Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişiminin ardından, özellikle Rusya’ya yakın bölgelerdeki ülkelerde NATO’ya girme yönünde güçlü bir eğilim belirdi ve o zamana kadar NATO ittifakına katılmamakta ısrar eden İsveç ve Finlandiya, Rusya korkusu nedeniyle NATO’ya girmek üzere başvuruda bulundu. 

Rusya, bu iki ülkenin başvurusuna tehditle cevap verdi. Fakat daha ilginci, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesine itiraz, bir NATO üyesi olan Türkiye’den geldi. Türkiye’nin ileri sürdüğüne göre, Finlandiya ve özellikle İsveç, Türkiye’ye karşı savaşan “terörist”lere siyasi sığınma hakkı vermekte, PKK ve YPG’yi destekleyen örgütlere yasal faaliyet hakkı tanımakta, bu eğilimdeki bireylerin parlamentoya seçilmelerine izin vermekte ve silah üreticisi bir ülke olan İsveç’in ürettiği silahlar “terörist”lerin elinde görünmekteydi. 

Türkiye, “fırsat bu fırsat”, bu iki ülkenin, sözü edilen tutumlarını değiştirmedikleri sürece NATO’ya alınmalarına karşı olduğunu bildirdi. Bu ülkeler tutumlarını değiştirmezlerse, Türkiye’nin veto hakkını kullanma ihtimali var. 

Türkiye’nin argümanlarını tek tek inceleyelim.

İsveç ve Finlandiya “Batı Demokrasisi” denilen rejimlerle yönetilmektedir uzun süreden beri. Bu rejimlerde, bireyler ve örgütler ya da kuruluşlar, silahlı eylemlere girişmedikleri sürece ifade ve örgütlenme özgürlüğüne sahiptir. Öyle ki, Soğuk Savaş’ın en yoğun olduğu dönemlerde bile, Sovyet kampına bağlı komünist partileri bu ülkelerde ifade ve örgütlenme özgürlüğüne sahip olmuş, yayın yapabilmiş, seçimlere girebilmiş ve kapatılmamıştır. Dolayısıyla “terörist”leri destekledikleri iddia edilen örgüt ve kuruluşların bu tür ülkelerde ifade ve örgütlenme özgürlüğüne sahip olmaları, bu eğilimdeki bireylerin seçme ve seçilme hakkına sahip olmaları kadar doğal bir şey olamaz. Keza, bu ülkeler, Cenevre Anlaşması gereğince siyasi sığınma hakkını tanımışlardır, dolayısıyla kendilerine sığınan siyasi sığınmacıları ülkelerinden çıkartmaları ya da kaçtıkları ülkelere iade etmeleri söz konusu olamaz. 

Anlaşılan, Türkiye, kendi ifade ve örgütlenme özgürlüğüne karşı alışkanlıklarını bu ülkelere empoze etmeye çalışmaktadır. 

Öte yandan, burada dikkat çekici bir çift standart söz konusudur. Şöyle ki, siyasi mültecilere siyasi sığınma hakkı ve söz konusu örgütlere ifade ve örgütlenme özgürlüğü, bu görüşteki bireylere seçme ve seçilme hakkını tanıyan sadece İsveç ve Finlandiya değildir. NATO’ya dâhil diğer ülkeler de aynı hakları tanımıştır. Bu durumda Türkiye, tutarlı olmak için, sadece İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya alınmamasını değil, bu ülkelerin de NATO’dan çıkartılmasını istemek durumundadır. Tabii o zaman NATO’da Türkiye’den başka ülke kalmayacağından, daha mantıki olan, Türkiye’nin NATO’dan çıkmasıdır. 

Silah meselesine gelecek olursak; Finlandiya’nın değil ama İsveç’in silah üreticisi ve satıcısı olduğu doğrudur. Ancak İsveç’in, ürettiği silahları YPG ya da PKK’ye sattığına ilişkin bir kanıt yoktur ortada. Bu silahların dolaylı yollardan bu örgütlerin eline geçiyor olabileceği iddia edilebilirse de, o zaman kendisi de silah üreten ve ticaretini yapan Türkiye’nin ürettiği silahların kimlerin eline geçtiği kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Kaldı ki, tek silah üreten ülke İsveç değildir. Başka NATO ülkeleri de silah üreticisidir. Yukarıda belirttiğim gibi, Türkiye’nin tutarlı olmak için, bu silah üreticisi ülkelerin de NATO’dan çıkmasını talep etmesi gerekir. 

Şu andaki durum, Türkiye açısından, “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” ya da “misafirin arsızı ev sahibini ağırlar” sözlerini hatırlatıyor.

İsveç ve Finlandiya Dışişleri Bakanlarının, sorunu görüşmek için Türkiye’ye gelme istekleri karşısında, Cumhurbaşkanı’nın “hiç yorulup gelmesinler” sözleri ise, Türkiye’deki iktidarın, “geleneksel konukseverlik” nezaketinden bile uzak olduğunu göstermiş bulunuyor.