‘Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete’



Artı Gerçek

Erdoğan’ın iktidarda kalmak için yeni hikâyelere ihtiyacı var; ‘yerli otomobil’, Kanal İstanbul, Libya... İyisi mi ben size eski bir hikâyeyi, ‘İstanbul’da bir zürafa’yı anlatayım.


Heyecanlı bir kalabalık yığılmıştır limana. Hayatlarında hiç görmedikleri bir hayvan inecektir gemiden.

Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa dönemin padişahı ll. Mahmud’a hediye olarak göndermiştir Habeşistan’da yakalanan zürafayı.

Mısır’dan kalkan gemi rıhtıma yanaşır. Limanda toplanan kalabalık bu benzeri bulunmayan hayvanı görmek için can atmaktadır.

Enderun ağaları da büyük bir tantanayla padişahın huzuruna çıkacak zürafayı görmek için Beşiktaş’taki Çinili Meydan’da toplanmıştır.

Gemiden inen zürafayı şaşkın gözlerle seyretmektedirler. Hayranlıkla izlerler hayvanın ağaçların yapraklarını yiyişini.

Başı öküze benzese de öküz değildir, boynu deveye benzese de deve değildir, gövdesi kaplana benzese de kaplan değildir.

Böyle bir hayvanı karşılarında görenler başka bir açıklama bulamadıkları için Allah’ın kudretine şaşırırlar.

Tam o sırada Habeş Ahmet Ağa, hazırladığı senaryoyu başlatmak üzere bağırır:

“Zürafa uğurlu ve mübarek bir hayvan olup onu eliyle tutarak bir kere gezdiren Müslüman, yeryüzünde hiçbir zarar ve ziyan görmez.”

Sonra da zürafadan çok korkan padişahın küpeli çavuşu Abdi Bey’e döner:

“Haydi, Müslüman olan gelsin, zürafayı şöyle bir gezdirelim. Kim bu hayvanı gezdirirse cennete gidecektir.”

Anında Abdi Bey önce eller, ardından da kendini zürafanın üzerinde bulur.

Kalabalığın şamatasından, Abdi Bey’in bağırışından ürken zürafa İshakiye Köşkü’ne doğru koşmaya başlar.

Korkudan fal taşı gibi açılmış gözleriyle padişaha doğru yalvarırcasına bağırır Abdi Bey:

“Ahret hakkını helal eyle efendimiz. İlk menzilimiz ecel beşiğidir. İşte bindim gidiyorum. Elveda.”

İşte bir rivayete göre de zürafa sırtında korkudan titreyen Abdi Bey tarafından o anda söylenmiştir “Bindim bir alamete, gidiyorum kıyamete” sözü.

Burada anlatılan 1820’lerden kalma bir hikâye. Şimdi biz zürafanın İstanbul’a gelişinden 200 yıl sonrasında, 2020’de Erdoğan iktidarının hikâyelerine bakalım.

Bu zamana kadar var olan bütün hikâyelerini yitiren Erdoğan iktidarının şiddetle yeni hikâyelere ihtiyacı var. Bu yüzden büyük bir hızla yeni hikâyeler üretme peşindeler.

2020’nin gelişiyle birlikte Erdoğan iktidarı ikisi ülke içinde biri ülke dışında üç ayrı hikâyeyi yazmaya başladı; ‘yerli otomobil’, Kanal İstanbul, Libya’ya asker gönderme…

Sonunda Erdoğan iktidarının ‘İstanbul’da bir zürafa’sı oldu; “yerli otomobil.”

İktidar çevrelerine göre “yerli otomobil”e olan talep 120 bini aşmış. Kimine göre 170 bini bile bulmuş.

Bir de ön sipariş almaya başlayacaklarmış. Ön sipariş için 30 ila 40 bin arasında bir ödeme miktarı belirlenecekmiş.

Fabrika ortada yok. Temeli bile atılmamış. Satış fiyatının ne olacağı hala belli değil “yerli otomobil”in ama ön sipariş miktarı belirlenmiş.

Yapılan planlamaya göre alınan bu ön sipariş ödemelerinden toplanacak parayla da “yerli otomobil”in fabrikası yapılacakmış.

Tam anlamıyla bunların içine Jet Fadıl kaçmış!

O da yapacağı “yerli otomobil” için yurtdışındaki gurbetçilerden bugünün parasıyla 230 milyon Euro toplamıştı.

Hiç değilse Jet Fadıl Siirt’te bir fabrika arazisi satın almış, üzerine bir kulübe kondurmuş, fabrikanın temelini atmış, ünlülerin katılımıyla tanıtım geceleri düzenlemiş, üstüne üstlük İngiltere’de yaptırdığı prototip otomobili “İmza” adı altında Cenevre Otomobil Fuarı’nda sergilemişti.

Bu “yerli otomobil” işinde başka yalanlar da var ama olsun, önemli değil. Esas mesele Erdoğan’ın ihtiyacı olan hikâyeyi yazmak.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay dünyanın hiçbir yerinde yüzde 100 yerli otomobilin olmadığını söyleyerek “Minimum yüzde 50-51 yerlilikle başlıyoruz” diyor.

