Hafta sonunu televizyonda Can Dündar'la geçirdik. Can, bugünden itibaren hafta içi 5 gün Artı TV'de 19.00'da yayınlanan ana haber bülteninin sonunda Günün Yorumu'nu sunacak.

Bizim ''Gazeteci Milleti'' içinde Can'ı çok insan tanır. Özellikle Mehmet Ali Birand'ın 32. Gün ekibinde çalışırken başarılı işler yaptı. Televizyon haberciliği ve belgesel çalışmalarının yanı sıra kültürel/sanatsal konulardaki kitaplarıyla yaygın bir okur kitlesine sahip.

Ben de herhalde 15-20 sene kadar önce Can'la Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin bir projesinde Istanbul, Ankara ve Londra'da birlikte çalışmıştım. 2-3 yıl önce de Çanakkale'de bir konferansa geldiğinde konuşmuştuk. O toplantının sonunda Can, yüzlerce okuruna kitap imzalarken ya da yolda yürürken çevredeki insanlar tarafından ne kadar sevilip sayıldığını görüp meslek adına, Can adına sevinmiştim. Şeytan tüylü bir meslektaşımızdır kendisi.

Can'ın iletişim alanında önemli bir akademik çalışması da var. Henüz yayınlanmamış. ''Devlet Sırrı'' meselesi ile bunun medyayla olan ilişkisini incelediği bir çalışma. Sanki içine doğmuş. İlaç kutularının altına saklanmış devlet sırrı nedeniyle, hedef haline getirildi iktidar tarafından.

Bu sefer programın dışında yemeklerde filan güzel sohbetler yaptık. Can, aynı zamanda komik bir arkadaşımız. Başından geçen gırgır olayları güzel anlatıyor. Kakara kikiri çok güldük, eğlendik.

Ne var ki Can'ın bir kesim yurttaş nezdindeki imajı, Suriye'ye silah taşıyan MİT kamyonları haberini yayımladıktan sonra değişti. Kuşkusuz Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Can'a yönelik ''Vatan Haini'', ''Casus'', ''Peşini bırakmayacağım'' ibarelerini içeren ifadeler kullanması garip hatta tamamen anormaldi. Can, sonuç olarak hiç kimsenin tekzip edemediği, doğruluğu kesinleşmiş bir haber yayımlamıştı, Cumhuriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni iken. Haber o zaman doğruydu bugün de doğru. Ankara bugün hâlâ Suriye'deki Cihatçı örgütlere silah gönderiyor. TSK, bu Cihatçı grupları açıkça örgütlüyor, eğitiyor, silahlandırıyor hatta bir kısmını da Libya'ya paralı asker olarak gönderiyor. Dünya alem de bunu biliyor.

Türkiye'de devletçi ve milliyetçi refleksin toplumun önemli bir kesiminde güçlü ve yaygın olmasının sayesinde Reis hayranı kalabalık da Can Dündar'a düşman muamelesi yapmaya başladı. Her yurttaş her gazeteciyi, her siyasetçiyi hatta her kişiyi eleştirmekte kuşkusuz özgür. Ne var ki Can'a yönelik kampanyada eleştiri hiç yok, sadece hakaret ve küfür var. Dahası meslektaşımızı Adliye binası önünde kurşunlayarak öldürmeye kalktılar. Can tutuklandı, içeri girdi, bir süre kaldı sonra tahliye oldu. Mesleğini icra edebilmek için de yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.

Can'a sadece Reis'in taraftarları saldırmıyor. Kendisini solcu sanan, Cumhuriyetçi sanan bir kesim de, Can'a gerek Kürt Meselesi gerekse Mustafa Kemal Atatürk'e yaklaşımı nedeniyle diş biliyor.

Can, şimdilerde mesleki faaliyetlerini sadece Almanya'da değil, dünyanın dört bucağında sürdürürken çeşitli prestijli ödüllerle taltif edildi. Basın Özgürlüğü davasını kararlılıkla savundu, savunuyor. Özgürüz Radyo'da ve bugünden itibaren Artı TV'de habercilik ve yorumculuk çalışmalarını başarıyla sürdürüyor/sürdürecek. Can’ın Die Zeit ve Washington Post gibi önemli gazetelerde düzenli olarak analizleri, ayrıca global medyanın başka bir çok gazete ve dergisinde belirli aralıklarla yazıları çıkıyor.

Can'ın anlattıkları arasında bir vaka özel olarak dikkatimi çekti: İsimleri önemli değil, çünkü kendileri önemsiz ve değersiz. Bir grup eski arkadaşı, Erdoğan, Can'ı hedef almışken, Can'la birlikte fotoğraf karesine girmekten bile imtina etmiş. Onlar böylelikle Can/Erdoğan kapışması gibi görünen saflaşmada, devletten yana tutum almış oldular. Hazin. AKP, kendisini solcu sanan bazı kişiler üzerinde bile ideolojik bir egemenlik kurmuş yani.

Sürgün, gazetecilik, 80’li 90’lı yılların gazeteciliği gibi konuları harmanladık. Ortak arkadaş ve meslektaşlarımızı andık. Geleceğin haber televizyonu konusundaki düşlerimizi tasarladık. Şair, şarkıcı ve romancılardan söz ettik. Güzel sohbetler oldu. Akşamları gittiğimiz lokantalarda yan masalardan Can'ın okurları çıktı. Fotoğraf çektirdiler, sevindiler.

Gazetecinin önemli misyonlarından biri, belki de en önemlisi, kamuoyu adına, siyasileri/siyasi iktidarı izlemek, değerlendirmek ve eleştirmektir. Can da şimdiye kadar bunu yaptı. Bundan sonra da aynı mesleği yapmaya kararlı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2018 yılının başında Berlin'e yaptığı ziyarette, resmi görüşmelerin sonunda düzenlenmesi planlanan basın toplantısı öncesinde, toplantıyı izlemek üzere akredite olan Can Dündar'ın varlığından haberdar olunca, basın toplantısını boykot etmeye kalkışmış ''Ya ben ya o'' demişti. Can'ın olgun tutumu sayesinde kriz çözülmüş, ancak bu kez toplantıyı izleyen bir başka meslektaşımız, basın özgürlüğü talep eden bir slogan yazılı t-shirt giydiği için apar topar salondan çıkarılmıştı.

Erdoğan'ın bu tutumu bir kere bulunduğu resmi konuma hiç yakışmıyor. Bir Cumhurbaşkanının, kendisini bir gazeteciyle atışır konuma koymaması gerekirdi. Ayrıca uluslararası bir arenada bile Cumhurbaşkanının akıl ve kurallar dahilinde değil, kişisel intikam hissiyle davrandığını göstermesi açısından da olumsuz.

Can o toplantıya katılmayarak bir şey kaybetmedi. Mesleğini icra etmeye devam ediyor. Öteki, gelecek seçimleri kazanamazsa ne yapacak?