Pandemi özellikle nüfusun ve çalışanların yoğun olduğu büyük illerde öylesine kontrolden çıktı ki, ilk kez bir AKP memuru gerçek soruna değinmek zorunda kaldı. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, Fatih Altaylı’ya  “İstanbullu hasta hasta işe gidiyor. Çünkü COVİD’den korkuyor ama işten atılmaktan daha çok korkuyor. Bu noktada bir sorun var" dedi.

Meselenin kilit noktası da o “sorun” zaten. Tam da bu nedenle kontrol altına alınması mümkün görünmüyor.

Vali Yerlikaya basbayağı cesaret örneği sergileyerek, beklenmedik açıklamalarına şunları da ekliyor:  “Bu toplu ulaşımı rahatlatamazsak bu salgını kesemeyiz. Bunu da taşıt sayısını arttırarak yapamayız. Metrobüs zaten limitte. 17 saniyede bir otobüs geçiyor. Bunu daha da kısa süreye indiremeyiz. Diğer hatlarda da sefer sayısını arttırsak bu kez de durak yoğunluğu sorun olarak karşımıza çıkıyor. Vatandaşa durakta bekleme diyemeyiz.”

Hastaların yüzde 40’ının İstanbul’da olmasının nedeni daha iyi nasıl anlatılabilir ki… 

Zaten “durakta bekleme” değil, hiç olmazsa bir ay çalışırken kazandığın parayı sana “seni uçurmayı vaat eden Başkan’ın verecek, evinde otur”dur, denmesi gereken.

Yalnız İstanbul değil ki, İzmir, Bursa, Ankara, Adana gibi pek çok ilde durum aynı.

Ekim ayından itibaren yeni bir dalga bekleniyordu. Üstelik grip mevsiminin de başlaması nedeniyle vakaların ağırlaşacağı, risk gruplarına zatürre aşısı yapılması gerektiği de biliniyordu.

Uzmanlara göre  20 milyonun üstündeki riskli grubun varlığına rağmen Sağlık Bakanlığ’nın  grip aşısı alımını 1,5 milyonla sınırlaması tek bir şeyle izah edilebilir: Para yok, demeyeceğim; parayı aktarmayı seçtikleri odaklar savaş ve yerli- yabancı müteahhitler.

 “Esnek mesai” ile sağlık çalışanlarının emeklilik, istifa ve izinlerinin yasaklanmasının nedenleri farklı değil.  

Pandeminin kasırga gibi gelmesi değil bu kararın tek nedeni. Özel hastanelerde pandemi bölümleri açılınca hekim ve diğer sağlık çalışanlarına olan ihtiyaç arttı. Atama bekleyen sağlık çalışanlarını işe almak yerine ellerinin altındakileri ölümüne çalıştırmayı seçiyorlar.

Oysa  Türkiye’de 1,5 milyon sağlık çalışanı varken, nüfusu bize yakın Almanya’da bunun 4 katına denk geliyor, sağlık çalışanı sayısı.

Bir başka sayı vereyim; pandeminin ilk patladığı yer olan ve en bilinmezle dolu mücadele döneminde Çin’de virüse yakalanan sağlık çalışanı sayısı  3 bin civarındayken, Türkiye’de -güncel olmayan sayıya göre- 40 binin üstünde.  Ve neredeyse hemen her gün bir sağlık çalışanı hayatını kaybediyor.

Ama 2021 bütçesinde pandemiye dair ayrı bir başlık yer almadığı gibi,  salgınla mücadelede (örneğin aşı v.b) en önemli kalem olan koruyucu sağlık hizmetlerine sadece 19 milyar 48 milyon 950 bin TL ayrılmış. Tedavi edici sağlık hizmetlerine ise 54 milyar 633 milyonluk bütçe ayrılması oldukça ilginç. İnsanın aklına “müşteri garantili şehir hastaneleri” gelmez mi, bu durumda?

İktisatçı Mustafa Sönmez’in Twitter’den paylaştığı şu hesaplama, koruyucu sağlık hizmetleri bütçesi sınırlı tutulurken, en büyük payın neden tedavi hizmetlerine ayrıldığını açıklamıyor mu?

 “Şehir hastanesi denen soygun çarkına 8 ayda 3.2 milyar TL kira , 2 milyar TL hizmet bedeli ödendi. 5.2 milyar TL 11 hastane 16 bin yatak için. Sadece kira için ödenen parayla 6 tane 1000 yataklı hastane yapılabilirdi.”

Verdiği kararların yurttaşlarda yarattığı hoşnutsuzluğu  hiç umursamayan bir iktidarla yönetiliyor olmak yeterince kaygı yaratıcıyken   bütçenin önemli bir kısmının benzer yatırımlara ayrılması ikincil kalıyor tabii.  

Sözcü gazetesi Yazarı Çiğdem Toker 2021 bütçesinde de şehir hastaneleri, köprü, tünel gibi KÖİ garantili projeler için 31 milyar TL kaynak ayrıldığını yazdı. Hasta garantili, geçiş garantili, uçuş garantili! 

Anadolu Ajansı ise 10 Ekim’de geçtiği bir haberde savunma ve güvenlik kurumlarına 138 milyarlık ödenek tahsis edildiğini duyurdu. Ödenek miktarındaki artış yüzde 15,7.

Bütçede gelir ve özel tüketim vergileri gelirlerinde öngördükleri artış ise yüzde 21 oranında. Yani bizden almayı planladıkları yeni vergilerin oranı.

Ekmeğin askıya çıktığı, gelir dağılımı adaletsizliğinde OECD ülkeleri içinde Şili ve Meksika’dan sonra en kötü durumda olan ülkede vergiyi yine ‘alttakilere” yüklemişler.

En yoksul yüzde 40’lik kesime toplam gelirden düşen payın sadece yüzde 16,7 olduğu bu ülkede. Daha az yoksul ve yoksullaşmakta olanlardan bahsetmiyorum bile.

Tıp otoriteleri virüse yakalanmanın  bağışıklık yaratmadığını söyledi. Ama Türkiye başkanlık makamı, açlık, yoksulluk ve adaletsizliğe karşı bağışıklık oluşturmakta kararlı. Peki “sürü” de oluşturabilecekler mi?