Sürmekte olan postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının her geçen gün yeni açılan cepheler sayesinde derinleşmekte olduğu bir süreçten geçiyoruz. Bu derinleşmeyi tetikleyen etkenlerden biri de iklim krizi.  Ağırlaşan küresel ısınma koşulları ve Korona salgının katalizörlüğünde savaş en genelde sadece var olanların yeniden paylaşımı değil, artık çok az, tükenmekte olanın hatta hiç olmayanın ele geçirilmesi ve onlardan bir hiyerarşi içinde kimlerin yararlanacağı üzerine seyrediyor. Savaşlar, iç savaşlar ve bazen protestolar da bu girdabın tezahürleri olarak karşımıza çıkıyor.

Geçen hafta gerçekleşen bir protestodan sahneler göreceğiniz Haiti örneğini sergileyen aşağıdaki video da bu kapsamda. Haiti halkına yüzyıllardır yaşatılanlar bir yana son yıllarda yardımcı olsun, sorun çözsün diye BM tarafından görevlendirilen “barış gücü”nün bile ülkeye şiddet, tecavüz ve salgın hastalık taşıdığı düşünülürse gerisini siz hesap edin. Son haftalarda Afrika ülkelerinde mesela Etiyopya’da Tigray halkına karşı yeniden ateşlenen savaş, Güney Sudan’da, Batı Sahra’da tırmanan çatışmalar da bu çerçevede değerlendirilebilir. Paylaşılamayan kaynaklar, başta su ve toprak olmak üzere etnik kimlik-din kalkanlarıyla birbirini boğazlamanın önünü açıyor.

Kapitalizmin sefalet yaratarak kendini yeniden üreten hâli Korona salgının da etkisiyle daha bir görünür oldu. Bugün dünyada otuzun üzerinde ülke kıtlık tehdidi ile karşı karşıya. Dayanışmayla rahatlıkla çözülebilecek bir durum bu. Hatta bütün dünyada çalışma saatleri de kolayca düşürülebilir. Zamanla “iş” angarya olmaktan pekala çıkabilir. Bu bir ütopya değil. Yalnız bunların önünde “küçük bir engel” var. Nasıl bir yaşamı tercih edeceğimiz meselesine karar vermeyle ilgili. Daha doğrusu ölümlerden ölüm beğenmek yerine mücadele edip, hak ettiğimiz yaşamı kurmayı isteyip istememekle bağlantılı. Elbette günlük taamı “rabbena hep bana” aklının suyuna doğranmış ince kıyılmış milliyetçilik olanların hemen idrak etmesi daha doğrusu kabullenmesi zor ama onlara da anlatmanın bir yolu bulmak zorundayız, dünya bütünüyle bir mezbahaya dönüşmeden…

Paşinyan’ın Adımları

Şimdi insani olmaktan uzak ama insanların başına yeni çoraplar örmeye aday hesapların yoğunlaştığı Güney Kafkasya cephesine bir kere daha bakalım. Önce Ermenistan. Yenilgi havası ve hayal kırıklığı ile yüklü bir atmosfere bürünen Ermenistan’da geçtiğimiz hafta görevden almaların yanı sıra bazı bakanlar istifa etti. Yerlerine Başbakan Paşinyan’ın tercihleri doğrultusunda yeni atamalar yapıldı. Yeni Savunma Bakanı Vagarşak Arutyunyan, Dışişleri Bakanı Ara Ayvazyan, Acil Durumlar Bakanı Andranik Piloyan, Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı olarak ise Mesrop Arakelyan oldu.

Erken seçim taleplerine kulak tıkayan Paşinyan temelde restorasyon ve bazı başlıklarda ise reform hedefleyen on beş maddelik bir paket açıkladı. Dikkat çeken başlıklar arasında Dağlık Karabağ’ın geleceğine dönük tartışmaların AGİT Minsk Grubu formatında sürdürülmesi yer alıyor. Bu aynı zamanda  Fransa-AB ve ABD’nin talepleriyle de örtüşüyor. Rusya’nın bu yaklaşıma hayır dememekle birlikte fiilen süreci kendi inisiyatifinde götürmeye çalıştığı Batı’ya yardımlar, tarihi eserlerin korunması gibi meseleler etrafında o da BM denetiminde yer alma olanağı ancak tanıyarak olası gelişmelere dönük politik etkilerini sınırlamak istediği görülüyor.

Paşinyan’ın planları arasında dikkat çeken bir diğer başlık ise seçim yasasında ve siyasi partiler yasasında yapılması düşünülen değişiklik. Bu mevcut yasayla büyük bir üstünlükle seçilmiş hükümetin bizim memlekette de görüldüğü üzere iktidarda kalmak için bazı dümenler mi çevirmeye çalıştığı sorusunu ister istemez akla getiriyor. Kaldı ki bu değişikliği çok daha önce de gündeme getirebilirlerdi. Fakat bugün istifa ve erken seçim talebiyle insanlar sokağa dökülürken böyle bir manevranın çok da iyi niyet barındırmadığına dair kuşkuların dile getirilmesi kaçınılmaz olur. Hele hele Erivan sokaklarında protesto yapanlara karşı siyah maskeli polislerin sergilediği saldırganlık Paşinyan’ın iktidar koltuğuna duyduğu sevginin boyutuna dair pek şüphe bırakmıyor. 

