Sana susuz balıklar getiriyorum avuçlarımda. Fabrikaların simsiyah, kimyasal suları karışıyor yanı başında oturduğumuz sulara. Sana ölü kuşlar getiriyorum, kanatlarında paslanmış kurşunlar…

Dizlerimin üzerine çöküp kendimi sana adamak istiyorum… Oysa sadece can çekişen ölü harfler bırakıyorum sana… Masumsun ve meleksin, ama bu çağdasın sen de benimle. Mesela benimle bu can çekişen doğanın ortasında ve tepenin yamacındaki terk edilmiş, metruk evde yaşamayı düşünürken bile gözündeki güneş gözlüğünün sana verdiği rahatlığı, camın kalitesini, sana yakışıp yakışmadığını geçiriyorsun aklından. Bizi boğan toplumsal kurallar ve ilişkilerden uzaklaşmamızı konuşurken, bacaklarına sımsıkı sarılan kotunu hatırlıyorsun bir taraftan. Yeni aldığın mavi ceketine olan sevgin bazen önüne çıkıyor her şeyin.

Sen de biliyorsun böyle giderse artık güzelliğimiz doğadan gelmeyecek; son ağaçlar kavrulurken…

Kenarından kimyasal atıkların karıştığı, kirli suların aktığı masamıza yıllardır görmediğimiz, kara gözlüklü çok eski bir arkadaşımız geliyor… Şimdi o, kağıt mendillerle koruyor duygularını. Başı döndüğünde cebindeki anahtarlığı sıkıyor. İkinizi de siyah gözlüklerinizin arkasındaki yok olan doğadan görüyorum… Bardak altları, telefon kartları, gazeteler, parmaklarımızı, ellerimizi kesiyor hemen. Kanlarımız durmuyor sonra da. Her tarafımızdan çıkan plastik yara bantları yetmiyor kanımızı durdurmaya… Masamıza gelen bu arkadaş, günlerdir çok yorulup, uykusuz kalsa da çok para kazandığını söylüyor bize. Görevinin hayatı tersyüz etmek olduğunu söylüyor… Adeta sayıklayarak konuşuyor bizimle.

Çok güveniyorlarmış ona çalıştığı televizyon kanalında. ‘’ Biz demokrasi, çağdaşlık ve özgürlük için sıvadık kolları. Rolümüzün adı: Demokrasi için kolları sıvayan genç, çağdaş, bilgili çocuklar..’’ diyor. ‘’ Görevimiz, her şeyi, uzlaşmaya, modern, çağdaş ve mutlu görüntülere bağlamak. Yoksulluk, göç, aile felaketlerinin ardından hemen görkemli bir düğün, bir işyerinin açılışı, bir magazin haberi verdiğimizde zenginlik umudu daha da pekişiyor. Ekmek kuyruğunda bekleyenleri, sigorta hastanelerinde çile çeken hastaları, gecekondu yıkımlarını ısrarla gösteriyoruz ki, ardından gelecek zenginlik haberiyle, yoksulluk tiksintisi çoğalsın; zenginliğe rağbet, serbest ticaretin ve piyasanın geleceğine umut artsın…

Kendisini bir düşünceye adayanları, mala mülke önem vermeyip durmaksızın kendisini geliştirenleri, modaları, yenilikleri takip etmeyenleri biraz kaçık, biraz kompleksli, ama en çok gerikafalı ve toplumdışı insanlar olarak gösteririz. Öyle ki bunu n asıl başardığımızı kimseler anlayamaz…

Sistemi eleştirir gibi gözüksek de alttan alta: ‘’ Vakit geçirmeden siz de zenginliklerinden yararlanın. Aktif olun ve hızlı düşünün, anı değerlendirin’’, mesajı veririz. Böylece etrafı, bir taraftan sistemi kıyasıya eleştirirken, bir taraftan da, bir an önce ve sistemden en çok nasıl faydalanabilirim, diye dolaşan insanlar kaplar…

Özgürlük sözü dilimizden hiç düşmez. Ama özgürlüğü en çok, iyi dans etme, sık sık turistik geziye çıkma, göz alıcı ve sözde aykırı giyinmek amacıyla kullanırız. İlginç ve sözde aykırı görünmeye çalışan, küstah, burası belki size şaşırtıcı gelecek:Kurnaz, bencil ve bireysel çıkarlarına düşkün insanlara yakıştırırız özgürlük kavramını… Bir insan dünyadaki en yeni teknolojileri takip ediyor ve aynı zamanda tuhaf, aykırı giyiniyor, işyerinde amirlerini takmıyor, ama öbür tarafta işyerinde en kıssa zamanda en iyi yere gelmeyi başarıyorsa, özgürlük duygusu en gelişmiş kişi olarak tanıtırız onu…

Bütün bunlara küçük çılgınlıklar, romantizme bulaşmış duygusal şovlar, sırf dikkat çeksin diye abartılan ruhsal sıkıntılar da eklenince, bu özgürlük anlayışı daha da renklenir, çekici hale gelir. Kahramanımız hem asidir, hem küstahtır; hem de işyerinde en iyi yere gelmek istiyordur. Çıkarlarına sıkı sıkıya bağlıyken duygularını da yaşamakta, hatta ruhsal acılar bile çekmektedir… Kolay anlaşılmayan biri de olsa sonuçta bizden biridir!

