Barış Pınarı Harekâtı’nın tamamen bitmesinden sonra iktidar, Libya’daki iç savaşın cihatçı tarafı ile imzaladığı bazı sözleşmelere dayanarak Libya’ya asker göndermekten söz etmeye başladı.

Doğu Akdeniz’de sadece Libya’nın, bu geleceği belirsiz cihatçı yönetimi ile yapılan, kimsenin meşru saymadığı münhasır ekonomik bölge anlaşmaları ile doğal gaz beklentilerine dayalı, ama aslında iç tribünlere yönelik süreci ilgiyle izlemeye başladık.

Türkiye nere, Libya nere demeyin.

Ülkeyi yönetenler, Emperyalizme karşı mücadele derken sağa sola asker gönderen, üs kuran ya da bunlara heves eden ve yedi düvele kafa tutmaya niyetlenen bir -şimdi alt emperyalist diyerek sonu belirsiz bir teorik tartışmaya neden olmayalım!- fütuhatçı devletmişiz gibi davranıyor.

Ülkeyi yönetenler bunu ulusal haklarımızı korumak adına yaptıklarını ileri sürüyorlar.

İlaveten, İslam dayanışması ya da mazlum ve mağdur ülkelerin hamisi rolüne soyunmuş bir ülke olarak, bu ülkelerin temsilcisi, onların sözcüsü olduklarını söylüyorlar.

Doğu Akdeniz’deki doğal gaz yataklarının kardeşçe paylaşılmasını talep ediyorlar.

Görünüşte böyle düşünüyorlar ama bunu, Libya’da bile meşru olmayan, geleceği belirsiz bir yönetimle imzaladıkları, uluslararası meşruiyeti bulunmayan bir anlaşmaya dayanarak ve Doğu Akdeniz’in bütün diğer ülkelerini karşılarına alarak yapmak istiyorlar. 

Bakın durum şu:

ANKARA BÜTÜN DOĞU AKDENİZ ÜLKELERİNİ KARŞISINA ALDI

Türkiye, başta Libya’da ulusal iradeyi temsil ettiğini ileri süren Ulusal Meclis’i temsilen Halife Hafter yönetimi olmak üzere, Mısır, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan, İsrail, Filistin, Lübnan, Ürdün’ü karşısına almış durumda.

Sorun, 2003 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti ve Mısır arasında imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Sınırlandırma Anlaşması ile başladı.

Bu anlaşmayı 2007 ve 2010 yıllarında Lübnan ve İsrail ile yapılan anlaşmalar takip etti. Türkiye buna Arap Baharı sonrasında Mısır ile ilişkilerini en üst seviyeye çıkararak cevap vermek istedi.

Ancak 2013 yılında Mısır’da yaşanan darbe sonrasında AKP iktidarı Mısır ile ilişkilerini koparınca bu girişim sonuçsuz kaldı.

Doğu Akdeniz’de ABD’nin de desteğiyle Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun kurulması, Mısır ve Yunanistan arasında hem askeri hem de siyasi ilişkilerde yaşanan yakın işbirliği, Kıbrıs’ın güneyinde yapılan sondaj faaliyetleri Türkiye’nin tamamen dışlanması sonucunu doğurdu.

Bunun üzerine Ankara’nın desteklediği Libya Ulusal Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayez al-Sarraj, İstanbul'a davet edilerek Türkiye-Libya deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırası imzalandı.

Bu anlaşmanın Türkiye açısından önemi Kıbrıs Türkleri ile 2011'de yapılan anlaşma dışında Doğu Akdeniz'de bir kıyıdaş ülkeyle yapılan ilk deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması olması.

Kıbrıs Cumhuriyeti ise İsrail ve Mısır ile bu anlaşmaları 2000'li yılların başında yaptı ve ilan ettiği münhasır ekonomik bölgelerde oluşturduğu 13 parselde hidrokarbon faaliyetleri için ihaleleri çoktan tamamladı.

Ankara, şimdi bu süreci durdurabilmenin ya da imkân bulursa bu sürece katılabilmenin yollarını askeri gücünü de devreye sokarak sağlamaya çalışıyor.

Çünkü bir yandan da bölgede doğal gaz arama ve çıkartma ruhsatları almış olan şirketlerin devletleri ile de hasım durumunda.

ABD, İtalya hatta Rusya bunlardan bazıları.

Daha ilginci, son dönemde en büyük müttefikimiz ve parasal destekçimiz Katar’ın gaz şirketi de karşı saflarda…

Tabii Saray’ın kalemşörleri şimdiye kadar bu garip durumla ilgili tek satır bir şey yazmaya cesaret edebilmiş değiller!

