Ülkeyi derin bir iktisadi ve siyasi krize sokan iktidarın kendisi de ciddi bir kriz içinde. Seçim sath-ı mailine girilmişken, iktidar kendi krizini aşmak veya en azından görünmez kılmak için muhalefete yönelik baskıyı artırıyor. 

Tam da böylesi bir süreçte, Tayyip Erdoğan karşısında aday gösterilmesi halinde kazanacağı söylenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da Karadeniz seferine çıktı ve yandaş gazetecilerle çektirdiği fotoğrafla, bunu eleştirenlere yönelik tepkisiyle kendi krizini yarattı. Peki İmamoğlu bu krizi neden ve nasıl yarattı?

Dün Selahattin Demirtaş’ın “aydınlara” gönderdiği mektubu konuştuğumuz felsefeci Prof.Dr. Nilgün Toker’le söyleşimizin ikinci bölümüne buyrunuz…

CHP'nin Maltepe mitinginin kurgulanışını, oradaki forum biçimini izleyince ne düşündünüz?

“Milletin Sesi” mitingi bana bir yurttaş itirazını görünür kılma ve bu itirazları temsil etme iddiasının sahnelenişi olarak göründü. “Kapitalizme değil ama kapitalizmin yıkıcı haline, neo-liberalizme karşıyım, eşitlik ve değerler siyasetini hep beraber yükseltelim” diyen bir birleştirici siyasal aktör kendini takdim etti. Nasıl sorusuna -kamucu bir ekonomi iması dışında- yanıt vermese de adalet arayışına çağıran bir söylemin “we can do it!” heyecanıyla bir meydanda dile gelişini görmek, insana sanki siyasal alan açılmaya ve yurttaşlar arası bir müzakere ortamı doğmaya çalışıyor duygusu veriyor. Bir yanılsama içinde olmadığımızı, bu çabanın ısrarında göreceğiz.

Başını Millet İttifakı’nın çektiği, iktidar karşısında konumlanan muhalefetin ana bloğu adaleti kendilerinin tesis edeceğini söylüyor. Fakat geçtiğimiz günlerde Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz seferi sırasında Ertuğrul Özkök, Nagehan Alçı gibi isimlerle çektirdiği fotoğraf belli kesimlerde ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Dahası İmamoğlu’nun tepkilere yanıt verme biçimi ise akla Tayyip Erdoğan tarzını getirdi. Sizce İmamoğlu’nunki bir “iletişim kazası” mıydı?

Bir kere o fotoğraf karesindeki herkesin üstünü çizerim. Orhan Pamuk’u bile buna benzer bir fotoğraf nedeniyle bir süredir okumak istemiyorum. Bazı figürlerin temsil ettiği şeyin aslında kötülüğün ta kendisi olduğunu düşünen büyük bir kitle var. Sağ-popülizm sadece iktidarda temsilini bulmuyor; bütün siyasetlere bulaşmış durumda. Fakat bu sadece bir popülizm değil, aynı zamanda muktedir olduğunu gösterme tarzı. İktidar olmak artık ortaklaşılabilir, paylaşılabilir bir ilkeye dayanmak değil, kendiyle özel, hatta öznel davranış kodlarıyla hareket etmeyi bir muktedirlik tarzı olarak icra etmektir. Tayyip Erdoğan da öyle davranıyor. Trump da böyleydi. Felsefi olarak bakıldığında tümüyle özel, yani tikel ilgileriyle, eylemleri onlarla belirlenmiş insanlar bunlar. O yüzden diktatoryal yapılar ortaya çıkıyor. Türkiye’deki yeni sistemin diktatoryal yapısı da bundan geliyor. 

İMAMOĞLU, TIPKI ERDOĞAN GİBİ BİR MUKTEDİRLİK GÖSTERİSİ YAPTI

O yüzden mi Erdoğan’ın karşısında aday olacak ismin siyasal programından ziyade kişiliği bu kadar belirleyici hale geliyor? İktidar meselesi bu nedenle mi birkaç “yetenekli” kişinin birbirini yenip yenmeyeceği meselesine indirgeniyor?

