Karşılatırmalı eğitim!

O zamanlar devlet okulları şimdiye nazaran daha iyi eğitim veriyordu. Dolayısıyla çoğumuz devlet okullarında okuyorduk. AKP iktidara geldikten sonra ilk yaptıkları işlerin başında devlet okullarının içini ve eğitim kalitesini boşaltmak, daha sonra da bu okulları imam hatiplere çevirmek oldu

Karşılatırmalı eğitim!

Suzan SAKA

1990’lı yıllar birçok kişi için önemli bir döneme işaret ediyordu. Lise son sınıf dönemlerinde dershanelere gidiliyor, şehir içinde farklı ulaşım hatlarıyla eğitim süreçleri yürütülüyordu. Akademik başarı, hem öğrenciler hem de aileler için belirleyici bir unsur olarak görülüyordu. Çalışkan öğrenciler öğretmenler tarafından genellikle sevilir ve örnek gösterilirdi. Aynı eğitim sürecinden geçen öğrenciler arasında benzer bir disiplin ve çalışma düzeni oluşurdu. Kurallara uyum ve düzenli çalışma, eğitim hayatının temel ölçütlerinden biri haline gelmişti.

Lise yıllarının son dönemlerinde düşünsel yönelimler daha belirgin hale gelmeye başlamıştı. Şiirler okunuyor, beğenilen metinler not defterlerine yazılıyordu. Bu tür defterler zamanla yalnızca edebi bir birikim değil, aynı zamanda kişisel ve kültürel hafızanın da bir parçası haline geliyordu.

Okuduğum ortaokul İstanbul’da bir ilçedeydi. Ortaokul ve lise süreci tamamlanmış, ardından mezuniyet dönemi gelmişti. Ayrıca birçok aile için de bir dönemin başlangıcıydı. Daha küçük ve sınırlı yaşam alanlarından çıkılıp daha geniş konutlara geçiş, birçok kişi için yeni bir başlangıç hissi yaratıyordu. Bu değişim, geçmişte yaşanan zorlukların zihinsel izlerini tamamen ortadan kaldırmasa da, yeni bir dönemin kapısını aralıyordu. Yıllar boyunca zaman zaman geçmiş deneyimlerin zihinsel yükü rüyalarda kendini gösterebiliyordu. Bu süreç, kişinin kendini toparlaması ve yeniden denge kurması için zaman gerektiriyordu.

Okula gidiş gelişler genellikle yürüyerek ya da toplu taşıma ile gerçekleşiyor, şehir yaşamı içinde günlük bir rutin oluşuyordu. İlkbahar aylarında şehir, doğanın kokuları ve günlük yaşamın hareketliliğiyle birlikte daha canlı bir hale geliyordu. Sokaklarda gençler arasında sosyal ilişkiler, arkadaşlıklar ve duygusal bağlar görünür hale geliyordu. Ancak birçok kişi için öncelik eğitim ve geleceğe hazırlanmak oluyordu.

O dönemlerde devlet okulları daha güçlü bir eğitim yapısına sahip olarak görülüyordu. Dolayısıyla çoğunluk devlet okullarında eğitim alıyordu. Ancak sonraki yıllarda eğitim sisteminde yaşanan dönüşüm; okulların içeriğinin zayıflaması, eğitim kalitesinin düşmesi ve eğitim politikalarının değişmesi gibi sonuçlar doğurdu. Zamanla özel eğitim kurumları yaygınlaştı ve eğitim, daha fazla rekabet ve sınav merkezli bir yapıya dönüştü.

