Bir hikâye, iki medeniyet, tek sahne; Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin
Shahzadeh N. İgual, Mevlânâ ile Şems’in hikâyesini nakkallik geleneğiyle yeniden yorumladığı performansıyla 7 Mayıs’ta İstanbul’da sahne alacak. İgual, Mevlânâ ile Şems’in hikâyesini sahneye taşırken hem kendi 'araf' hâlini hem de kadim bir anlatının bugüne ne söylediğini anlatıyor
“Aheste dur. Kendini tanı. Yanmadan anlayamazsın”
“Kaçınılmaz olan savaş değil, insanların sessizliğidir”
Artı Gerçek - Mevlâna Celaleddin i Rumi ile Şems i Tebrizi arasındaki derin bağ, yüzyıllardır hem edebiyatın hem musikinin hem de tasavvufi düşüncenin en sarsıcı anlatılarından biri olarak yaşamayı sürdürüyor. 7 Mayıs akşamı saat 20.30’da İstanbul KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde izleyiciyle buluşacak “Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin”, bu kadim hikâyeyi İran’ın UNESCO tescilli nakkallik geleneğiyle çağdaş sahne estetiği arasında kurduğu hat üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. İranlı yazar ve sosyolog Shahzadeh N. İgual’in tasarlayıp sahneye koyduğu eser, bir anlatı performansı olmanın ötesinde, dil, hafıza, musikî ve sahne ritmi arasında kurulan çok katmanlı bir yolculuk öneriyor.
Tahran’da doğup çocuk yaşta Türkiye’ye gelen Shahzadeh N. İgual, yıllardır iki dil, iki kültür ve iki hafıza arasında kurduğu yazı ve anlatı evreniyle dikkat çekiyor. KKM’de izleyiciyle buluşacak bu yeni temsil öncesinde İgual ile hem “Bin Şems Bir Celaleddin”in sahne dünyasını hem de İran’ı konuştuk.
'KAÇINILMAZ OLAN SAVAŞ DEĞİL, İNSANLARIN SESSİZLİĞİDİR'
*1991 yılında İran-Irak Savaşı’nın hemen ardından, 12 yaşında bir çocuk olarak Türkiye’ye geldiniz. Çocukluğunuzun kırmızı sirenlerinden bugünkü sirenlere uzanan süreç ile ilgili elbette kitaplara sığmayacak cümleleriniz vardır. Ama boğazınızda yumru olan duygu nedir? 12 yaşındaki Shahzadeh’ye bugünden seslenme imkânınız olsa ne demek isterdiniz?
Boğazımdaki düğümün adı artık sadece bir hatıra değil, bir itirazdır. Ben o “kırmızı sirenleri” sadece duymadım, içimde taşıdım ve yıllar sonra şunu fark ettim: Sirenler savaş başladığında değil, insanlık sustuğunda çalar. Küçük bir çocuk için savaş; haritalar, ideolojiler ya da sınırlar değildir. Savaş, bir çocuğun “yarın” kelimesine olan inancını kaybetmesidir. Eğer bugün dönüp o minik Shahzadeh’ye seslenebilseydim, ona umut aşılamazdım; çünkü umut bazen en erken kaybedilendir. Ona şunu söylerdim: “Bu dünyanın sana anlattığı kadar masum olmadığını erken öğrendin. Bu bir kayıp değil, bir uyanış. Bir gün büyüyeceksin ve sana ‘savaş kaçınılmaz’ diyecekler. Sakın inanma. Çünkü kaçınılmaz olan savaş değil, insanların sessizliğidir. Sen o sirenlerden kaçamadın ama bir gün, o sirenlerin neden hiç susmadığını anlatan biri olacaksın.”
'İKİ KÖKÜN DE SORGULANDIĞI BİR BOŞLUKTA BÜYÜDÜM'
*Kendinizi kök salamamış ama kökünden de koparılmış, arafta bir yazar olarak tanımlıyorsunuz. Bu arafta halin iki kadim medeniyet arasında avantajları ve dezavantajları neler oldu?