Kesinlikle! Siyasetin bu kadar şahsileşmiş olmasının kendisi de çok büyük bir krize işaret ediyor. Siyaset, artık ortaklık tesis edilen alandan dışlanıp birkaç kişi arasındaki rekabete dönüşüyor. Dolayısıyla siyasetçi, adalet arayışının kendisinde ifade edildiği figür olmaktan çıkarılıp biat edilen “kendinden kudretli” haline dönüştürülüyor. İmamoğlu da ‘kendinden kudretlilerden’ biri olarak bu zamanının bir figürü. Son “hatayı” tam da bundan dolayı yaptı. Çünkü kendi ilgileriyle davranırken kitlesiyle ters düşeceğini düşünemediği anlaşılıyor. Tayyip Erdoğan da böyle “hatalar” yapıyor ve ama birkaç gün sonra başka bir şey söyleyip onu toparlıyor. Tuhaf olan, bu hatalarının yapısal mesele olarak görülmeyişi. 

Neden?

Çünkü kudret kadar hata da şahsi görülüyor. “İnsandır, hata yapar” deyip geçiyoruz. Oysa mesele yapısaldır, çünkü yönetme tarzıyla ilgilidir. Imamoğlu’nun veya danışmanının söz konusu fotoğrafa yönelik tepkilere yanıtı da bunu ortaya koyuyor. Hadi fotoğraf bir hataydı diyelim, peki eleştirileri “üç-beş yüz kişinin tepkisi” diye aşağılayıp insanlara parmak sallamak da mı hata? Hayır, bunlar hata değil, Erdoğan’ınki gibi bir yeni yönetme tarzı. Öte yandan İmamoğlu’nun fotoğrafının belli bir aydın, entelektüel, sanatçı kesimini rahatsız ettiği doğru; toplumu ise ne kadar ilgilendirdiğinden emin değilim. 

Fotoğraf karesinin kendisi de, Erdoğan’ın uçağında gazetecilerle çektirdiği fotoğrafları andırdığı için insanları rahatsız etmiş olabilir mi?

Olabilir ama İmamoğlu muktedir olduğunu ancak bu şekilde gösterebileceğini düşünüyor. Ona göre memleketin “büyük” gazetecilerini otobüsüne almak, etrafında toplamak, tıpkı Erdoğan’ınki gibi bir kudret gösterisi. O yüzden o fotoğraflar var. 

SİYASET ARTIK İLKESİZ BİR GÖSTERİ SANATI

Bu Türkiye siyasetine has bir prototip mi?

Dünyanın bütün diktatoryal liderleri bunu yapıyor. Putin de ava giderken, spor yaparken topluyor gazetecileri ve kendisini seyrettiriyor, alkışlatıyor. Bu, normalde gazeteciden beklenen işlevin nasıl ortadan kaldırılıp şahsileştirildiğini de gösteriyor. “Ben yanımda dolaştırabildiğim embedded, iliştirilmiş gazeteciler yaratabilecek kudretteyim” diyorsunuz aslında. “Bunlar benim yanıma gelmek, benim tarafımdan akredite olmak için can atıyorlar” mesajı veriyorsunuz. Siyaset artık bir gösteri sanatı. Gösteriye davet edilenlerin seçimi, balonun sahibinin gücünü gösterir. Cumhuriyetin ilk zamanlarında kasabanın balosu olurdu ve davet edilen, davet edene müteşekkirdi. İmamoğlu’nun sergisi… Bak dilim sürçtü ama iyi ki sürçtü. Otobüsüne Ertuğrul Özkök’ü, Negehan Alçı’yı vs, alması İmamoğlu’na bir iktidar gösterisi yapma fırsatı verdiği gibi, Özkök ve Alçı gibi isimlerin de kendilerini davet edilmeyenlerden ayrıştırarak yeni bir iktidar alanı oluşturmalarına yol açıyor. Böylesi iktidar olma tarzı sadece popülizmle açıklanamaz. Bu aynı zamanda siyasetin bir gösteri sanatı olarak icra edilmesidir. Ama ilkesiz bir gösteriden söz ediyoruz. 