LİBYA İÇ SAVAŞINDA TÜRKİYE VE RUSYA KARŞI KARŞIYA

Ayrıca Türkiye’nin son yıllardaki en büyük müttefiki ve Erdoğan’ın yakın dostu Putin’in Rusyası da Libya’daki iç savaşta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anlaşma imzaladığı hükümetin devrilmesi için savaşan Hafter’in en büyük destekçileri arasında.

Ve iktidar Libya’ya asker göndermekten söz ediyor.

9 Aralık'ta TRT yayınına konuk olan Erdoğan, "Libya'nın Birleşmiş Milletler tarafından tanınan meşru hükümeti eğer bir destek isterse Türkiye'den askerimiz Libya'ya gider mi?" şeklindeki soruyu, "Böylesine bir çağrı özellikle Türkiye'ye tabii ki bu hakkı tanır. Yani Libya halkından, yönetiminden böyle bir davet geldiği anda bu bizim için adeta bir hak doğurur" diye yanıtladı.

Bu önemli açıklamanın hemen arkasından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun durumu kurtarmaya yönelik açıklamasını işittik. Bakan, Erdoğan’ın Libya’ya muharip asker göndermekten söz etmediğini, bunun için Meclis kararının gerekeceğini belirtti.

Tabii yumuşatılmaya çalışılsa da bu vahim açıklamanın bir başka boyutu Türkiye ile Rusya’nın Libya’da farklı cephelerde savaştıkları gerçeğinin su yüzüne çıkması oldu.

Karşılarında Putin’in çok güvendiği gizli ordusu, Rus paralı askerlerinin ünlü şirketi Wagner var…

Erdoğan da bu gerçek karşısında durumu Putin’le konuşacağını söylemekle yetinmek zorunda kaldı. Belki de Putin’i ikna edeceğini düşünüyor. Kim bilir?

İktidar Libya’ya asker göndermekten söz derken bir düzeltme yapalım.

Türkiye zaten başından bu yana Libya’daki iç savaşın tam içinde yer alıyor.

Tercihi doğal olarak cihatçı örgütlerin oluşturduğu Ulusal Mutabakat Hükümeti’nden yana…

TÜRKİYE LİBYA’DA CİHATÇI YÖNETİMİ AÇIKÇA DESTEKLİYOR

İmzalanan anlaşma fiili durumu güya hukukiye çevirmek amaçlı.

Türkiye el altından ya da açıkça bu güçleri her türlü yardımı yapıyor. Para, silah, silahlı- silahsız insansız hava araçları gönderiyor.

Batı ve Ortadoğu medyasında Türkiye’nin Libya’daki faaliyetleri hakkında çok sayıda haber ve analiz çıkıyor.

İktidarın cihatçı yönetime, Halife Hafter güçlerinin saldırılarına karşı kullanılmak üzere Erdoğan’ın damadı ve ailesinin ürettiği Bayraktar insansız hava araçları gönderdiğini bu sayede öğrenebildik.

Gönderilen silah yardımlarından da Mısır’da, Yunanistan’da, Libya açıklarında ya da başka yerlerde ele geçirilen Türkiye’deki limanlardan silah yüklemiş kargo gemileri sayesinde haberdar oluyoruz.

Saray medyası bu konuları da hiç görmüyor tabii...

Geçtiğimiz günlerde Libya’daki cihatçı yönetimle yapılan bir dizi anlaşmadan sonra “Libya’ya asker gönderebiliriz” mesajları verilince Saray medyası da harekete geçti.

İç trübinlere dönüp taraftarlarına, “Bunu İslam iktidarını desteklemek adına” yaptıklarını anlatacaklar. Petrol ve gaz konulardaki işbirliği de söz konusu.

Saray’ın broşürleri yayına başladı bile…

Sonra…

Sonra bu kahramanca müdahale ve yedi düvele karşı kafa tutmanın meyveleri toplanacak. Hızla düşen ve tehlike çanlarının çalınmasına neden olan seçmen desteği yeniden kazanılacak.

Barış Pınarı Harekatı sonucunda kendi araştırma şirketleri bile pompalanan hamasetle bu desteğin yüzde 1, en fazla yüzde 1.5 artabildiğini belirtiyorlar.

Ekonomik krizin neden olduğu kayıplar ve kurulması gündemde olan kendi içlerinden çıkma iki partinin götüreceği oylar bu getiriyi çoktan sıfırlamış bulunuyor.

Suriye’de işler hiç de istedikleri gibi gitmiyor.

ABD’nin ağır yaptırımları da neredeyse çıktı çıkıyor.

Öyleyse yeni cephelere, yeni, savaşlara, yeni fütuhatlara ve yeni kahramanlık hikâyelerine acilen ihtiyaç var.

İlk hedefiniz Akdeniz ve daha ötesi… Hatta Libya...