Ben kendimi “kök salamamış” yahut tek bir toprağa razı olmamış biri olarak görüyorum; ama aynı anda kökünden de koparılmış biriyim. Bu yüzden ait olduğum yer bir coğrafya değil, bir eşik: bir araf. Bu arafın avantajı şu oldu: İran ve Türkiye gibi iki kadim medeniyeti hem içeriden hem dışarıdan aynı anda görebildim. Birinin içinde büyüdüm, diğerinin içinde kendimi yeniden kurdum ve bu bana hiçbir hikâyeye tamamen inanmama özgürlüğü verdi. Çünkü içeride olan çoğu zaman eleştiremez, dışarıda olan ise genellikle anlayamaz. Ben ikisinin tam ortasında kaldım: anladım ama inanmamayı seçtim. Bu, yazarlık için büyük bir imkân; çünkü hakikat çoğu zaman merkezde değil, sınırda görünür. Ancak bunun bedeli ağırdır. İnsan hiçbir yere tam ait hissedemez. Bir dilde düşündüğün şeyi diğer dilde eksik hissedersin; bir yerde sustuğun şey, diğer yerde seni ele verir. En zoru ise her iki dünyada da “biraz yabancı” kalmaktır. İran’da fazla değişmiş, Türkiye’de ise hiç tam gelmemiş gibi hissedersin. Bu bir yalnızlık üretir ama aynı zamanda bir mesafe verir. Siyasi olarak baktığımda bu arafta olma hali bana şunu öğretti: Medeniyetler kendilerini anlattıkları kadar masum değildir. Her medeniyet kendi hikâyesini kutsallaştırır ama o hikâyenin dışında kalanları çoğu zaman görmez. Ben o dışarıda kalanların tarafındayım. Tek cümleye indirirsem: Ben iki kök arasında büyümedim; iki kökün de sorgulandığı bir boşlukta büyüdüm ve yazarlığımın kaynağı da bu; hiçbir yere tam ait olmamanın verdiği keskin, rahatsız edici ama berrak bakış.

'AHESTE DUR. KENDİNİ TANI. YANMADAN ANLAYAMAZSIN'
*Sahnede binlerce yıllık, nakkallik geleneğini modern bir estetikle yeniden canlandırıyorsunuz. Ancak bu kez odağınızda Mevlâna ve Şems’in tanışmadan mateme uzanan, sarsıcı hikâyesi var. Kadim bir anlatı geleneğiyle, bu denli yoğun, tartışmalı ve yangın yeri bir gönül bağını bugünün izleyicisine anlatmanın sorumluluğu korkutucu değil mi? İki yıl önce de aynı eserle CRR’de dinleyiciyle buluşmuştunuz? Tepkiler nasıldı? Bir de günümüz hız dünyasında bu cümlelerin, bu anlatının ve müziğin ritmi günümüz izleyicisinde nasıl karşılık buluyor?
Sahneye taşıdığım bu sanat aslında yeni değil. Aksine, M.Ö. 200’lere dayanan, antik İran döneminde başlayan “eser taşıyıcı” sanatıdır; yani nakkalliktir. Ben yalnızca unutulmuş bir hafızayı bugünün diliyle yeniden hatırlatıyorum. Nakkallik geleneği, binlerce yıl boyunca insanın hikâyeyle kurduğu en sahici bağlardan biriydi ve o bağı burada, Türkiye’de kurmak istedim. Fakat bu kez merkezde çok daha tehlikeli bir hikâye var: Mevlânâ Celâleddîn ve Şems-i Tebrîzî. Çünkü bu, sadece bir dostluk öyküsü değil; insanın kendini yakma cesaretiyle ilgili bir hikâye. Bugün hız çağında yaşıyoruz; insanlar artık hissetmeden tüketiyor, anlamadan geçiyor. Ama tam da bu yüzden bu hikâyeyi anlatmak zorundayım. Çünkü Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî’nin hikâyesi, bugünün insanına şunu söylüyor: “Aheste dur. Kendini tanı. Yanmadan anlayamazsın.” İki yıl önce Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki buluşmada da bunu gördüm. İnsanlar aslında hızdan yorulmuş. Bu, alışılagelmiş bir eser değil; ritim ve ışık, seyirciyi adeta bahsi geçen diyara, döneme taşıyor. Sonra bir kırılma anı geliyor. Sessizlik uzadıkça, kelimeler derinleştikçe, müzik yavaşladıkça izleyici de yavaşlıyor. Ve o anda modern insan ile kadim hikâye arasında bir köprü kuruluyor. Tepkiler bana şunu gösterdi: İnsanlar hızlı yaşamak zorunda olabilir ama derin hissetme ihtiyaçları hâlâ canlı. Korkutucu olan bu hikâyeyi anlatmak değil; asıl korkutucu olan, artık kimsenin bu hikâyelere ihtiyaç duymadığı bir dünyaya uyanmak olurdu. Ama henüz orada değiliz ve ben o güne kadar anlatmaya devam edeceğim.
