Tayyip Erdoğan, geçen hafta Üsküdar’daki bir camide kıldığı cuma namazından çıkarken Suriye konusunda sinyalini verdiği yeni bir işgal operasyonunu fiiliyata geçirmekte gecikmeyeceğe benziyor… Bu hafta bir adım daha atarak, dokuz yıl önce “Suriye’den Türkiye’ye top mermisi atıldığı” gerekçesiyle elde ettiği “başka ülkelere asker gönderme ve savaş” yetkisini iki yıl daha uzatmak üzere Meclis’e bir tezkere göndermiş bulunuyor.

Muhalefet ne derse desin, Meclis’teki AKP ve MHP milletvekillerinin sayısı onaylamaya yeterli olduğu için, yetkinin iki yıl daha uzatılacağında, uzatılır uzatılmaz da yaşamakta olduğu ekonomik ve sosyal sorunları unutturup vatandaşı savaş histerisine ortak etmek için başta yalaka medya olmak üzere devletin tüm olanaklarının seferber edileceğinde kuşku yok.

 

Yine de, Meclis’teki oylamada muhalefet partilerinin yaklaşan seçimler öncesinde bu yeni işgal fermanı konusunda kullanacakları oyların rengi, cumhuriyetin 100. yıldönümünde Türkiye’nin zaman zaman biçim değiştiren tam bir asırlık istibdattan gerçekten kurtulup kurtulamayacağının da önemli bir göstergesi olacak.

 

583 üyeli Meclis’te halen iktidardaki AKP’nin 287 ve MHP’nin 48 milletvekiline karşı muhalefet partilerinin toplam 243 milletvekili bulunmakta… 5 de partisiz milletvekili…

 

Bugüne kadar yapılan açıklamalara göre HDP’nin 56, TİP’in 4, DBP’nin 1 milletvekilinin tezkereye karşı oy kullanacakları kesin, ancak CHP’nin 135, İYİP’in 36, MP’nin 3, DP ile ZP’nin 2’şer, BBP, DEVA, SP ve YP’nin 1’er milletvekilinin nasıl oy kullanacaklarına dair resmi bir açıklama yok.

 

Şu ana kadar bilinen tek şey, İYİP Genel Başkanı Meral Akşener’in, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte ortak basın toplantısı yaparken en “asena” tavrıyla tezkereye “Evet” diyeceğini açıklamış olması…

 

Suriye ve Irak’a savaş tezkeresi için 2019’da yapılan oylamada “Dualarımız askerlerimizle… Allah evlatlarımızı muzaffer eylesin” diye “evet” demiş olan Kemal Kılıçdaroğlu ise yeni oylama konusundaki tavırlarını MYK’de yapacakları toplantı sonrasında Meclis’te açıklayacaklarını söyledi, ne diyecekleri merakla bekleniyor…

 

Ancak tezkere uzatma konusunda verecekleri karar ne olursa olsun, Türkiye’nin ekonomik, sosyal, siyasal ve uluslararası planlarda yaşadığı büyük çöküntünün ve de vatandaşın bu nedenle çektiği acıların sorumlusu sadece Tayyip Erdoğan değil, dokuz yıldan beri onun dayattığı tüm fütuhatçı tezkerelere hiç itiraz etmeksizin “Evet” oyu vermiş olan CHP ve onun kurduğu Millet İttifakı’na katılarak aynı doğrultuda oy kullanan İYİP ve SP’dir.

 

22 Ekim 2021 tarihli Evrensel’de bu suç ortaklığı çok net şekilde ortaya konulmuş bulunuyor:

 

“Bilindiği gibi, AKP-Erdoğan iktidarının bölgesel liderlik iddiası ve bu iddianın gerçekleştirilmesi için peşine düştüğü yayılmacı emeller ve yeni Osmanlıcı hayaller nedeniyle Türkiye, 2011’de Libya’ya müdahale eden NATO kuvvetlerinin merkez komutanlığına ev sahipliği yapmıştı. Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden sonra da Erdoğan, Suriye’ye müdahalenin öncülüğüne soyunmuş ve Esad yönetiminin devrilmesi için cihatçı çeteleri eğitip silahlandırmıştı.

 

“İşte Ekim 2012’de meclisten geçirilen tezkere ile Türk askerinin hem Suriye yönetimine ve hem de Suriye’nin kuzeyinde (Rojava) özerk yönetim kuran Kürtlere karşı kullanılmasının önü açılıyordu. 2 yılda bir uzatılan tezkere gerçekten ulusal güvenliğe ve bu ülkede yaşayan halkların çıkarına mı hizmet ediyor? Bırakalım ulusal güvenliği sağlamayı, Erdoğan iktidarının müdahale politikaları ülkeyi bölgenin birçok noktasındaki çatışmaların ve emperyalistler arasındaki egemenlik mücadelesinin ortasına sürükleyerek yeni tehditlerle yüz yüze bıraktı.

