞULLARINA RAĞMEN SOKAKTAN ÇEKİLMEYEN BİR KADIN HAREKETİ GELİŞTİ'

“Haykır haykırabildiğin kadar, yorulmuş hevesleri ayağa kaldır...” Kandıra Hapishanesi’ndeki tutsak kadınlara Anneler Günü hediyesi olarak bu şiiri kaleme aldınız. İktidarın kadın politikalarını, İstanbul Sözleşmesi etrafında dönen tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Kadınlar son dönemin en istikrarlı, dinamik ve politik hareketi. Kadın özgürlüğü sorununu politize eden en başta iktidarlar tabi ki. Her iktidar inşası ve geçiş süreci kadın haklarını azami düzeyde çiğnenerek, diğer taraftan da politik çıkarlara alet edilerek gerçekleştiriliyor. Geride kalan süreçte böyle oldu.

Ne var ki bunun karşısında ağır baskı koşullarına rağmen sokaktan çekilmeyen, hak savunmasında geri adım atmadan bir kadın hareketi gelişti. Bana  göre bundan sonra daha da ivmelenecek. Hem yerel hem küresel koşullar, 21. yüzyıla yön verecek bir kadın özgürlük dalgasırıa işaret ediyor. Kadın özgürlükçü ve feminist değerler ile politika her düzeyde belirleyici olacak.

Türkiye’de zaten kadına dönük şiddet ve cinayetler cins kırımına dönüşmüş durumda. Bunun üzerine bir de iktidarın İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açması, ittifak halinde olduğu bağnaz dinci çete yapılara kadın haklarını ‘ikram etmesi’ saldırılarda çarpan etkisi yaratıyor. 

Şu an kadına dönük şiddetin merkezi siyasi iktidardır. Hiçbir ortam kadın katillerini, tecavüzcüleri, istismarcıları bu kadar cesaretlendiremezdi. Batman’da genç bir kadına tecavüz ederek intihara sürükleyen uzman çavuşa siyasi iktidarın sahip çıkması, tutuklanan tecavüzcünün tepeden müdahaleyle serbest bırakılması tipik bir örnektir. Aslında sadece erkek egemen devletin askerleri için değil, bütün tecavüzcüler için sistem aşağı yukarı böyle işliyor. Sadece sistemin içinden birilerine çarparsanız durum değişiyor. Tarikat şeyhinin müritlerinden birinin çocuğuna taciz olayında olduğu gibi.

Emin olun cesaretli  ve ahlaklı bir ifşa tavrı olmasaydı yine tacizci, tecavüzcü yapı egemenlerin koruması altında olacaktı. "Bana bir şey olmaz, daha önce de olmadı” diyerek kadına karşı suç işlemeye davam eden ve bunu politik yönetimin bir parçası olarak ve onun koruması altında gerçekleştiren erkek saldırganlığının yenilmesi bu açıdan yaşamsal bir ihtiyaç.

Oldukça kapsamlı kuşatma ve hak gaspları karşısında kadınların yaşamsal bir mücadeleye girişmesi, bugünkü düzeyi aşması çok önemli. Geniş birlik zemininin oluşması ve acil-güncel taleplerden temel haklara kadar uzanan bir özgürlük programı-sözleşmesi etrafında gündemi kadınların belirlemesi gerekiyor.

HDP, 1 Haziran’da kamuoyuna duyurduğu “Yeni Dönem Strateji Tutum Belgesi” kapsamında üç aşamalı “Demokratik Mücadele Programı”nın son aşamasında; 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde bir ‘Barış Deklarasyonu’ yayınladı. Yeni dönem siyaseti hakkında neler düşünüyorsunuz?

HDP; üzerindeki yoğun baskılara, tutuklama, kayyum atama, vekillik düşürme operasyonlarına rağmen politik iddiasını koruyan, yaşanan çok yönlü krize çözüm üretme çabası ortaya koyan tek siyasi hareket durumunda.

En son üç aşamalı siyasi kampanya ve ‘Barış-Demokratik Çözüm Deklarasyonu’nun ilanı çok ciddi bir engelleme ve kuşatma ortamında gerçekleştirildi. Ağır medya ambargosu altında toplumun çoğunluğuna seslenme, ulaşma iradesi sergilendi.

'İKTİDAR KENDİ AÇMAZINI DERİNLEŞTİRİYOR'

Kutuplaştırma ve HDP’yi siyasest alanının dışına itme yaklaşımlarına karşın birleştirici ve çözüm odaklı bir dil ve politik tarz öne çıktı. Şu an Türkiye’nin geleceği bakımından HDP’nin bu tavrının anlaşılması ve sahiplenilmesi çok önemlidir.

İktidar bileşenleri ve makro siyaset alanında muhalefet sıfatı ve iktidar alternatifi iddiası taşıyanlar HDP’ye, Kürtlere ve demokratik haklara yaklaşım krizini aşmadan kendi krizlerini de aşamazlar.

İktidar otoriterliğin en derinine demir atmış ve orada kendi açmazını, krizini derinleştiriyor. Alternatif iddiası olanların da demokratik siyasete yaklaşımda iktidar karasularından çıkamaması durumu bir ülke krizine dönüştürdü.

'HALKLARIN DEMOKRATİK İTTİFAKINI BÜYÜTME YOLUNDA İLERLEYECEĞİZ'

AKP/ MHP koalisyonunun kendisiyle birlikte memlekeketi de uçuruma sürükleme siyaseti, kritik müştereklerde ortaklaşma ve muhalefeti iktidarın yönettiği bir alan olmaktan çıkarmakla mümkün. Demokratik ilke ve teamüllerin yönettiği ve bu zeminde kendini yöneten bir muhalefete ihtiyaç var.

Kimsenin bugün tek başına tayin edici olmadığını bilen bütün siyasi odaklar, birlikte alternatif olmanın yolunu da bulmak zorunda. Bunun yolu da HDP’yi bıktırıcı ve hiçbir karşılığı olmayan nakaratların muhatabı olmaya itmek değil samimi ve demokratik ortaklaşmacı tavrı egemen kılmaktır. Tabii bizler her durumda Türkiye'nin bugünü ve geleceğine yönelik sorumluluğumuz farkında olarak halkların demokratik ittifakını, eylem birliğini büyütme yolunda ilerleyeceğiz.

HDP, böylesi bir politik çizginin öncüsü olarak kilit rolünü korumanın ötesinde geliştirecektir de. Savaş ve ekonomik kriz kıskacındaki toplumun, yaşam hakkı mücadelesi vermek durumunda olduğu bir dönemdeyiz. Siyasi cesaret ve demokratik tutarlılık ekseni güçlendirildiğinde çok önemli yaşamsal değişimler ve kazanımlar ortaya çıkacaktır.