'DOĞU İLE BATI’YI BİRLEŞTİRMİYORUZ. PARÇALANMIŞ BİR BÜTÜNÜN HAFIZASINI HATIRLATIYORUZ'
*Gösterinin en vurucu anlarından biri, Mevlâna’nın o meşhur “Motreba! Aheste vur! Taa ruh insin bedene” nidası... Sahnede piyanodan kamançaya, uddan kanuna kadar uzanan Doğu ve Batı’nın tınılarını harmanlayan çok sesli bir birliktelik size eşlik ediyor. Bu enstrümanlarla oluşturmak istediğiniz atmosferi sizden dinlemek isterim.
“Motreba! Aheste vur! Tâ ruh insin bedene” sözü, aslında bir müzik talebinden öte, bir geri gelme çağrısıdır. Çünkü biz çoğu zaman ruhu göğe çağırdığımızı zannederiz. Oysa hakikat tam tersidir: Ruh zaten oradadır. Asıl mesele, bedenin o inceliğe inebilmesidir. Sahnede kurmaya çalıştığım şey tam olarak budur; bir “ses düzeni” değil, bir “hal eşiği” kurmaya çalışıyorum. Piyano ile kamança, ud ile kanun aynı anda çaldığında aslında Doğu ile Batı’yı birleştirmiyoruz. Parçalanmış bir bütünün hafızasını hatırlatıyoruz. Çünkü o sesler, o sözler birbirini zaten tanıyor; biz yalnızca onu örten gürültüyü azaltıyoruz. Müzik bu yüzden aheste ilerliyor. Çünkü hız, hakikatin düşmanıdır. Bir melodi hızlı çalındığında ulaştığı kulakta hızla tüketilir; ama yavaşladığında ruha iner. Ve evet, belki de o an sahnede olan şey yalnızca bir çağırma değil, bir salıvermedir. Hasılıkelâm, biz bir şeyi getirmiyoruz; aksine tutulmuş olanı bırakıyoruz. O yüzden o anlarda müzik derinleşir. Ve derinleştikçe sahne ile dünya arasındaki sınır incelir, hatta belki de kaybolur. Benim aradığım atmosfer şu: Müziğin ve gazellerin izleyicinin içinden geçtiği bir an. Eğer o anda bir kişi bile “Ben burada sadece izleyen değilim” diye hissediyorsa, işte o zaman bu bir gösteri olmaktan çıkar; bir hatırlamaya dönüşür.

'TOPLUMLAR TANIMLANDIKÇA KÜÇÜLÜR; İRAN İSE ANCAK TANIDIKÇA BÜYÜR'
*Batı medyasının İran’ı sadece kara çarşaflar ve baskıcı rejim prototiplerine sığdırmasına karşı, siz edebiyat turlarınız ve gösterilerinizle gerçek İran’ı anlatmaya çalışıyorsunuz. İran halkının, özellikle gençlerin, rejime ve dış baskılara karşı geliştirdiği "yaşama sanatı" hakkında ne söylemek istersiniz?
