Bunca darbeye karşın bugüne değin darbelerin ciddi bir şekilde sorgulandığını söylemek çok zor bu ülkede. Bunun en büyük nedeni de, daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi derin devletin esasında devletin kendisi olması. Hükümetin devleti yöneteceği yerde, devlet hükümeti yönetince darbe sonrası kurulan hükümet devlet tarafından makaslanıyor.

Doğal olarak 12 Eylül darbesinin yargılandığını söyleyebilirsiniz ama sadece o dönemde hayatta kalan ama neredeyse konuşamayacak yaşta olan Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılanması bana göre sadece göstermelikti. Darbeyi sadece darbe döneminin 4 yada 5 komutanına bağlamak darbeyi ciddiye almamaktır.

İkinci nedenim, bugüne değin hemen hemen her darbenin yada girişimcinin önemli isimlerinden bir kısmı mutlaka gidecek bir parti buluyor ve meclise geliyor. Meclise gelmekle kalsa iyi, Alparslan Türkeş gibi parti başkanı bile oluyor. Daha da ilginci 27 Mayıs 1960 sonrası Demokrat Parti’nin yerine Adalet partisi kuruluyor, Süleyman Demirel iktidardayken 12 Mart darbesi yapılıyor ve sonrasında Demokrat Parti’ye darbe yapanlardan ve Mendereslerin asılmasına neden olan Türkeş, Demirel ile koalisyon ortağı oluyor.

Üçüncü ilginç nokta, hemen hemen bütün partiler darbecilerin arasından kendi görüşlerine uygun birilerini bulup milletvekili yapıyor. Bunu sosyalist ve Kürtler dışında yapmayan parti neredeyse yok gibi. O yüzden Mithat Sancar’ın kaleme aldığı HDP muhalefet şerhi çok önemli, çünkü daha girişte nasıl bir ayrımcılık yapıldığını belirtiyor Sancar.

Giriş yazısında şöyle diyor Mithat Sancar: Türkiye'nin demokrasi ve hukuk tarihi sivil siyasete yönelik militer ve paramiliter müdahalelerle doludur. Devletin ve devlet dışı olmakla beraber devlete atfedilebilecek biçimde hareket eden aktörlerin yasal olmayan faaliyetleri, hiçbir zaman tam olarak aydınlatılmamış ve bir hesaplaşma sürecinden geçilmemiştir. Açığa çıkarmaya yönelik bazı çabalar ya devlet içinden gelen sert mukavemet neticesinde akamete uğramış ya da vahim faili meçhul cinayetlerle baltalanmıştır. Yargı aşamasına intikal edebilmiş sınırlı örneklerde ise, davaların sulandırılmasıyla mesele iktidar içi bir çatışma halini almış, esas faillere ulaşılamadığı gibi fiiller dahi muğlaklaştırılmıştır. Kendisini hukukun dışında ve üstünde konumlandıran, böylece bir dokunulmazlık zırhıyla korunan bu aktörler, Türkiye'de siyaseti ve gündelik yaşamı doğrudan etkileyegelmiştir. Bu dokunulmazlık zırhıyla beraber yerleşen cezasızlık kültürü söz konusu aktörleri güçlendirerek, hesaplaşma imkanını zayıflatmış ve hakikat arayışını zorlaştırmıştır. Bu durum, bitmek bilmeyen bir istikrarsızlık döngüsüne neden olmuştur. Bunun ağır faturası da hep halklara kesilmiş, bedeli toplumsal barışın - bazen onulmaz- tahribiyle ödenmiştir.

Yine Türkiye Cumhuriyeti'nde sivil siyasete yönelik askeri müdahaleler (amaçlarına ulaşsalar da ulaşmasalar da) beraberinde yeni anayasaları, anayasa değişikliklerini getirmiş, böylece ya cunta anayasaları doğurmuşlar ya da tepki hükümleriyle yamalı anayasalar yaratmışlardır. Bu anayasalarla hem insan hakları rejimi, hem de hukuk devleti ölü değilse bile ağır yaralı doğmuştur. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 askeri müdahaleleri dikkate alındığında, 15 Temmuz'da gerçekleşen darbe girişimi hem yapılış şekli hem de bastırılması açısından özel bir yere sahiptir. Bununla beraber gerek darbe girişiminin açığa çıkarılmasındaki eksiklik ve çarpıklıklar, gerekse sonrasında tedavüle sokulan istibdat rejimi ve onunla beraber gelen anayasa değişikliği hesaba katıldığında, kanlı girişime sivil inisiyatifle karşı durulmasına gölge düştüğü görülmektedir. Darbe girişiminin aydınlatılması ve yeni tehditlerin ortadan kaldırılması amacıyla ilan edilen OHAL, keyfi yönetimin tamamıyla hakim kılınması ve iktidarın pekiştirilmesi için kullanılmaya da devam edilmektedir.

Siyasi partilerin ortak tutumundan ilk sapma, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 25 Temmuz Pazartesi günü saat 14.00'te darbe girişimi karşısındaki kararlı tutumları sebebiyle teşekkür etmek ve önerilerini almak üzere 3 siyasi partinin genel başkanlarını davet ederek HDP'yi dışlamasıyla gerçekleşmiştir627. Bu dışlamanın gerekçesi olarak, TBMM'de Sırrı Süreyya Önder'in "Sayın Öcalan" ifadesini kullanması üzerine sivil toplum temsilcilerinin Önder'in üzerine yürümüş olması gösterilmiştir628. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş bu durumu "HDP gibi toplumun asıl sorun yaşayan kesimlerini temsil eden bir çizginin dışlanıyor olması, Türkiye'de sorunların kolay kolay çözüm yoluna girmeyeceğini gösteriyor" 629 sözleriyle eleştirmiştir. "Sayın Öcalan" ifadesini "darbe girişiminin ardından sarf ettiği ve tepki çeken sözler" olarak tanımlayan Erdoğan'ın bu tavrı ilerleyen süreçte de devam etmiştir. 1 Ağustos günü, önceki süreçte açmış olduğu hakaret davalarını bir defaya mahsus geri çektiğini açıklayan Erdoğan, ilk olarak CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye karşı açtıkları davalardan vazgeçmiştir. Erdoğan’ın avukatı Hüseyin Aydın, Hürriyet’e HDP ile ilgili davaların geri çekilmeyeceğini açıklayarak, ayrımcılığın devam ettiğini göstermiştir. (Rapor)

Evet, yarın da MHP’nin muhalefet şerhiyle son bulacak bu yazı dizisi. Esasında MHP’nin muhalefet şerhi yıllardır anlatmaya çalıştığım darbeler tarihinin 2 cümlelik özeti gibi, muhalefet şerhi yaz, sonra da, bikaç gün sonra AKP’nin ayrılmaz parçası ol, yapılan karşı darbenin yada zaten hazırlanan karşı darbenin önce ayrılmaz parçası, sonra da belirleyicisi ol. Türkiye’deki siyaseti anlamak gerçekten zor.