Dersim’e giden cehennem birlikleri



Artı Gerçek

Sistematik bir şekilde insanlık dışı, insanlıktan çıkarılma halleri denenmiştir Dersim’de.


2020’nin Mayıs ayındayız ve 4 Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu’nun aldığı Dersim kararını konuşmaktayız hâlâ. Aslında Dersim’e yapılan harekât Mart sonları, Nisan başlangıcıdır. 4 Mayıs’ta alınan karar ise o harekâtın resmileştirilmesinden başka bir şey değildir. Haziran sonlarına gelindiğinde, dönemin yetkililerinin ve gazetelerinin dillendirdiği şey, Dersim meselesinin artık bittiğine dairdir. Çünkü eşkıyalar, cahiller sürüsü, sergerdenler Kutu Deresi’ne sürülmüş ve etrafları kuşatılmış, temizlenen yerlerde ise medeniyet çalışmalarına tez elden başlanmıştır. 

Devletin, dönemin gazetelerinin ortak manşetlerinin, başmuharrirlerinin kullandıkları dil ve yorumlarının üzerinde durulması gereken bazı noktalar var. Öncelikle “öz be öz Türklüklerinden kuşku duymadıkları Dersimlilere neden bu denli ağır bir ders verilmek istenmiştir? Üç beş çapulcu, kandırılmış, mağaralarda yaşam süren, etrafları kuşatılmış ve açlığa mahkûm edilmiş bu insanlar için bir bölge hem karadan hem havadan neden bu denli ağır bombardımana tabi tutulmuştur? Her şeyden önemlisi de harekâta önceden başlanan bir bölge için neden Bakanlar Kurulu kararı alınmıştır? İnönü’nün ‘Dersim meselesi hallolmuştur’ sözünden sonra, harekât neden ‘38 yılına kadar taşınmıştır?

4 Mayıs 1937’de alınan ve soruları çok olan kararı farklı açılardan inceleyerek anlamaya çalışmak, belki de en doğrusu olacaktır. Dönemin gazetelerine göre Dersim’e sayıları 25.000 kadar olan bir kuvvetle gidilmiş ve çok kısa sürede burasının hallolacağı düşünülmüştür. İşler öyle gitmeyince de buradaki katliamı resmileştirmek zorunluluğu doğmuş ve Bakanlar Kurulu’ndan hemen karar çıkartılmıştır. Dünyada böyle bir kararın sadece Dersim’e özgü olduğunu biliyordum. Ancak sevgili Fadıl Öztürk’le bir sohbetimizde benzer bir kararın, 1794 yılında Fransa Parlamentosu’nun aldığından söz etmişti. Fransa’nın Vendee bölgesinde yoksul köylülerden oluşan Katoliklerin cumhuriyet rejimine karşı koyması sonucu, çocukların, kadınların, erkeklerin ayrımsız katliamdan geçirilmesi böyle bir kararla çok daha ileri boyutlara taşınmıştır. Le Figaro’da bu katliam, ‘cumhuriyetçi cehennem birlikleri’nin katliamı olarak yer almıştır 2006 yılında. 

Devlet Dersimlileri kandırılmış cahiller olarak görüyor. Onların dillerini ve inançlarını yok sayarak, yerine Türk-İslam sentezli bir kültürü yerleştirilmek istiyor. Bölge için sürekli ıslahat hareketlerinden ve medeniyet götürüleceğinden söz ediyor. Bahsedilen ıslahat askeridir (yani kışla), okuldur (çünkü aslı Türk olan bu halkın özünü kavraması sağlanacaktır), yol ve köprüdür (ulaşılmayan yerlere ulaşılacaktır). Ama halkın inancı, kültürü, dili ve yaşam biçimi üzerine tek cümle edilmiyor. Mağaralarda yaşayan, insanlıkla alakası olmayan, kadınların dikiş dikmeyi bile bilmediği insanlar olarak servis ediliyor haberlerde. Oysa Dersim bölgesi bu sayılanlar için en rafine bölge olarak durmaktadır. Örnek bir Kürt (Kurmanc ve Kırmanç)-Kızılbaş topluluğu vardır. Bunu dağıtmak gerekiyordu ve öyle de yapıldı. 