Sistemin ekonomik boyutunu pek tartışmayız kimseye. Orası adeta yasak bölgedir. Ama zenginliğin kaynağını, ekonomik sömürüyü tartışmadığımız kadar tartışırız, zenginlerin özel hayatlarını ve kışkırtıcı cinselliği… Cinsel özgürlüğü, her çeşit dans özgürlüğü ve kılık kıyafet özgürlüğünü konuşmak daha çok işimize gelir…

Görünüşte çoğulcuyuzdur. Toplumun her kesimine yer veriyor görünürüz. Ama öyle kurgularız ki görüntüleri, özelikle yoksulları, dar gelirlileri, işçileri ve yaşlıları yabancı, duygusuz, kaba, haksız; varlıklı ve güzel görünümlü olanları ise iyi kalpli, ince, haklı ve duyarlı insanlar diye gösteririz… Nitekim bu kurgularımız sayesinde en çok yoksullar, itilmişler ve haksızlığa uğrayan azınlıklar birbirinden nefret eder… Demokrasi de özgürlük kadar sık kullandığımız bir kavramdır bizim. Demokrasiyi öyle görüntüler ve kurgularla veririz ki, demokrasi deyince insanın aklına komşularından daha başarılı, zirveye gözünü dikmiş, maddi açıdan kendisini güvenceye almış, iyi eğitim gördüğü için etkileyici konuşan ve sağlığına dikkat eden bir insan gelsin isteriz…

Demokrasi ve özgürlük sözlerinin arasına sürekli çağdaş dünyanın sunduğu teknolojik yeniliklerin, fırsatların ve bunun sonunda kazanılacak olan bireysel zenginliğin görüntülerini koyduğumuzda insan, dışında hangi yıkım yaşanırsa yaşansın yine de öncelikle çıkarlarını düşünmekten alıkoyamaz kendisini… Çünkü öyle karmaşık, öyle içinden çıkılmaz kurgularız ki hayatı, insanlar hiçbir hak iddia edemez hale gelir sistemden. Korkup sinilmesi için yaparız bu kurguları… Sonra da eğlence, dedikodu, magazin, futbol ve müzik programlarıyla kuşatırız duygularını… Bütün bunlar: Sen küçük çıkarlarınla ilgilen ve gününü gün et, gerisini bize bırak, demek anlamına gelir…’’ Bir televizyon kanalında hayatı teryüz eden arkadaşımız konuşmaktan yorulunca üzeri zift kaplı çimenlere uzanıyor ve ‘’ Bana izin verin, şu güzelim suyun akışını seyredeyim biraz’’ diyor; siyah gözlüklerini hiç çıkartmadığı için suyun içindeki simsiyah kimyasal attıkları görmüyor…

İkimiz de tetikte bekliyoruz, çünkü bu eski arkadaşımız sabahtan beri durmaksızın içki içtiği için birdenbire soyunup: ‘’ Ben doğayı çok özledim, doğayı; nefret ediyorum yaptığım işten, aldığım paradan’’ diyerek kimyasal atıkların karıştığı suya atlamak istiyor. Ve biz onu son anda engelliyoruz…

Çok ısrar edince de, siyah gözlüklerini zorla çıkartıp, suyun gerçek rengini görmesini sağlıyoruz…

Biraz sonra içkiden sızıp kalınca da, evine götürüp onu yatağına yatırıyoruz. Karısı bize ondan dert yanıyor; uykusunda kabus görüp sayıkladığını ve sık sık sabaha karşı uyanıp, balkona doğru koşarak kendisini aşağı atmak istediğini anlatıyor… Sabah olunca da, gece yaşadıklarının hiçbirini hatırlamadığını söylüyor…

Sana susuz balıklar getiriyorum, ne olur dirilt onları… Sana paslanmış kurşunlarla vurulmuş ölü kuşlar getiriyorum, ne olur can ver onlara… Avuçlarına ölü harfler bırakıyorum, ne olur onlara soluk kat…

Ne olur kurtul düşüncelerinin, duygularının önüne geçen bütün yapay şeylerden… Bu çağın meleği ve masumu olmak sana yetmez… Sevgimize yetmez…

Her şey bize bağlı, artık sen de biliyorsun.

Kazanırsak, güzelliğimiz yaşayan doğadan gelecek…

Kazanırsak, bizi bu hale sokanlar bize muhtaç hale gelecek!.. Kazanamazsak susuz balıklar, ölü kuşlar, soluk harfler kalacak bize…