Türk Lirası’nın önlenemeyen değer kaybı, Türkiye kapitalist ekonomisinin zayıflamasını ve çürümesini yansıtan sayısız veriden birisi. Ama kuşkusuz en çok dikkat çekeni. Zira Türkiye ekonomik-mali bakımdan ABD ve Avrupa Birliği’ne derinlemesine bağımlı bir ekonomi. Kronik dış finansman ihtiyacı içerisinde. Aşırı ithalat bağımlılığı neticesinde, ekonomiye yıllık 30-50 milyar dolar düzeyinde bir döviz girişi olmazsa ekonominin çarkları duruyor. Döviz kurundaki yükseliş ya da düşüş, işte bu döviz girişinin maliyetini ortaya koyuyor. Döviz girişinin maliyeti ne kadar yüksek olursa çarklar o ölçüde yavaşlıyor. Maliyetler yükseldikçe fiyatlar da artıyor. Dolayısıyla hayat pahalılanıyor. Yoksulluk derinleşiyor.

Türkiye ekonomisi 2018’in ortasından bu yana kriz-durgunluk-kriz sarmalı içerisinde. Gayrısafi Yurtiçi Hasıla endeksi (2009=100), 2018’in 2. Çeyreğinden 2020’nin 2. Çeyreğine kadarki iki yılda 177’den 160’a düşmüş. Yani mutlak küçülmüş.

Yatırımlardaki düşüş çok daha çarpıcı. Sabit sermaye oluşumu endeksi (2009=100) aynı iki yıllık dönemde 239'dan 182'ye düşmüş. (%24 azalmış)

Dar tanımlı işsizlik, Ağustos 2020 itibariyle %13,4. İstihdam edilenler geçen seneye göre 2 milyon kişi azalarak %42,4’e düşmüş. (Veriler: TÜİK) Geniş tanımlı işsizlik ise %29. (DİSK-AR) Çok daha gerçekçi olan bu hesaba göre, ülkede 3 kişiden biri işsiz.

Oysa aynı dönemler, yani 2018’in 2. Çeyreği ve 2020’nin 2. Çeyreği, olağanüstü kredi genişlemesi dönemleri. Bir yandan Merkez Bankası para basmış, emisyon hacmini yükseltmiş. Diğer yandan bankalar (özellikle kamu bankaları) kredi musluklarını sonuna kadar açmışlar. Ancak bu kredi genişlemelerine rağmen yatırımlarda hiçbir artış olmadığı gibi, tersine gerileme görülüyor. Demek ki bu krediler yatırım için değil, borç ötelemek ya da tüketim için kullanıldı. Tüketici kredilerinde özellikle konut ve otomotiv kredilerini anabiliriz. Ayrıca vatandaşlara pandemi döneminde devletin vermesi gereken karşılıksız sosyal destek de ne yazık ki, kredi biçiminde, faiziyle geri istenmek üzere verildi.

Bu noktada, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın, faiz oranlarının “yatırımları artırmak için” düşürüldüğü söyleminin doğru olmadığını görebiliyoruz. Faizlerin düşürülmesinin özellikle konut ve otomotiv satışlarının artmasına yol açtığı, ama yatırımların 8 çeyrektir düşmeye devam ettiğini görüyoruz. Faizin “bütün kötülüklerin anası” ve “enflasyonun sebebi” ilan edilmesi gerçekte müteahhitleri ve otomotiv patronlarını korumaya yönelik bir politikadır. Tabii, kredili konut ve otomobil satışlarının AKP iktidarının “rıza” üretimi için de son derece önemli olduğunu anımsatarak.

Peki, yatırımların ve üretimin gerilediği bir ekonomide yoğun biçimde kâğıt para basılır ve kredi parası genişlerse ne olur? Ulusal paranın değerini, nihayet, o ülkede üretilen mal ve hizmetler belirlediğine göre bunun kaçınılmaz olarak TL’nin değer kaybına yol açacağını söyleyebiliriz. Dolar, Euro, Sterlin gibi rezerv paralar için bu değer kaybı sınırlı düzeyde söz konusu olmaktadır, zira bunlar sadece ulusal piyasada değil, dünya piyasasında geçerlidir. Ancak TL gibi ulusal paralar için bu iktisadi yasanın geçerliliği hem 2018, hem de 2020 yılında net olarak görülmüştür.

AKP iktidarının izlediği negatif reel faiz politikası, TL’nin değer kaybını desteklemektedir. Mevcut durumda TL cinsinden para tutmak net zarar getirmektedir. Bu da özellikle Türkiye’deki banka mevduatlarının büyük bir hızla dolarize olmasına yol açmaktadır. Merkez Bankası rezervlerinde, Mart’tan Eylül’e yaşanan 100 milyar dolarlık erime, yine aynı yönde etki yapmaktadır. Küresel para sermayenin ABD ve Avrupa gibi güvenli limanlara (hatta eksi faizle) toplandığı, bağımlı ülkelere para sermaye akışlarının durma noktasına geldiği bir dönemde eldeki 100 milyar dolarlık rezervi sırf dolar kurunu belli seviyelerde tutabilmek adına eritmek ancak ahmakça bir ekonomi politikası olabilirdi.

Ayrıca devletin mali imkânlarının giderek sınırlandığı böyle bir dönemde hem askeri harcamaları tırmandırmak, hem de savaş sanayii yatırımlarını misliyle artırmak, krizi davet eden politikalar arasındadır. AKP iktidarı, ekonomik krizden çıkış için bir doğalgaz mucizesine bel bağlamış görünmektedir. Bu uğurda sürekli yeni maceralara atılmakta, ülkenin kaynaklarını bu yolda çarçur etmektedir.

Her ekonomik kriz gibi, bu da bir doğal afet değildir, insan ürünüdür. AKP ekonomiye zararlıdır. Bu tablonun bu iktidar altında düzelmesi de mümkün değildir.