Oysa örneğin Tofaş otomobil üretiminde yerlilik üretimini yüzde 59.90’a, Hyundai Assan yüzde 63’e, Oyak Renault yüzde 57.90’a kadar çıkartabiliyormuş, ne gam. Maksat hikâye olsun.

Gelelim “yerli otomobil”in “İstanbul’da bir zürafa”ya dönüştürülmesine.

Erdoğan iktidarı “yerli otomobil”i Türkiye’nin yedi bölgesini dolaştırmayı, halkla buluşturma toplantıları yapmayı planlıyor.

Belli ki Türkiye’nin yedi bölgesinde “yerli otomobil”in halkla buluşturulması ayinleri yapılacak. Elinde Kur’anla çıktığı seçim meydanlarındaki kürsülere bu sefer de “yerli otomobil”le çıkacak.

Yapılan anketler gösteriyor ki Türkiye insanları Kanal İstanbul projesine ve Libya’ya asker gönderilmesine ikna olmuş değil.

Bu nedenle bir ihtiyaç hasıl olduğu için Erdoğan önceki gece CNN Türk ve Kanal D ortak yayınına çıktı. Gazeteci kılığına bürünmüşlerin, çanak soru sorma aşamasını, çanak VTR gösterme mertebesine erdirmiş hallerini bir kenara bırakıyorum.

Ama Erdoğan Kanal İstanbul konusunda uluslararası sözleşmelere gereken değeri veren bir devlet adamından çok bir satış plasiyeri görüntüsündeydi.

Kanal İstanbul projesinin ülke içindeki ve dışındaki yandaşlara rant yaratmak için büyük bir kent ve çevre felaketine yol açmasını göze almak bir yana. Canlı yayında konuyla ilgili yaklaşımı gösterdi ki Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni bile gözden çıkarmışa benziyor Erdoğan.

“Montrö’yü hiç kafaya takmayın ya. Montrö sadece Boğaz’ı bağlar. Kanal İstanbul, Montrö kapsamında değildir. Gerekirse savaş gemileri de geçer buradan.”

Elbette Montrö’nün bir “boğaz sözleşmesi” değil “boğazlar sözleşmesi” olduğunu biliyordur Erdoğan. Yani Montrö sadece İstanbul Boğazı’nı değil, Çanakkale Boğazı’nı da kapsıyor.

Ama gerçeğin bu yanını saklı tutarak Kanal İstanbul övgüsü yapması başka kuşkuyu da kaçınılmaz olarak gündeme getiriyor.

Cumhuriyet Yazarı Mehmet Ali Güller “Kanal Çanakkale: Karadeniz’e NATO yolu” başlıklı yazısında gözlerden kaçan bir ayrıntıya dikkat çekmişti.

“ÇED Raporu, Kanal İstanbul dışında bir de ‘Kanal Çanakkale’ açılmasını ‘öneriyor’!

“Evet, yanlış okumadınız; ÇED Raporu’nun 1426. sayfasında (6. bölümün 155. sayfasında) ‘Zircirbozan-Gelibolu mevkiinden Saros Körfezi’ne bir kanal açılması’ öneriliyor! (…) Ulusal ekonomiyi çökerterek, kamu kurumlarını satarak elde avuçta bir şey bırakmayanlar, şimdi iktidarını sürdürebilmek için toprak satmaya başlamıştır! ÇED Raporu’nda da görüleceği üzere Kanal İstanbul AKP için öncelikle bir ‘gayrimenkul projesi’dir!

“Fakat iktidarını sürdürebilmek adına para bulma öncelikli hazırlanmış bu proje, ABD ve NATO’ya Karadeniz yolu açmaktadır.” (2 Ocak 2020)

Geçen akşamki canlı yayında Erdoğan’dan öğreniyoruz ki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mensupları Libya’ya gitmeye başlamış bile.

“Askerlerimiz peyderpey şu anda gidiyor. Muhalif güç olarak bizim orada farklı ekiplerimiz olacak.”

Karşısındakiler gazeteci olmadığı için “Ne demek farklı ekip” diye soramadılar.

Belli ki iddialar doğruymuş ve Suriye’deki cihatçı çete elamanları Libya’ya çoktan varmışlar.

Erdoğan iktidarının yeni hikâyelere ihtiyacı var. Üç hikâye birden yazıyorlar.

İtalya’dan gelen “Yerli otomobil”, Mısır’dan gelen “İstanbul’da bir zürafa” gibi bölge bölge dolaştırılıp sahte bir heyecan dalgası yaratılacak…

Kanal İstanbul’un bir gayrimenkul projesi olduğu gizlenip Montrö’ye efelenerek “uluslararası oyun kuran lider” rolü oynanacak.

Libya çöllerine asker ve cihatçı çeteler gönderilerek, ahali Doğu Akdeniz’den çıkacak doğalgaz hayaliyle avutulacak.

Aklı neden sonra başına gelenler de, zürafa üzerine binmiş küpeli çavuş Abdi Bey gibi endişe içinde bağıracak:

“Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!”