O dönemin gazetelerini okuyunca, insanın içini acıtan ve tek elden çıkmış tıpkıbasım haberler görürüz. Belki bu durum bugüne değin görülmemiş ve atlanmış olabilir. Ancak, vahşetin boyutlarını, korkunçluğunu çok iyi anlatmaktadır. Haber aynen şöyledir ve tüm gazeteler de bu şekilde vermiştir. “Kar kütleleri ile dolu Kutu deresine sığınan çapulcuların yiyecek darlığı çekmeğe başladıkları ve uğultulu fırtınaların sürüklediği kar yığınları içinde çok feci vaziyete düştükleri haber alınmıştır. Yiyecek bulamayan şakiler, karlar altında fışkırmağa başlayan yaban pancarı yemektedirler. Terk ettikleri ekinler kıtalarımızın elindedir.” 

Sözün bittiği yer dedikleri tam da bu haberin içindedir. Bu nasıl bir vicdan, nasıl sadistçe bir duygudur ki iştahla haber yapılmış ve servis edilmiştir! İnsanların açlığı, açlıkla ölüme sürüklenmesi, susuz bırakılması, Kızılbaş inancına yabancı bir şey değildir. Kerbela’da yapılan bu kez Dersim’de yapılmıştır. Habere neresinden bakılırsa bakılsın. Eğer insanlar açlığa, susuzluğa doğru sürüklenmişse ve bundan gururla söz ediliyorsa, hem haberi yapanın hem de yaptıranın ruhundaki hastalığı iyi anlamak gerekir. Sistematik bir şekilde algı sosyolojisi yaratan o hastalıklı ruha inananların durumu ise daha vahim. Bu nasıl bir algıdır ki canların aynen Vendee bölgesindeki gibi ayrımsız katledilmelerine seyirci kalmıştır? Anlamak, anlamlandırmak mümkün değil gerçekten. 

Ben zaman zaman Dersim için yazdığımda, Dersim’in psikoanalizciler için incelenmesi, araştırılması gereken bir yer olduğundan söz ederim. Aylarca aç susuz kalan insanlar, oradan oraya kaçıp saklanmaya çalışıyorlar hayatta kalabilmek için. Sadece korku var o anki hayatlarında. Sadece yaşayabilme telaşı var. O nedenle yerlerini açığa çıkaran her türlü sesi bastırmaya çalışmışlar istemsiz bir şekilde. Ağlayan çocuğunu memesine bastırarak susturan annenin hiç unutmadığı o dram, o travmanın izleri bugüne olduğu gibi gelmiş. Bu nedenle özel olarak incelenmesi gereken bir mirastır bu travmalar.

Aynı şeyi şimdi de bu katliamı yapanların ruh halleri için söylüyorum. Karşınızda ne denli vahşi, ne denli barbar insanlar olduğunu düşünürseniz düşünün. Hangi hayal gücü ‘öz be öz Türk’ denilen Dersimlilerin açlık ve susuzlukla yok olmasını istemiştir? Hangi hayal gücü kelle kestirmiştir? Sistematik bir şekilde insanlık dışı, insanlıktan çıkarılma halleri denenmiştir Dersim’de. İnsanların ölümü üstünden sunulan bir medeniyet projesidir yapılanlar. Sosyoloji, psikoloji bu nefret dilini açığa çıkarmadıkça, bu ruh halini çözmedikçe Dersim’de yapılmak istenen ve yapılan asla anlaşılmayacaktır. 

Dersim’in iki boyutu bulunmaktadır. ‘Yerli’ diye katledilenlerin korkuları, yaşadıkları… Bir de katliamda bulunanların, buna dahil olanların benliklerindeki öfke ve yok etme iştahının büyüklüğü… Bunlar bilinmeden, ne Dersim anlaşılır ne de medeniyet. Diğer olaylarda olduğu gibi gerçeklerin üstünün örtülmesi bazı şeyleri sadece gizler ve erteler. Sekseniki yılda değişmeyen tek şey var oysa. Hâlâ bacaları tüten bir yatırımın bulunmaması, hâlâ dağlara taşlara ‘öz be öz Türk’ olduklarının kazınması. 
 

YAZARIN TÜM YAZILARI