Haritada yerini dahi gösteremeyenler ‘’Serhat şehrimiz’’ deyip böbürlenerek havaya girerler. Bu milliyetçilik damarı kabarıklar Edirne’den Kars’a kadar at üstünde kılıç sallar, kelle getirir, ganimet toplarlar. Kars, Rus ve 12 Eylül cuntası olmak üzere iki işgal gören gözden uzak bir şehrimizdir. 12 Eylül işgali ile beraber işkence ile öldürülmüş üç mezarsız kaybımız, iki ölümüz ve yüzlerce mağdurumuz vardır. Orası, gitseniz de gitmeseniz de kayıpların şehri Kars’tır...

Sırasıyla: Oruç Korkmaz, Cemil Kırbayır, Mahmut Kaya (Karadöş) olmak üzere Kars Emniyetinde işkenceyle öldürülüp cenazeleri ailelerine verilmeyen üç arkadaşımız, üç mezarsız ölümüz var o şehirde...

Bir bayrak altına alınıp, sınırlarımız içinde gösterilen bu şehirde tek bir millet değil; Yerli, Azeri, Kürt ve Terekeme gibi halklar yaşar. Orası, Demirel’in deyimiyle “Kalesine kızıl bayrak çekilen’’ bir masal diyarı, heykelleri parçalanan Asya kapısıdır.

80 öncesi Elazığ’dan Sivas’a ‘tayin’ edilmiştim. Benden önce Sivas’a giden iki arkadaşımız yakalandığı için kimlik ve ev ayarlandıktan sonra gönderilmemde ısrar etmişti Melih Pekdemir. Uzun bir bekleyişten sonra, 7 Ekim 1979 da Malatya üzerinden Sivas’a geçmiş o dönemde Sivas sorumlusu olan Kolu kesik Ertan Hoca’yla buluşmuştum. Kente vakıf olduktan bir süre sonra, 80’in başında Malatya’ya geçip, Melih Pekdemir’e Sivas’taki örgütlenmenin olası bir operasyonla çökeceği uyarısında bulunmuştum. Melih’in ‘Biz seni oraya boşuna yollamadık’ o gün de bana tamamen ‘gaz’ gibi gelen bir cevap verdiğinin ertesi günü tekrar Sivas’a dönmüştüm. Döndüğüm gün, kaldığım çatı katındaki eve kadar gidip, kapı koluna elimi uzatırken içeriden gelen telsiz sesiyle gerisin geri merdivenlerde inmiş, çatı katını uzaktan göreceğim bir yere geçmiş, operasyonu gözlemlemiştim. Benimle kalan Küçük Ragıp adındaki kişi yakalanmış ve evi vererek operasyonun başlamasına neden olmuştu.

Biraz yukarımızda örgüt evleri olan Büyük Ragıp ve arkadaşlarının kaldığı eve geçip durumu anlatmıştım. Bütün bir şehre operasyon çektiklerini, bizim il komitesinde olan Sarı Süleyman’ı da gözaltına aldıklarını öğrenmiştik. Ali Baba mahallesinde oturan bir bekçi vasıtasıyla Süleyman’ın Sivas Emniyet Müdürlüğü kalorifer dairesinde kalorifere bağlı bir biçimde tutulduğunu, yemek esnasında kelepçesinin açıldığını öğrenmiş ve Süleyman’a yemek sırasında kömürlük penceresinden kaçmasının haberini yollamıştık. Süleyman emniyetin kömürlük penceresinden kaçıp yanımıza gelince dünyalar bizim olmuştu. Emniyete gol atmıştık. Artık kimse bizi tutamazdı. Süleyman yanımıza gelince olanca silahımızı alıp gece yarısı kendimizi vurmuştuk kar ve kış yollarına. Yakın takip ve pusu atmalarına rağmen doğada kaybolmayı bilmiştik...

Firar ve takiplerden bir ay gibi bir süre sonra, bin bir belayı atlatıp polisin bizi aradığı eşgallerimizle Sivas merkeze tekrar dönmüştük. Ankara’dan bana bir not yollanmıştı. Notta ‘Kars sorumlusu yakalandı ve kötü işkence gördü. Ölü diye yol kenarına bırakıldı. Git ondan görevi devral, yoksa bir daha yakalanırsa öldürülür’ yazıyordu.

Bilenler bilir, elimden geldikçe kendi işlerimi hep kendim yaparım. Hemen elimdeki kimliği ozonla silip, Karslı bir kimlikle garajın yolunu tutmuştum. Sivas’tan geçen Kars otobüsleri şehir içine girmeden geçtikleri için o gece gidememiş geri dönmüştüm.  Ertesi gün yine garaja tekrar gitmiş, Kars’a geçecek arabada yer aramıştım. Bir polisin kardeşini Kars’a yollamak için, çevre yoluna çıkıp Kars’a giden otobüsü çevirerek garaja getirmesi sonucunda polis telsizleri arasında otobüse binerek ‘ver elini Kars’ demiştim. Otobüse binmemi sağlayan polisin Kars’a yollamak istediği kardeşiyle yıllar sonra Erzurum 2 Nolu Askeri Cezaevinde aynı koğuşta karşılaşmıştık. O da MLSPB davasından yakalanmış ve tutuklanmıştı...

Ertesi gün öğlene doğru Kars garaja inmiş, Adil Göyçe tarafından karşılanmış, zamanla Kars’ı tanıyarak içinde erimiştim. Bizim solcuların birbirlerine lakap takmaları çok acımasızcaydı. Adil gözlüklü olduğu için ona Kör Adil diyorlardı ve hala da öyle anılıyor arkadaşları arasında. Lakaplarımız ve kod adlarımız canımız çıksa bile derimize yapışmış gibi üstümüzde kaldı...

