Arkadaşımın toplantıdan çıkmasını beklerken, şirketin pembe yanaklı, güleryüzlü, ellilerindeki çaycısı ile sohbet ediyordum. Sohbet nasıl oraya geldi hatırlamıyorum ama, “karım deli benim” dedi üzgün bir ifadeyle. “İlaç alıyor, heyet raporuyla verilen ilaçlardan. Hiç konuşmuyor, öyle boş boş etrafa bakıyor ilacı alınca. Ama almazsa da hiç durmadan bağırıp çağırmaya, küfretmeye başlıyor.” Devam etti. “Benim yüzümden delirdi aslında. Biz evlendiğimizde çok gençtik, köydeydik, ben de büyüklerim ne derse inanır yapardım. Annem hep karımı şikâyet ederdi. Hakkında kötü şeyler anlatırdı. Ben de inanıp, döverdim. Aslında aile büyüğü olduğu için daha çok abim döverdi. Ondan delirdi, pişmanım ama artık ne fayda.” 

Benden ona acımamı, sempati duymamı mı istiyordu? Günah mı çıkarıyordu? Ne diyeceğimi bilemedim. Nasıl şikâyetler diye sorabilmiştim ancak. “İşte her gün başka bir şey, köyde, ortalık yerde çekirdek yedi falan diyorlardı. Karım yemin ediyordu yemedim diye ama ben inanmıyordum, dövüyordum. Sonradan annemin iftira attığını anladım.” Sakin ve babacan bir tavrın, güleç yüzün, saçlardaki kırın kimseyi masum kılmadığını hatırlatmıştı bu sohbet bana. Adam iyi bir insan mıydı, kötü bir insan mı, buna karar vermek bana düşmezdi. Karısını yıllarca döverek ve dövülmesine izin vererek akıl sağlığını yitirmesine neden olmuştu. Ve pişmanlığı kısmen karısını dövmüş olmasından değil, haksız yere dövmüş olmasındandı. Haklı olarak dövmek diye bir şeye halen inanıyordu belli ki. 

Türkiye’de çok yüksek oranda çocuk dövülerek büyüyor. Kadınlar ise sevgilileri ve eşleri tarafından dövülüyorlar. Emniyetin rakamlarına göre, evliliğin ilk 5 yılında 3 kadından birisi dayak yiyor. Sonraki yıllarda bu oran düşüyor. Belki adamların kolları omuzları ağrıdığındandır, belki artık karıları yerine çocukları dövmeye başladıkları için, belki kadınlar dövülmemenin yollarını bulduklarından, bilmiyorum.

İstatistikler eğitimli kadınların daha az dövüldüğünü gösteriyor. Bense eğitimli kadınların dövülmeyi gururlarına yediremediği için en yakınlarından dahi sakladıklarına şahit olduğum için, bunun ne kadar doğru olduğunu sorguluyorum. Bu rakamlara ne kadar güveneceğimi de bilemiyorum. Çünkü hane içi şiddet dünyanın her yerinde bir muamma. Gerçek rakamları bilemiyoruz çünkü çoğu vaka şikâyet edilmiyor. 

ABD’de bu konuda çalışmalar çok daha fazla. Katillerin ve toplu katliam yapanların profilleri farklı farklı ve çoğu akıl hastası değil ama bir ortak özellikleri var. Sevgilisi olacak yaştakilerin hemen hepsi sevgililerine fiziksel şiddet uygulamış. Ancak hane içi şiddet hiçbir hukuk sisteminde ciddi olarak cezalandırılmadığı için kurtulmuşlar. Evde staj yapıp, dışarda katliama girişmişler yani. Evde kadını dövenin dışarda fırsat bulduğunda kendinden zayıf olanlara karşı şiddet uygulamayacağını varsaymak bir tür gönüllü aptallık. Çünkü mesele özünde kadın olması değil, kadının zayıf olması. Bu nedenle kadınlar çalıştıkça ve gelirleri yükseldikçe dövülme oranlarında büyük düşüş oluyor. Asıl mesele eğitim değil, eğitimle, aileyle ya da başka şekilde gelen güç dengesi.