Bu arada başta Dostoyevski olmak üzere Rus klasik romanlarında da balolara kimlerin davet edilip edilmediği hep bir mesele olarak işleniyor…

Evet evet, modern romanlar kasaba balolarına kimlerin davet edilip edilmediği meselesini çok sık konu edinir. Dostoyevski gibi, bizde de cumhuriyetin ilk yıllarındaki romanlarda bu mesele ele alınır.  Balo sahibinin kimleri davet edip etmediği bir hatayla değil, onun önüne koyduğu hedefle belirlenir.  Fakat tartışmamız gereken şey kimlerin baloya davet edilip edilmediğinden önce, balonun neden yapıldığıdır. Özkök ve Alçı kadar, Imamoğlu’nun bu gösterisini de tartışmalıyız. 

Neden?

Muktedir balo düzenler, davetlileri belirleme kudretini gösterir, halk bunu seyreder, gazeteler de baloda olup bitenleri haber yapar. Sonuçta Özkök ve Alçı’nın davet edilmesine yönelik tepki de bu şekilde oldu. Ama kimse bu balonun niye yapıldığını tartışmıyor. Kimse “gazeteci götürme” fiilini tartışmıyor. Gazeteci dediğin kişi habere kendi başına gider, İmamoğlu veya bir başkası onu götürmez. 

DEMİRTAŞ MÜŞTEREĞE, İMAMOĞLU GÖSTERİSİNE ÇAĞIRIYOR

Söyleşimizin önceki bölümünde Selahattin Demirtaş’ın “aydınlara” gönderdiği mektubu konuşmuştuk. Demirtaş’ın da sadece belirlenmiş kişilere mektup göndermiş olması sıkıntılı görünmüyor mu?

Hayır, Demirtaş kimseyi kendi otobüsüne davet etmiyor. Daha da önemlisi, “benim muktedirliğime tanık olmaya gelin, beni seyredin” demiyor, “gelin birlikte düşünelim”, “demokrasi mücadelesinde yol gösterin”, “başka bir dünyanın ne olduğunu ve nasıl mümkün olduğunu anlatmamız için sizin analizlerinize, fikirlerinize ihtiyacımız var” diyor. Dolayısıyla Demirtaş’ın belirlenmiş isimlere mektup göndermesiyle İmamoğlu’nun gösterisi arasında çok radikal bir fark var. Demirtaş müştereğe, İmamoğlu ise gösterisine çağırıyor. 

Evet ama bu çağrıyı belli sayıda insana mektup yollayarak yapması da eleştiri konusu oldu…

Demirtaş’ın o mektubu bana gelmemiş olduğu halde kendimi de o mektubun muhatabı olarak görüyorum. Sonuçta bu alanın da bilinenleri ve bilinmezleri olduğu için, Demirtaş’ın herkesin adını bilmesini de bekleyemezsiniz. Muhtemelen danıştığı insanlara “bu mektubu kimler almaya hazır” diye sordu ve mektubu göndereceği isimleri belirleme sürecine böyle bir soru eşlik etti. Nitekim söz konusu mektubun gönderildiği insanlar içinde epey Barış Akademisyeni olduğunu duydum. Çünkü Barış Akademisyenleri mektubun işaret ettiği sorumluluğu daha önce üstlendi ve bunun bedelini de ödedi, ödüyor. 

Kemal Kılıçdaroğlu ve Canan Kaftancıoğlu’nun ise kendilerinden ziyade siyasi hedeflerini öne çıkardıklarını ve dolayısıyla az önce bahsettiğiniz kendine kudret atfeden siyasi aktörlerden ayrıştıklarını söylemek mümkün mü?

Tabii, tam da bu nedenle aynı siyasal ortamın birbirinden farklı siyasi figürleri ortaya çıkardığını söylemek gerekiyor. Kılıçdaroğlu’nun birçok fikrine ve siyaseten temsil ettiklerine katılmayabiliriz ama özellikle son üç-dört yıldır, muktedir olduğunu göstermeye çabalayan figürlerden farklı olarak daha müşterekçi bir hatta ilerlediğini görüyoruz. Kaftancıoğlu da belli bir ortaklığa çağıran siyasi figürlerden biri. Dolayısıyla “gelin benim kudretime tanıklık edin” demeyen, ancak belli bir ortaklık tesis edilirse, toplumsal düzlemde bir ortaklık sağlandığında başka türlü bir Türkiye’nin mümkün kılınabileceğini söyleyen siyasi figürler var. Hatta enteresan bir şekilde Meral Akşener bile bu ortaklık arayışını yıkmamaya çalışarak dahil oluyor. Kılıçdaroğlu’nun ortaklık arayışına gösterdiği özenin onu popülizme düşürdüğü, ilkesiz gibi gösterdiği anlar olmuyor değil. Ama zaten ortada toplumsal ortaklığı sağlayacak, netleşmiş ilkeler de yok. Ortada dolaşan, dillendirilen ilkelerin çoğu ise genel, soyut, muğlak. Buna rağmen bahsettiğimiz figürlerin ortaklık çabası, onları kendileri için siyaset yapanlardan, kendileri için iktidar koltuğunu hedefleyenlerden, toplumu kendi kudretlerinin seyircisi kılmaya çalışanlardan ayırıyor.