 

“İnsanlık dışı uygulamaları ve katliamları ile sık sık gündeme gelen El Kaide’ci, cihatçı çetelerle işbirliği politikasındaki ısrar nedeniyle bu çeteler bugün de ülke ve bölge için büyük bir tehdit olmayı sürdürüyor. Kürt sorununun çözümü adına uygulanan şiddet politikaları ve bunun bir devamı olarak Kürtlerin sınırların ötesindeki kazanımlarının da bir tehdit olarak görülmesi nedeniyle Suriye ve Irak’a yayılan çatışmalar sorunu büyütmekten ve çözümsüzlüğü Türk ve Kürt halklarının birlikte yaşamını da tahrip eder bir şekilde derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor.”

Erdoğan’ın bu barış, demokrasi, insan hakları ve özgürlük düşmanı tutumuna karşı uluslararası tepki de giderek büyümekte… Bunun en son göstergesi Avrupa Komisyonu’nun üç gün önce açıklanan ve “demokratik gerilemenin ve başkanlık sisteminin yapısal eksikliklerinin devam ettiği”ni vurgulayan Haziran 2020-Haziran 2021 dönemine ilişkin Türkiye Raporu oldu.

Ancak daha önceki yazılarımda da tekrar tekrar vurguladığım gibi, ülkemizdeki tüm insan hakları ihlallerine, Suriye, Irak, Libya, Kıbrıs, Ermenistan topraklarındaki ve Akdeniz’deki saldırgan operasyonlara rağmen, ne Avrupa Birliği’nin ne de Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa Konseyi ve NATO’nun Ankara rejimine karşı ciddi bir yaptırım uygulamasını beklemek hayal olur.

Bu hafta Brüksel’de yapılan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda ve Avrupa Birliği Liderler Zirvesi’nde Ankara rejiminin anti-demokratik uygulamalarının ve dışa yönelik saldırılarının sözü dahi edilmedi. Hem de, Erdoğan’ın Osman Kavala’nın özgürlüğü için çağrı yapan 10 büyükelçiyi kapı dışarı etme tehdidi savurmasına rağmen…

Bundan cesaret alan Erdoğan dün bir cüretkâr adım daha atarak Osman Kavala'nın tahliye edilmesi çağrısında bulunan 10 büyükelçi için "Talimatı Dışişleri Bakanımıza verdim, bu 10 büyükelçi bir an önce istenmeyen adam ilan edilecek. Bunlar Türkiye'yi tanıyacak, anlayacak, bilecekler. Türkiye'yi bilmedikleri, anlamadıkları gün burayı terkedecekler" dedi.

AB’nin vurdumduymazlığın ardında sadece “ağır abi” ülkelerin, ne türden rejimle yönetilmekte olursa olsun, Türkiye ile ekonomik, ticari, stratejik ve turistik ilişkileri gözden çıkaramaması, Erdoğan’ın başı sıkıştıkça “Üstüme gelmeyin, yoksa mültecilere AB’nin kapılarını açarım” tehdidini savurması yok… Son dönemde Avrupa Birliği’nin kendi içinde de AB Müktesebatı’na açıkça meydan okuyan Tayyip türü liderlerin yönetimindeki üye devlet sayısının üçe çıkmış olması gerçeği de yer alıyor.

Bu üç ülkeden halen AB dönem başkanı olan Slovenya’nın başbakanı Janez Jansa, önceki hafta bir Avrupa Parlamentosu heyetinin "basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü" konusundaki endişeleri incelemek üzere Slovenya'yı ziyareti üzerine, kendisinin Avrupa Birliği Dönem Başkanı olduğunu da hiçe sayarak, Avrupa Parlamentosu’na karşı açıkça saldırıya geçmişti.

Twitter’daki hesabında, AP milletvekillerinin George Soros'la birlikte bir fotoğrafını "Soros'un Avrupa Parlamentosu'ndaki bilinen 226 kuklasından 13'ü" altyazısıyla yayınlayan Jansa, bu tavrını eleştiren AB Konseyi Başkanı Charles Michel, Avrupa Parlamentosu Başkanı David Sassoli ve Hollanda Başbakanı Mark Rutte’ye de "Slovenya sömürge değildir” diyerek meydan okumakta gecikmemişti.

Bu hafta AB yönetimine kafa tutma sırası Polonya başbakanı Mateusz Morawiecki’de idi…

Polonya Anayasa Mahkemesi’nin, AB yasalarının Polonya anayasasından üstün olamayacağı şeklinde karar alması üzerine Brüksel’de kıyamet kopmuş, bu karara Avrupa Parlamentosu Başkanı David Sassoli, "Avrupa hukukunun önceliği sorgulanamaz. Bunu sorguya çekmek, birliğimizin kurucu ilkelerinden birine saldırmaktır" diye tepki göstermişti.

21-22 Ekim’de Brüksel’de yapılan zirve toplantısında AB Komisyonu Polonya adaletinin kararına karşı bu ülkeye verilecek teşvik fonlarının dondurulması önerisini getirdi. Ancak Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki mensubu bulunduğu iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi (PİS)’in Avrupa Komisyonu’nun “şantajı”na asla boyun eğmeyeceğini söyleyerek Brüksel’e açıkça meydan okudu. Zirveye katılan liderlerin bu konuda bir görüş birliğine varamaması nedeniyle AB Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen geri adım atarak öneriyi askıya almak zorunda kaldı.