Batı medyası İran’ı anlamaya çalışarak anlatmıyor; elli yıl önce tasarlanmış bir kalıba indirgemeyi tercih ediyor. Çünkü indirgenen bir gerçeklik yönetilebilir olur. Basitleştirilen bir toplum kolayca yargılanır. Ve İran yıllardır tam olarak böyle anlatılıyor: Ya korkulacak bir karanlık ya da kurtarılacak bir mağduriyet olarak. Oysa gerçek hayat bu iki klişeden çok uzakta, hatta onların tamamen dışında akıyor. Çünkü İran halkı, özellikle gençler, çok ağır bir baskıyla yaşıyor: dışarıdan dayatılan kuşatma. Ve tam da bu sıkışmanın içinde, çok az toplumun geliştirebildiği bir şey doğuyor: bir yaşama sanatı. Ama bu romantik bir sanat değil; bu, hayatta kalmanın estetiği. İranlı genç çok erken şunu öğreniyor: Her şeyin açıkça söylenemediği bir yerde anlam dolaylı kurulur. Bu yüzden onların dili daha katmanlıdır. Bir cümle bazen üç anlam taşır; bir bakış bazen bir makaleden daha fazlasını söyler. Bu bir eksiklik değil, dayatmaların içinden doğmuş bir zekâdır. Batı medyası bunu “baskı altında yaşam” olarak okuyor ama eksik okuyor. Çünkü aynı gençler, o baskının içinde gülmeyi, sevmeyi, üretmeyi ve hatta ironiyi kaybetmiyor. Yani yalnızca hayatta kalmıyorlar; hayatı yeniden kuruyorlar. Asıl rahatsız edici olan da belki bu. Çünkü bu tablo, Batı’nın kurduğu basit hikâyeyi bozuyor. “Ya kurtarılacaklar ya da bastırılmışlar” anlatısı çöktüğünde, yerine daha karmaşık, daha eşit bir gerçeklik geliyor. Ve karmaşık olan, kontrol edilemez. Benim edebiyat turlarımda ve sahnede yapmaya çalıştığım şey de şu: İran’ı bir mesele olarak değil, bir insanlık hali olarak göstermek. Orada yaşayan gençler ne sadece mağdur ne de sadece direnişçi. Onlar aynı anda âşık olan, hata yapan, düşünen, gülen insanlar. Ama bir farkla: Hayatın kırılganlığını çok erken fark etmiş insanlar. Bu farkındalık onları ya sertleştirir ya da derinleştirir. Benim gördüğüm kuşak, ikinci yolu seçiyor. Batı medyası İran’ı anlamak istiyorsa önce onu tanımlamayı bırakmalı. Çünkü toplumlar tanımlandıkça küçülür; İran ise ancak tanıdıkça büyür.
'İNSAN KENDİNİ TAMAMLAYARAK DEĞİL, KENDİNDEN BİR ŞEYLERİ KAYBEDEREK GÖRÜR'
*“Bir Gecede Binbir Gece” gösterisinin finalinde izleyiciyi nasıl bir duygu haliyle baş başa bırakmayı hedefliyorsunuz? Dinleyiciler olarak içimizdeki Şems’i bulabilecek miyiz?
Finalde izleyiciyi bırakmak istediğim yer bir duygu zirvesi değil; tam tersine, duygunun sustuğu ve anlamın büyüdüğü bir boşluktur. Çünkü Mevlânâ ile Şems’in hikâyesi zaten başlı başına bir kırılmadır. Ve her kırılmanın sonunda geriye ses değil, bir yankı boşluğu kalır. Ben finalde izleyicinin coşkuyla değil, içe çekilmiş bir sükûtla baş başa kalmasını isterim. Hani insanın kendi iç sesini ilk kez net duyduğu bir an vardır ya; ne mutlu ne hüzünlü, yalnızca çıplak bir fark ediş. İşte o hal. Yani Şems’i “bulmak” diye bir nokta yok aslında. Şems, dışarıda duran bir hakikat değil; insanın kendine bakmasını sağlayan yakıcı bir karşılaşma biçimi. O yüzden sorunuza cevabım şu: Evet, izleyici içindeki Şems’le karşılaşabilir. Ama bunu bir keşif gibi düşünmemek gerekir. Bu daha çok bir yanma anıdır. İnsan kendini tamamlayarak değil, kendinden bir şeyleri kaybederek görür. (KÜLTÜR-SANAT SERVİSİ)