M. Naci Yalman bana Kars’ı gezerek, izah ederek değil masa başında teslim ederek çekip gitmişti.  Kars’a gittiğimde Cemil Kırbayır cezaevindeydi. Çıktığında ise, 12 Eylül öncesi ağustos ayı içinde, Göle’de Mehmet Atalay’ın evinde buluşup konuşmuştuk. Cezaevinden yeni çıkan Cemil, bana “Bir müddet babama yardım edeceğim” demiş, buna karşılık ben de kendisine cuntanın gelme ihtimalinin çok yüksek olduğunu, dikkat etmesi gerektiğini ve her konuda kapımızın kendisine açık olduğunu söylemiş, vedalaşıp ayrılmıştım. Bu görüşme Cemil’le ilk ve son görüşmem olmuştu. Olmaz olsundu... İnsanın bir tanıdığını yitirmesi, uzuvlarını yitirip kötürüm olmasından da kötüydü...

12 Eylül darbesiyle beraber Cemil Kırbayır’la aynı dönemde gözaltına alınıp sorgulanan arkadaşların anlatımıyla, Cemil 12 Eylül sabahı Göle’deki evinden alınıp işkencehaneye dönüştürülmüş Kars eski Eğitim Enstitüsü binasına götürülmüş, kaybedilinceye kadar da aynı yerde tutulmuş. Cemil’le beraber sorgulananların tanıklıkları AKP eski Kars Milletvekili Zafer Üstün’ün de içinde olduğu Meclis Araştırma Komisyonu’nun elinde mevcuttur. Hatta, Zafer Üstün’ün "Cemil Kırbayır’ı devlet ortadan kaldırmıştır’’ beyanı o günkü basına yansımıştır. Sorguyu ve işkenceyi yapan ekibin başında da, POL-BİR’li olarak bilinen Mehmet Aytan ve Semih Güney vardır.

Mahmut Kaya (Karadöş): Yine aynı sorgu ekibi tarafından 1980'in son günlerinde gözaltına alınmış, gördüğü ağır işkenceler sonucu bir hafta gibi kısa bir sürede öldürülmüş, cenazesi yine aynı ekip tarafından ortadan kaldırılmış bir arkadaşımızdır. Mahmut’un babası o dönemin Erzurum Kore Gazileri Derneği Başkanıdır. Baba da bilinmez bir suskunlukla bu öldürülmenin peşine düşmez. Mahmut Kaya’nın işkence sonucu öldürülmesine, onunla aynı zamanda sorguda olan Davut Aksu, Zekiye Şen, Ali Turan ve şair Metin Cengiz tanık olmuşlardı.

Oruç Korkmaz: Kars’ta işkence sonucu öldürülüp, ortadan kaldırılan ilk kişidir. Ve hala mezarı bulunmamıştır. 12 Eylül öncesi ilan edilen sıkıyönetimle beraber sorgu ekibinin başında Kemal Kartal ve Mehmet Aytan vardır. Kars’ta olduğum süre içinde araştırma ve duyumlarım, Oruç’un Çöl Mahallesi civarında gömüldüğü biçimindeydi. Bu bilgi de o zamanlar emniyette bekçi olarak çalışan bir kişi tarafından bize aktarılmıştı. Ama tam olarak nereye gömüldüğünü bilgiyi veren bekçi de bilmiyordu...

Turan Sağlam: Yine 12 Eylül’de gözaltına alınmış, gördüğü ağır işkence sonucu Sarıkamış Askeri Hastanesine kaldırılmış ama kurtarılamamış bir başka işkence kurbanıdır. İşkence ekibi, yine Mehmet Aytan ve Semih Güney’dir.

Harun Bildik: Yine aynı dönemde ve aynı işkence ekibi tarafından Kars merkezdeki eski Jandarma Karakolu’nun ikinci katından aşağıya atılarak öldürülmüştür. Kars’ta işkence sonucu sakat kalanlar, gördüğü işkenceyi raporla tespit edemeyen ve bu nedenle dava konusu yapamamış çokça mağdur vardır. Zaten, gözaltına alınıp işkence görmeden cezaevine yollanan tek bir kişi bile yoktur...

80’i 81’e bağlayan yılbaşı gecesi, Kibariye’nin TV’de ilk kez ‘Kim bilir bu gidişin dönüşü olacak mı’ şarkısını okuduğu gecenin sabahında Kars’ta kalma koşulum kalmadığından Ankara’daki arkadaşlarımın isteğiyle trenle Erzurum’a geçmek durumunda kalmıştım. Geride yoldaşlarımı bırakmıştım. Boynum büküktü, üzgündüm ama Kars ve Erzurum’da kalan arkadaşlarımızla önümüzdeki sıkıntıları aşıp cuntaya karşı direniş geliştireceğimiz bir süreç vardı. Düşündüğümüzle başımıza gelenin aynı olmaması sonucu yakalandık, idam ve müebbet cezalarıyla yargılanarak yıllarca yattık...

Yıllar sonra cezaevlerinden dışarıya adeta tükürülmüş gibi çıkan bizler hayat kavgası içinde eritilsek de acılarımız kesik bir kolun acısı gibi bizimle beraber geldi. Onlara öldürüldükleri yaşta acıları gibi hep genç kalmak, bizlere ise o acılarla beraber yaşlanmak kaldı.

12 Eylül’ün üstünden 39 yıl geçmesine rağmen halen darbe mantığıyla yönetiliyoruz, halen insanlar gündüz gözüyle kaybediliyor, Ahmet Türk o gün de ‘teröristti’ bugün de ‘terörist’. 12 Eylül’den daha da doludur cezaevleri. Neyse ki bu ablukayı dağıtmak isteyen, umuda su taşır gibi direnenler var...