Uz laş tı ra maz sı nız!



Artı Gerçek

Erkek egemen sistemin şeri hükümlerle de uzlaşmamızı istediği yeni bir mücadele sahası açıldı önümüzde.


Ayşe Tuba Arslan boşandığı adam tarafından öldürüldü. 

Bu cümle doğru ama tüm gerçeği ifade etmiyor, Ayşe Tuba Arslan kolektif bir cinayetin kurbanı. 

Evliliği boyunca ve boşandıktan sonra da aylarca her tür fiziksel, cinsel ve sözel saldırıya uğrayan Arslan, tam 23 kez suç duyurusunda bulunuyor. Bir kaç kez uzaklaştırma verilen boşandığı adam, bu kararları da tanımayarak evine zorla girip tecavüz etmekten, kezzap atma tehdidine kadar her tür zulme kesintisiz devam ediyor.  

“Senle mi uğraşacağız” diyen güvenlik makamları ve adalet mekanizmalarının verdiği nihai karar, defalarca şiddet görmüş ve ölümle tehdit edilen kadını Uzlaştırma Komisyonu’na havale etmek oluyor. Uzlaşmayı reddeden Arslan 5 Temmuz 2019’da Eskişehir 2. Aile Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda “Ölümüm gerçekleşince mi yardım edeceksiniz” diye feryat ettiği halde ölüme terk ediliyor.

Ayşe Tuba Arslan örneğinin en vahim yanı, bürokrasinin, emniyetin, yargının, iktidar ve kadrolarının zihniyet ortaklığı. Diğerleri ise bir dizi görevi ihmal, yasaları çiğneme ve suça ortak olma.

Tek tek sayalım:

1-Bakanlık “uzlaştırma” talimatı vererek, Türkiye’nin altına imza attığı ve kendi yasalarının üstünde olduğunu kabul ettiği İstanbul Sözleşmesi’nin 48. maddesini çiğnemiş,  

2-Emniyet güçleri 6284 sayılı kanuna aykırı davranmış,

3- Ayşe Tuba Arslan’ın boşandığı adam haneye tecavüz, cinsel şiddet ve yaralama gibi ağır suçları işlemesine rağmen hiçbiri hakkında soruşturma bile açılmamış,

4- Hakkında uzaklaştırma kararı olan birine, bu kararı çiğnemesi halinde yasalar gereği zorlayıcı hapis cezası verilmesi gerekirken verilmemiş, aynı suçları işlemeye devam etmiş,

5-Ayşe Tuba Arslan ölüm tehdidi altında olmasına rağmen koruma verilmemiş. Böyle bir olayda kadının koruma istemesi beklenmez.

6- Ayşe Tuba Arslan’a aylar yıllar boyunca fiziksel, cinsel ve psikolojik işkence yapan adamla ilgili eziyet suçunu düzenleyen TCK’nın 96’ncı maddesi de uygulanmamış.

Uygulansaydı Arslan şimdi hayatta olacaktı. https://www.artigercek.com/yazarlar/incihekimoglu/cinskiriminin-kor-noktasi-tck-96

Ve sonunda Arslan, uzlaşması istenen adam Yalçın Özalpay tarafından öldürülüyor. Kadının boşanıp kendi hayatını kurmasına karşı seferber olan iktidar ile kadının ayrılmak istemesini hükümranlığına karşı ‘hadsiz bir isyan’ olarak gören erkekler arasındaki sıkı bağ tesadüf değil. İzdüşüm demek daha doğrusu. 

Ayşe Tuba Arslan ve yüzde binlerle ifade edilen kadın katliamı tam da bu erkek egemen sistemin sonucu.

Bağıra bağıra gelen cinayeti önlemedikleri gibi, katiller de sınırsız bir erkek takdiri ile yargılanıyor. Şule Çet davasında olduğu gibi.

Sanıklardan Çağatay Aksu nitelikli cinayet, tecavüz ve alıkoymadan müebbet ve 12 yıl 6 ay, Berk Akand ise yardım etmekten 18 yıl 9 ay hapis cezası aldı. Duruşma boyunca en ufak bir pişmanlık göstermek bir yana “kızınıza sahip çıksaydınız” diye aileye saldıran, Şule’yi suçlayan ifadelerine rağmen yüce yargı Aksu’nun halinin “iyi” olduğuna hükmetmiş! 

Diğer sanık Berk Akand’a ise Aksu’ya müebbet hapis verilmesine neden olan tecavüz ve öldürme dahil bütün suçlara katıldığı, ortak fail olduğu halde yardım etmekten ceza veriliyor. 

Bu çelişkiyi anlamak mümkün değil. O zaman da cinayet gecesi Pınar Turgut’la Berk Akand arasındaki mesajlaşmalar, bu mesajların silinmesi, Pınar Turgut’un mahkemede verdiği yalan ifade akla geliyor. Çünkü Pınar, savunma sanayinin en önemli şirketlerinden Pegasus Savunma Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin sahibi Turgut ailesinin kızı ve şirketin yöneticilerinden. 

Aslında kadın örgütleri Şule Çet davasına sahip çıkmasaydı, toplumsal baskı oluşmasaydı sanıkların bu cezayı almaları bile zordu. 

Ama kadınların mücadele alanları bununla sınırlı değil. Erkek egemen sistemin şimdi şeri hükümlerle de uzlaşmamızı istediği yeni bir mücadele sahası açıldı önümüzde.

Ne diyor, AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: “İslam bize değil, biz İslama uyacağız. Bir Müslüman, dinini hayatın şartlarına göre değil, hayatını inancının esaslarına göre uyarlamakla mükelleftir.”

Bu sözlerle Anayasa’nın pek çok maddesi gibi “laiklik” ilkesinin de alenen askıya alındığı ilan edilmiş oldu. Sıra toplumda özellikle kadınlarda, şeriata uygun yaşam için rıza üretmeye geldi. O zaman anaokullarından başlayıp ‘ağacı yaşken eğitmek' lazım…

Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanet işbirliği ile anaokullarındaki bebeklerden başlayarak kocaya itaati, 12 yaşında evlendirilmeyi, tecavüzcüye boyun eğmeyi, imam nikahını, yasal haklarından vazgeçmeyi doğal, meşru, geçerli kabul edecek nesiller yetiştirmek için yeni yasalar, yönetmelikler çıkarıyorlar.

Hedef, Hannah Arendt’in savındaki gibi “düşünce yoksunu, fikirsiz” nesillerle kötülüğü toplumun kılcal damarlarına kadar enjekte etmek.