Putin yönetimininse iktidarda kimin olduğundan bağımsız bir biçimde bölgede boşluk bırakmaya pek niyeti yok. Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ve Savunma Bakanı Şoygu’nun da aralarında bulunduğu kalabalık bir heyet Cumartesi günü Erivan’a adeta çıkarma yaptı. Basına yansıyan bilgilere göre karşılıklı güven tazelemenin yanı sıra Ermenistan’a ve Dağlık Karabağ’a dönük Rusya’nın hazırladığı “kapsamlı planlar” üzerine konuşuldu. Planların bir kısmının Ermenistan ve D. Karabağ’ın güvenliği, bölgeye geri dönüşler başlığında olduğu aşikar ama muhtemelen basınla paylaşılmayan kısımlar da var. Bu ziyaretin kuşkusuz asıl önemli yanı Rusya’nın Ermenistan üzerindeki hegemonik pozisyonunu yeniden onay altına alması olmalı. Lavrov’un “mevcut anlaşmayı şüphe altında bırakmaya, anlaşmayı revize etmeye dönük girişimler başarısız olacak.” açıklamasının öncelikli adresleri arasında TC ile Fransa ilk sıradaydı. Lavrov ve Şoygu’nun Aliev’le aynı gün Bakü'ye giderek gerçekleştirdiği buluşma Azerbaycan cephesinin de boş bırakılmadığına işaret ediyor. Bu gayret sadece yönetim katıyla sınırlı değil. Rus basın kuruluşlarının da son günlerde gerek Ermenistan gerekse de Azerbaycan halklarına dönük bu yönde fazladan bir çaba gösterdiğinden söz etmek mümkün.

Savaşın asıl yaşandığı alana gelince, savaş nedeniyle bölgeden ayrılan Ermeni siviller tekrar Dağlık Karabağ’a dönmeye başladı. Bölgedeki Rus güçleri sayının 3 bin civarında olduğunu söylüyor. Tabii onları orada çokça sıkıntı bekliyor. Kayıp yakınlar, yıkılmış evler, ekonomik zorluklar ama yine de röportajlara baktığımızda sanırım akrabaları da olsa başkalarına yük gibi yaşamak yerine kendi yurtlarına dönmek onları biraz olsun rahatlatmış.

Yavaş yavaş aldıkları topraklara yerleşmeye başlayan Azerbaycan cephesine gelince, Aliyev kameralar önünde sergilediği soytarı kültürüne katkısı tartışılmaz sevinç görüntülerinden fırsat buldukça katıksız “demokrat”  kimliğini sergilemekte de hiç tereddüt etmiyor. Nitekim Aliyev “Dağlık Karabağ Azerbaycan toprağıdır, bu nedenle bölgeye özel bir statü tanınması müzakere konusu yapılamaz” diyerek, “Tek millet, tek dil…” malum milliyetçilik sakızını çiğnemekte ısrarlı olduğunu bir kere daha gösterdi. Orada yaşayanlara sormadan haksızca yüzyıl önce alınan bir karara dayanarak ve yine orada yaşayanlara sormayarak. Biraz farklı bir mesele ama yine de sual etmeden geçemedim, niyeti nihayetinde devleti sönümlendirmek olan bir düşüncenin, çok sayıda ulus devlet üreterek hikâyeyi noktalaması sakın başta yapılan bazı yanlışlara dayanıyor olmasın?

Aklıma takılan başka şeyler de var. Memleketimizde mebzul miktarda bulunan “düşün insanları”nın Paşinyan’ı “Batıcı” dolayısıyla mutlak kötü, karşısındaki elinden her türlü zulüm gelen Aliev hanedanlığını gül bahçesi, Putin Rusya’sını hegemonyasını korumaya, geliştirmeye çalışan bir emperyal güç odağı değil barış meleği, bölgeye TSK’yi ve Suriye’den paramiliter güçlerin yanı sıra bolca silah sevk edip bizzat savaşı idare eden TC’yi Hilal-i Ahmer Cemiyeti gibi görmelerine şaşırmamalı, bunlara alıştık. Yine de merak ettiğim bir husus var. Acaba Ermenistan’a bir zamanlar hakim olan oligarklar ve onların politik uzantıları hakkında ne düşünüyorlar, yoksa düşünmeye ne hacet, akrabalık mı var? Miras bekliyorlardı gelmeyecek ona mı üzülüyorlar?