İMAMOĞLU’NUN KURDUĞU DENGE ZATEN PAMUK İPLİĞİNE BAĞLIYDI

Ama bahsettiğiniz türden bir ortaklık arayışı içindeki siyasal figürlerin liderleşemediği veya toplum nazarında “yapabilir” imajı yaratamadığı da söylenemez mi?

Hayır, Demirtaş veya Kılıçdaroğlu için bunu söyleyemezsiniz örneğin. Canan Kaftancıoğlu da başından beri hem ortaklık çabası hem de “yapabilirim” iradesi gösteriyor. Ortaklık çabasıyla “yapabilirim” iradesi bir araya geldiğinde, topluma “yapabiliriz” mesajını vermek daha mümkün hale geliyor. “Yapabilirim” iradeniz ortaklaşma çabasınızla buluştuğunda, tahakkümcülükten uzaklaşırsınız. Bu çok kıymetli bir şey. Çünkü Türkiye’yi bu yıkıcı yönetimden kurtarmak, mevcut yıkımın altından çıkarmak isteyenlerin başka bir yolu da yok. 

Fakat İmamoğlu’nu popüler kılan tam da Kaftancıoğlu veya Kılıçdaroğlu gibi hareket etmemesi değil mi?

Handikap o. Çünkü toplumun da müşterekçi siyasi figürlerden ziyade “gösteri siyasetine” meyyal aktörlere yöneldiğini Erdoğan’dan da biliyoruz. Kılıçdaroğlu ve Kaftancıoğlu ortaklaştırıcı bir siyasete yöneldikleri halde, “seçilebilirler mi” sorusuna “hayır” deniyor. 

Canan Kaftancıoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olarak hiç dillendirilmemesi de tuhaf değil mi?

Çünkü Kaftancıoğlu sol bir karaktere sahip ve Türkiye’de seçilebilmek için bu karakterinizi göstermemeniz beklenir. Öte yandan şu anda hem toplumu dönüştürüp hem de seçimi kazanmak gibi bir koşul yok. O yüzden mevcut toplumsal örüntülerle kazanma stratejisi izleniyor. Bu her iki denge İmamoğlu’nda tutulmaya çalışılıyordu. İmamoğlu hem “birlikte yapabilirizci” bir profil çizerken hem de Erdoğanvari bir “kudreti” temsil ediyor ve bu dengeyi koruyordu. Bu denge toplum tarafından da iyi onay alıyordu. Ama İmamoğlu kendi stratejik dengesini bozdu. 

Bu denge tekrar sağlanabilir mi?

O dengeye İmamoğlu’nu çağıracaklar ama iş işten geçti mi, emin değilim. Fakat onun alternatifi olarak İmamoğlu figürüne hiç benzemeyen, ne “yapabiliriz” diyen ne de kendi eylemlerini gösteri sanatı gibi sunan Mansur Yavaş görünüyor. O da “ben yapabiliyorum ve görüyorsunuz” diyen, kendi eylemlerini de gösteri sanatı olarak sunmuyormuş gibi yapan, evet “mış gibi” yapan bir figür. Kendisini silikleştiriyormuş gibi yapıyor ama o da kudretini dillendirmeyip eylemlerinde göstermeye yöneliyor. İmamoğlu’nun kurduğu denge zaten pamuk ipliğine bağlıydı ve sonucu gördük. Ama Kılıçdaroğlu’nun bile her an “yapabiliriz” iradesinden “ben yaparım” hattına kayma riski var. Bunun tek nedeni kişilerin kendisi de değil, toplumun kendisi.