Bu güç dengesinde en önemli aktör devlet. Kadınlar güçsüz olduğu için şiddet görüyor çünkü kadınlar güçsüz kılınıyor. Bunu doğduğu andan itibaren her kız çocuğuna bitmeyen bir yapısal şiddet uygulayan aile, toplum, okul sistemi, hukuk sistemi yapıyor. Kadınlar büyük dayaklarla değil, önce bin bir aşağılanma, ufacık, neredeyse görünmez çiziklerle kanatıla kanatıla tükeniyor. İtirazdan arındılıyor bedenleri ve zihinleri. Sesleri kısılıyor. En haklı taleplerini bile işveyle, nazla, güç sahibi erkeklerden rica ederek, onları ‘kandırarak’ alması gerektiği öğretiliyor. Oğlan çocukları top hayal ederken, kızlar ona verilmeyecek gücün sahiplerini tanımayı, onu fark ettirmeden ikna etmeyi, güç sahibi olmadan bazı isteklerine ulaşabilmeyi öğreniyorlar. Gülücüklerle, keklerle, öpücüklerle, itaatle yapıyorlar bunu. İsteyerek yaptıklarına inandırılıyor ve inanıyorlar. Cümleleri ağızlarından soru gibi çıkıyor. Ve böyle biri olmayı reddeden kadınlar daha çok şiddet görüyor. Dünyada hiçbir şey, bir kadın düşmanını kendine verilen rollere uymayı reddeden kadın kadar sinirlendiremez. O zaman da aranmış oluyor. Kadınsa kadınlığını bilmeli. Yeterince makyaj yapmalı, ille de daha güzel olacağı için değil. Makyaj kadınlık rollerine uymaktır, erkeğin göz zevki için çaba göstermenin işaretidir. Makyajsız ve saçı beyaz bırakılan kadın sadece şaşırtmaz insanları. Öfkelendirir. Bir norm çiğnenmiştir. Kendini beğendirmek için bunları yapmayacağını ilan etmiş bir kadın tehlikelidir. Herkesten “fazla” makyaj yapan kadın da sınırı geçmiştir artık. İşe giderken başını örten ya da kısa etek giyen kadın. Çizilmiş sınırların dışına çıkınca öfke yaratır ve cezalandırılır kadınlar. Çok laik rektörler, eğitmenlerin kısa etek giydiği için eve gönderilmesini genç ve çekici olduklarını belirterek savunur mesela, yanına kadın yöneticileri de alarak. Kıyafeti nedeniyle eve gönderilen o eğitimli kadın bin tokat yer o gün, görünmeyen ve çok modern tokatlar.

O nedenle bir ünlünün attığı dayağa itiraz etmek, sadece o dayağa itiraz etmek değildir. Evde her gün baba, koca ve hatta oğul dayağı yiyen çok sayıdaki kadına şunu haykırmaktır. “Sana yapılan doğru değil. Sana yapılanı kabul etmek zorunda değilsin. Sana atılan dayağa itiraz etme hakkın var. Belki sana madden yardım edemiyoruz ama seni destekliyoruz.” En güçlü, en göz önündeki erkeklerin en sert yanıtı alması, en keskin düşüşü yaşaması bunu anlatır kadınlara. “O adamı bile korumadı toplum.” Bunda bir cesaret bulur bazı kadınlar, şikâyet etmeye, terk etmeye, yardım aramaya cesaret ederler.

İşte bu nedenle buna izin vermemek için çırpınır erkeğin toplumu. Sağcılar ve solcular, işbirlikçi kadınlar, zenginler ve fakirler birleşir erkeğin arkasında. Tokatına hız katar, bıçağını bileyler, öfkesini belertirler. Şüphe tohumları saçarlar morarmış gözlerin, kanla yazılmış suçlamaların üstüne. Namussuz cinayetlere namus cinayeti der, aşk cinayeti der, tahrik der, der, der, der. Bir kadına sahip çıkılması, her kadına sahip çıkılması demekse, bir erkeğin şiddetine sahip çıkılması, bütün erkek şiddetine sahip çıkılmasıdır.