Batı’nın arayışları

Ateşkes anlaşmasından bir biçimde bilgilendirilseler de fiilen masa dışında bırakılan Batı’nın gelişmeler karşısında seyirci kalması beklenemez. Fransız yönetiminin bu hafta içinde yaptığı açıklamada, "Minsk Grubu'nun ateşkesin gözetiminin tanımlanmasında kendi rolünü oynamasını istiyoruz. Rusların Türklerle olası bir formül ile ilgili görüştüğünü anlıyoruz ki biz bunu istemiyoruz. Bu hassas bölgede rolleri bölmek için Astana sürecini tekrarlamak olur. Bir tarafta Minsk diğer tarafta Astana olamaz. Rusların bir noktada bir tercih yapmaları gerekiyor.” açıklamaları en azından niyet ifadesi açısından önemli. Fakat burada Batı’nın hesaba katmadığı gerçekte TC’nin bu savaşın doğrudan sahada dikte edeni olduğunu bizden daha iyi bilmelerine rağmen net bir tutum almayarak NATO üyesi TC’ye dur dememeleri/diyememeleriyle aslında tercihi yapanın bizzat kendileri olduğu.

Elbette her tür gelişmeye gebe bir sürecin içindeyiz fakat Rusya bileğinden yakaladığı TC ile kırılgan bağımlılık ilişkisini kalıcı kılmak, o da olmazsa karşı cepheyi dağıtmak için bu oyunu sonsuza kadar oynayabilir. Nitekim yapımı sürmekte olan Akkuyu nükleer santrali, burayla bağlantılı mahiyeti belirsiz liman meselesi ve S-400 önemli kancalar. TC geçen hafta içinde Azerbaycan’a asker gönderme tezkeresi ile niyetini gösterdi. Niyet Azerbaycan’da hali hazırda var olan askeri-siyasi varlığını artırmak, zamanla orayı sömürgeleştirmek. Aynı zamanda Ermenistan’ı çift yönlü olarak tehdit etmeyi sürdürmek. Bu siyasete TBMM’de “evet” diye el kaldıranlarınsa mafya bozuntularından şikayete hakkı yok. Çünkü bizzat evet dedikleri gerçekte, ne zaman çökeceği henüz belli olmayan TC’nin bugün “fetih hakkı”nı tahsilata çıkan mafya siyasetidir.

TC’nin Güney Kafkasya’da Rusya ile mutlaka karşı karşıya gelmesi beklenmemeli, tarihte olduğu gibi anlaşabilirler. Bu başlık Biden’la yenilenecek olan ABD’nin ve yeni dönemde küresel-militarist bir güce dönüşmeye çalışan AB’nin TC’ye dönük geliştireceği siyasetle doğrudan ilintili olacak. Şimdilik AB’nin “yaptırım uygularız” tehdidinin gerçekten hayat bulması zor. Hali hazırda AB ortak çıkarlar için dahi bazı konularda karar alamaz durumda. TC’ye dönük kapsamlı bir yaptırımın gündeme geldiği koşullarda ise TC’nin AB içinde bir-iki destekçi bulması zor olmaz, bu da yaptırım adımını engellemeye yeter. Erdoğan’ın “Bizim geleceğimiz AB ile” türünden boyun eğmiş havası veren demeçleri sürerse iş yaptırım tartışmasına kadar bile varmayabilir. Asıl bu politikanın düğümlendiği, çözümleneceği  merkez ABD. Pompeo’nun İstanbul ziyaretinde dirseği gören TC’nin Biden’dan da umutlu olması için çok neden yok. Fakat gerek ABD gerekse AB’nin şu anki siyasetinin de TC’yi yanlarında, kendi sistemlerinin içinde tutma üzerine kurulu olması nedeniyle tavizkar davranmaları kaçınılmaz. Burada bir değişiklik olur mu, mümkün. Özellikle AB’de bazı ülkelerin Ülkü Ocakları benzer kuruluşları yasaklaması ve giderek daha fazla sağcılaşan Fransa’nın siyasal İslamcı kesimlere dönük açtığı kampanyanın TC ile yeni gerginlikler üretmesi ve maalesef yeni cihadist saldırılarla karşılanması olası. Batı’nın idare-i maslahatçı siyasetin sonu böyle de gelebilir.

Son olarak Rus kaynaklarının Dağlık Karabağ’da ateşkesi bozabilecek güç olarak İngiltere’yi işaret etmelerinin bütünüyle bir şaşırtmaca olduğu kanısında değilim. TC’nin İngiltere ile girdiği özellikle “darbe” sonrası yakın temas Brexit’le birlikte ayrı bir güç olma arayışına giren Britanya yönetimi için ilaç gibi gelmiş olabilir. İnsansız hava araçları teknolojisi dahil silah satışları, Azerbaycan petrol ve doğal gaz kaynakları üzerindeki imtiyazlarını koruma, Orta Asya’daki diğer ülkelerin kaynaklarına ulaşma olanağı da burada hesaba katılırsa; finans açlığı çeken bir rejimi “kızıl elma” vaatleriyle yönlendirmek zor olmasa gerek. Mesele “para” olunca Suudi Arabistan örneğinde görüldüğü üzere dün küfür ettiklerinin elini eteğini öpmekte var kaderde…