Brüksel’de AB ricaline meydan okuyan Polonya Başbakan Mateusz Morawiecki idi, ancak Polonya’da AB’yi rahatsız eden politikaları asıl belirleyen kişinin Hukuk ve Adalet Partisi (PİS) lideri Jaroslaw Kaczynski

Siyasal yaşama ikiz kardeşi Lech Kaczynski ile birlikte Solidarnosc saflarında katılmış olan Jaroslaw Kaczynski, bugün iktidarda olan PİS’i de onunla birlikte kurmuştu. 2010’da bir uçak kazasında ölen Lech Kaczynski 2005’den itibaren beş yıl cumhurbaşkanlığı görevinde bulunmuşken, Jaroslaw Kaczynski de 2006-2007 yılları arasında başbakanlık, bir yıldan beri başbakan yardımcılığı görevini üstlendiği gibi 2003 yılından bu yana 18 yıldır da iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi (PİS)’in genel başkanlığı görevinde bulunuyor.

Avrupa Birliği içinde tıpkı Polonya’daki Jaroslaw Kaczynski ve Slovenya’daki Janez Jansa gibi ülkesini Erdoğan türü baskı yöntemleriyle ve Avrupa müktesebatına meydan okuyarak yöneten üçüncü kişi Macaristan Başbakanı ve iktidardaki Fidesz Partisi’nin lideri Viktor Orban…

Muhalefete ve medyaya uyguladığı baskıların yanı sıra Viktor Orban’ı Tayyip Erdoğan’a yakın kılan bir başka özellik de, daha önce ayrıntılı şekilde yazdığım gibi, kendisinin sadece Avrupa Birliği içinde değil, Türkçe konuşan ülkeler topluluğu içinde de aynı derece aktif olması…

Türk ve Macar uluslarının Hun İmparatoru Atilla’nın torunları olduğu gerekçesiyle 2018 Eylül’ünde Türk Konseyi 6. Devlet Başkanları Zirvesi’ne katılmış, 1 Ocak 2019’da Türklerle soydaş olduğunu bilimsel olarak kanıtlamak amacıyla Peşte’de Macaristan Araştırma Enstitüsü’nü faaliyete geçirmişti.

Özetle, son on yılda güney ülkelerinden kaynaklanan göçün artması, ardından Korona salgınının vatandaşlarda çeşitli sosyal ve psikolojik sorunlar yaratması nedeniyle tüm AB üyesi ülkelerde Avrupa Müktesebatı’ndaki temel ilkeleri ve yükümlülükleri hiçe sayan bir aşırı sağ yükseliş yaşanıyor.

Haziran ayında Macaristan parlamentosunun LGBT karşıtı bir yasayı kabul etmesi üzerine 17 üye ülkenin liderlerinin Avrupa Birliği başkanlarına bir açık mektup göndererek LGBT karşıtı ayrımcılıkla mücadele çağrısında bulunmuş olması, 10 Orta Avrupa ülkesinin ise bu çağrıya katılmaması AB içindeki kutuplaşmayı daha da keskinleştirmiş bulunuyor.

Bu kutuplaşma sürecinde Avrupa Birliği üyesi 14 ülkeden 16 sağcı parti “federal bir blok” yerine “egemen üye devletlere dayalı bir birlik” çağrısı yaptığı gibi, Avrupa Parlamentosu içinde ikinci büyük siyasal grubu oluşturmak üzere seferber olmuş durumda… Bu hareketin başını Macaristan’dan Viktor Orban'ın Fidesz, Fransa’dan Marine Le Pen'in Ulusal Birlik, İtalya’dan Matteo Salvini'nin Lega, Polonya’dan Jaroslaw Kaczynski’nin Hukuk ve Adalet, Slovenya’dan Janez Jansa’nın Slovenya Demokrat partileri çekmekte…

Tüm bu gelişmeler dikkate alındığında, Türkiye’nin AKP-MHP diktasından kurtulması konusunda Avrupa Birliği’nden fazla bir şey beklememek gerek…

Türkiye insanı kendi makus talihini ancak ve ancak, normal olarak 2023’te, belki de sürpriz bir gelişmeyle önümüzdeki yıl yapılacak olan Parlamento ve Cumhurbaşkanı seçimlerinde kullanacağı oyla yenebilir.

Bu da, ancak ve ancak tüm muhalefet partilerinin HDP’nin mutlaka yer alacağı bir seçim ittifakı oluşturarak yine HDP’nin açıkladığı tutum belgesindeki hedeflerin gerçekleştirilmesi uğrunda birlikte mücadele vermesiyle mümkündür.

Bunun mümkün olup olmayacağının ilk işareti, Irak ve Suriye’ye yeni askeri operasyonlar öngören Tayyip tezkeresinin TBMM’de görüşülmesinin ardından her bir partinin, özellikle de CHP’nin ve İYİP’in kullanacakları oyların rengi olacaktır…

İslamcı faşizmin tahakkümünü yıkmak için, demokratik bir Türkiye’ye gidecek yolu sonuna dek açmak için ille de tezkereye Hayır!