Salah Birsel’in günlüklerinde okumuştum. Stendhal yazılarına başlamadan önce daha iyi cümle kurabilmek, daha iyi düşünebilmek için Yurttaşlar Yasası’nı okurmuş. Birsel buradan yola çıkarak, bütün bir ulusun, özellikle de siyasilerin Yurttaşlar Yasası’nı okumasını önerir. Aslında ne kadar önemli. Anayasal hak, anayasal özgürlükler kavramını herkes bilse, okusa. Bunların dışında başka kitaplar okunmasınlar diyesim bile var. Halkımız insan hakları üstüne kafa yorsa, yasaların içinde ne gibi hakları olduğunu öğrense, kısaca haklarını bilse... Fena olmazdı diye düşünüyorum. O zaman yurttaş kendisi olacak ve budana budana yok edilen haklarının nerelere gittiğini öğrenecek tez elden.

Ne yazık ki sistem böyle işlemiyor. Siyaset, yurttaşlar adına kararlar verip, onların temel hak ve özgürlüklerini daraltıyor. Bunu sadece ülkemiz için konuşmuyorum. Dünyanın her yerinde sistemin çalışma temposu bu ahvalde. Sadece coğrafyanın yerine göre değişiklikler göstermekte. Kâğıt üstünde ve söylemde durum normaldir. Ancak uygulamada öyle olmadığını da cümle alem bilmektedir. Kimsenin doğrusu bir diğerinin doğrusu değildir. Olamaz da. Olmaması da gerekir. Farklı düşüncelerden toplum sosyolojisi gelişir, özgürlüklerle beslenir. Gerisi kötülüklerle dolu çorak bir yerden sızan görüntülerdir. Gerisi yalan üstüne soslanan beslenme saatleridir. Ne garip bir şey! Yalan insanın ağzından çıkıp havaya karışıyor önce, sonra o havayla yalanı söyleyenin kulağına geri dönerek, söylediği yalana inandırıyor. Bilinmeden başlayan bu kötülüklerin yaşam biçimine dönmesi, baskın bir hal alması, onlar gibi düşünmeyen insanı yaralıyor ve büyük acılar veriyor.

Oktay Akbal’ın Önce Ekmekler Bozuldu isminde bir öyküsü vardır. “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey...” der orada. 1940’lı yılların sonudur. Savaş dönemidir. İnsanlar nedensizce birbirlerini öldürmektedir. Aradan yetmiş yıl geçmiş. Şöyle buradan geriye bakıldığında, değişenin ne olduğu düşünüldüğünde, insan aynı insan, dünya ise daha beter bir dünya.

İBB meclisinde hâlâ ekmek konuşuluyor. Hâlâ ekmek üzerinden siyasi hesaplar yapılıyor. Tarih ardımızda bıraktığımız ve nelerin olduğu bilinendi. Kötülükler, iyilikler, yanlışlar, doğrular tozlu sayfaların arasında karşımızdaydı. Sayfalar birer birer çevrildiğinde aslında bize ödev olarak verilen yılların akışını görmek mümkündü. Oysa insanların tarihin masal ve kahramanlık kısmıyla ilişkisi vardı. Bir kez ekmek bozulmaya başlayınca, arkası geliyordu. Çünkü çoğu insan sessizliği seçmiş, onlar adına konuşanların ise başına gelmeyen kalmamıştı.

Çamur içindeyiz. Kimse paçasına bulaşan pisliği görmüyor. Kimse vücudunu kaplayan kirin ne olduğunu anlamıyor. Kimse kolundaki saatin durduğunun farkında değil. Gürültünün hâkim olduğu bir meydanda dolaşıp duruyoruz. Gürültüden rahatsız olmamız gerekirken, o gürültünün parçası olarak koşturuyoruz. Bir zaman sonra da kime diş geçiriyorsak, diş geçirdiğimize en büyük gürültü oluyoruz. Belirsiz olan hayatımız, böyle yoğun kuşatmalarla daha da belirsizleşiyor böylece.

Dünyanın 80 yılda geldiği yer çok üzücü. Bir tarafta radikal İslamcılık, diğer tarafta yükselen sağcılık... Sabır, sadaka ve dua ile ekonomiler yönetiliyor. Silahlar var bir de. Bir de silahların gölgesinden kaçan yersiz yurtsuzlar var. Tarihin sayfalarında biraz gezinti yapıldığında 1940’lı, 50’li yıllarda ülkemizde bile adı barış olan çok yayının olduğu görülecektir. O zaman da tedirginlik, korku, kaygı elbette vardı. Ancak insanlar gürültüye teslim olmamışlardı. En önemlisi de yeni güne gözlerini açtıklarında, ‘sabahın bir sahibi’ olduğuna dair büyük umutlar taşıyorlardı. Bugün bırakın ismi Barış olan yayınlar çıkarmayı, çocuklarına Barış ismi koyamayacak kadar yılgın ve karamsar durumdalar.

Bana göre bütün yurttaşların acilen Stendhal gibi olmaları ve onun gibi düşünmeleri gerekiyor. Anayasal haklarını her gün birkaç madde okuyarak öğrenseler, yine de büyük işlere imza atmış olurlar. Küresel bir dünyadan, teknolojik gelişmelerden, dünyanın avucumuzun içinde olduğundan söz edilir hep. Hal böyleyken küçülen, küçük bir köye dönen dünyada bu kadar çok yangının olmasının bir açıklaması olmalı. Düğüm, Yurttaşlar Yasası’nda ve bozulan ekmekleri yeniden düzgün hale getirmekten geçmekte. Çünkü yurttaşları koruyan tek şey, sıcak ekmek gibi kokan haklarına sarılmaları ve gürültüden uzaklaşıp, seslerini kendilerine duyurmalarıdır. Ölümden öte köy olmadığına göre, o sınırlı zamanı insan onuruna yakışır şekilde büyütmek ve onarmak en doğrusu olsa gerek. Sıcak ekmeklere dokunmak ve kokusunu içimize çekme zamanı. Bunu kaçırmamalıyız artık.