Uluslararası ilişkiler teorisi öğrenmeye başladığımda bana çok yüzeysel gelirdi, bütün o sofistike jargonun altında yatan fikirler. Güvenlik anlayışı o kadar basit, o kadar sınırlıydı ki. Sonra bazı kadın teoristleri okudum, tam ne aradığımı bilmiyordum ama orada bulmaya başladım. Bir kadın için güvenlik sınırlarda başlamaz ve bitmez. Ancak evinde, mahallesinde ve ülkesinde güvende hisseden sınır güvenliğine bu kadar takılabilir. Onun güvenlik krizi orada başlar. Kadınların güvenlik krizi yataklarında başlar. Sınırları çoktur, devlet onların değil, onlara saldıranların garantörü olagelmiştir hep. Saldırıya uğradığında sorar: neredeydin, ne giyiyordun, ne yapıyordun, kaç erkekle beraber oldun, ailen kim… Sorular bitmez. Şikâyet davaya dönmez, dava cezaya. Bu Türkiye’de de böyledir, Amerika’da da. 

Binlerce yıl bu böyle gittikten sonra sadece 50 yıl önce, kadınların hukuk hocası olmasına izin verilince, derler ki, bizim sözümüzü devlet neden yalan kabul ediyor ve soruşturma açmak için yeterli görmüyor. Kadın boşanınca neden çocuk erkeğin oluyor diye sordular, kadın neden beş kuruşsuz ortada bırakılıyor, kocası terk eden kadını devlet dahi neden suçluyor? Bunlar çok yeni sorular, çok yeni. Rüşvetin belgesi mi olur diye bir itiraz etmişti, mahkemede verdiği rüşvetin delili istendiğinde bir adam. Hane içinde yaşadıklarımızın ne delili olabilir ki? Yaralamayan tokatların, morartmayan hakaretlerin, tehditlerin, üzerinden zaman geçmiş tecavüzün belgesi mi olur? Tek başlangıç noktası sözdür ve o sözün sorgulanması kadınların yaşadıkları şiddete itiraz etmemesi için oluşturulmuş düzenin en sağlam gerekçesidir. Kadının beyanı esastır ilkesi buna bir itirazdır. Kadının beyanı bir soruşturma açmak, kadının dediklerini ciddiye almak için esastır. O kadar. Sadece o kadar. Ve şu kadarcık şey çok aşırı bulunur. Kadının sözünün yalan kabul edilmesi ilkesi çoğunlukla kazanır. Çünkü bir kadının sözü ciddiye alınırsa, bütün kadınlarınkinin alınması tehlikesi doğar.

Hayatındaki erkeklerden şiddet görmüş, taciz ve tecavüz yaşamış çok eğitimli kadın arkadaşlarım var. Tek bir tanesi bile kanunen şikâyetçi olmadı, dertlerini anlatabildikleri insan sayısı bile çok küçük. Ne kadar ağırdır biliyor musunuz, insanların karşısına çıkıp sevdiğim, beni sevdiğini sandığım adam bana şiddet uyguladı demek? O kız çocuğu var ya, hep gülümseyerek, tatlı dille istediğini yaptırmaya çalışan… O kız susuyor büyüse de, dolaylı yoldan anlatmaya çalışıyor her şeyi. Düpedüz söylemekten korkuyor çünkü. Oğlan çocuğu ise isteklerini doğrudan cümlelerle ifade etmeye devam ediyor. Kızlarımız düpedüz cümleler kurabilsin diye, bütün kadınlar için en göz önündekilerin şiddetine yüksek sesle itiraz ediyoruz. Bizim güvenlik sınırlarımızı haritada bulamazsınız. Her karanlık sokak bizim için savaş bölgesidir. Delirmemek için, kadınlar delirmesin diye kadınların karşısındaki bu sistemi yıkmaya el verin. Dayanışmaya katılın. Kadın olmanız gerekmiyor bunun için, hiç gerekmiyor.