KULLANILMAYAN HAK YOKTUR

Yani toplum mu siyasi aktörleri egosantrizme itiyor?

Toplum beklenti içinde olduğu siyasi figürlere bir tür kutsiyet atfediyor, evet. Çünkü bunu yapmazsa, karşısındakinin onun hayatını değiştirebilme gücüne sahip olduğuna da inanmıyor. Tuhaf ama böyle. Ama bu da siyasi figürlerde güç zehirlenmesine neden oluyor. Bu bir karakter bozulmasından değil, gücün sınırsızlığıyla ve elde edilikçe daha fazlasının istenmeye başlanmasıyla ilgili. Bu tür yönetme biçimi zalimi daha zalim kılıyor, güç arttıkça onu göstermenin bir yolu olarak zulüm de artırılıyor. 

Peki bunu engellemenin yolu nedir?

Demokrasilerde bunu kurumlar engeller ama artık denge-denetleme işlevi görebilecek kurumlar da yok. Çünkü devlet ve iktidar kendisi dışında bir muktedirlik alanı bırakmamaya çalışıyor. Bu eğilime karşı çıkmak üzere yola koyulan aktörler de giderek muktedirleşiyor veya muktedir gibi davranıyor. Muktedirliğin sınırsız bir güç haline gelmesi tahakküm yaratır. Şimdi soruna dönelim, bu tahakkümü kim engeller? Böylesi durumlarda bildiğimiz tek engelleyici güç örgütlü toplumdur. İmamoğlu’nun otobüs fotoğrafına gösterilen tepkilere verdiği pervasızlık, CHP’nin görece örgütlü tabanı tarafından dizginlendi. Pervasızlık zaten güç zehirlenmesinin tezahürüdür. İmamoğlu’nun daha da pervasızlaşmasını engelleyen eleştirel kapasite tüm topluma yayıldığında, o zaman mevcut iktidar açısından da çanlar çalmaya başlar. O halde zalimin zulmünü sürdürmesine, onun güç zehirlenmesine, diktatörlüğe karşı yapılacak tek şey, yurttaşı güçlendirmek. 

Yurttaş nasıl güçlenecek?

Bu da büyük bir handikap. Yurttaşın gücü, kendi haklarını kullanma gücüne sahip olmasıdır. Evet ama yurttaşın kendi haklarını kullanma gücünü elinden almış bir iktidar varken, hak taşıyıcısı yurttaşlar ortada yokken yurttaş nasıl güçlenecek? Burada da tek çare, hak sahibi olduğunu düşünenlerin kendi haklarını icra etme yükümlülüğünü yerine getirmesi. Yurttaşlık soyut değil, somut bir şeydir. Eşit hak sahibi olmaktır. Hak sahibi olmak ise soyut değil, tıpkı adalette ve özgürlükte olduğu gibi, somut bir şeydir. O hakkı gerçekleştiriyorsan, yapabiliyorsan o hak vardır. Hak sahibi olduğunu göstermenin tek yolu, o hakkı icra etmektir. Ama bedelleriyle! Bu, yurttaşlık iradesini iktidarın elinden kurtarıp almaktır. Hakları savunmaktan değil, kullanmaktan, sadece kendi hakkını kullanmaktan değil, başkalarının haklarına da sahip çıkmaktan bahsediyorum. Haklarımızı kullandığımızda ancak o haklar vardır. İnsanlara habire cumhurbaşkanına hakaretten ceza verilmesi, cumhurbaşkanına hakaret etmelerinden ziyade, yurttaşların düşüncelerini ifade etme haklarını kullanmasındandır. Cezalandırılan şey hakaret değil, bir hakkın kullanılmasıdır. Gezi davasında bu kadar ağır cezaların verilme nedeni de budur. Çünkü yurttaş orada “Gezi Parkı benimdir, onun kaderine ben karar veririm, bu hakka sahibim” demişti. Cezalandırılan işte bu iradedir. Cezalandırılan, yurttaşın haysiyetini korumaya çalışması, iktidarla haysiyet kavgasına girişmesidir. Ama bu olmak zorunda. Çünkü kullanılmayan bir hak aslında yoktur.