O zamanlar devlet okulları şimdiye nazaran daha iyi eğitim veriyordu. Dolayısıyla çoğumuz devlet okullarında okuyorduk. AKP iktidara geldikten sonra ilk yaptıkları işlerin başında devlet okullarının içini ve eğitim kalitesini boşaltmak, daha sonra da bu okulları imam hatiplere çevirmek oldu. Çocuklarını tek tipli eğitim ve dini eğitimden uzak okullarda bilimsel okumasını istemeyen aileler, eğer maddi koşulları iyiyse özel kolejlere göndermek zorunda kaldı. Özel okulların ilk altyapısı 80 Anayasası’yla ücretsiz eğitimin yavaş yavaş tahrip edilmesiyle başladı. Süreç içerisinde özel okullara gitmek, yabancı dil öğrenmeye ve farklı derslere erişmek için bir imtiyazın işareti oldu. Ailelerin maddi durumları iyi değilse de Anadolu ve fen lisesi sınavlarıyla çocuklarının kendilerince gerici, anti-bilimsel eğitimden kurtulması için çabalıyorlar. Şimdilerde ise eğitimin temel taşlarını oturtması gereken Eğitim Bakanlığı’nın görevini aileler kendi başlarına üstlenmiş gibiler. İşte bu okulların sınavları artık o kadar abartıldı ki küçük çocukların sokakta akranlarıyla oynayıp el ve beyin becerilerini geliştirmesi gerekirken, sürekli dershane, özel okul, test çözmek ile zamanları geçiyor, daha üniversite sınavlarına hazırlanmadan. Eskiden sadece üniversite sınavına girerken lise sonda böyle canhıraş sınavlara hazırlanılırdı. Şimdi ise ilkokul sonrası ve ortaokul sonrası iyi bir lisede eğitim görmek için bu maraton başladı. Böylesi yoğun bir süreç henüz ergenliklerinin başında olan, hormonları sürekli değişen, kendi bedenlerini ve kim olduklarını keşfeden çocuklar için oldukça ızdıraplı geçiyor. Hatta öyle ki son yıllarda sınavlarda başarılı olamayan bazı çocuklar ciddi psikolojik sorunlar yaşayabiliyor. Burada iktidarın ve sistemin çocuklara ve onların ailelerine yaşattığı travmanın nasıl büyüdüğüne şahit olunuyor. Gün geçtikçe eğitimin bilimsel kırıntıları da buhar olup uçuyor.

Okullara “rehabilitasyon” adı altında farklı din görevlilerinin atanması, din derslerinin yoğunlaştırılması ve eğitim içeriklerinin dönüşmesiyle birlikte eğitim sistemi giderek daha tartışmalı hale geliyor.

Kıssadan hisse pek yapamasam da dershaneye başarılı ama dar gelirli öğrenciler için oluşturulan kontenjanlardan yararlanılarak gidildi. Her dershanenin ücret almadan eğitim verdiği dönemlerde bu imkanlardan faydalanıldı. Aileler, çocuklarının eğitimi için büyük bir çaba gösterdi. Bu süreçte aile desteği ve özellikle kadınların eğitim konusundaki kararlılığı belirleyici oldu.

Lise son sınıf yılları hem stresli hem umut doluydu. Üniversiteye geçiş, özgürleşme ve yeni bir hayat anlamına geliyordu. Okul ortamında ise disiplin, baskı ve otorite ilişkileri öğrenciler üzerinde stres yaratıyordu. Kurallar, dış görünüş ve davranışlar üzerinden sıkı denetimler uygulanabiliyordu.

Zamanla düşünsel dönüşüm yaşayan bireyler daha eleştirel bir bakış açısı geliştirmeye başlıyor ve haksızlıklar karşısında daha duyarlı hale geliyordu. Ancak bu süreç, geçmişte yaşanan suskunluk kültürünün de sorgulanmasına neden oluyordu.

Bu bireysel deneyimler, daha geniş bir tarihsel ve toplumsal bağlamın parçasıdır. Toplumsal hafıza, geçmişten bugüne aktarılan travmalar ve suskunluk biçimleriyle şekillenir.

Günümüzde ise bu tablo yalnızca eğitim sistemiyle sınırlı kalmamakta, daha geniş bir kültürel ve toplumsal dönüşümle birlikte okunmaktadır. Okulların içinin boşaltılması, eleştirel düşüncenin zayıflaması ve eğitimde niteliğin düşmesi gençlerin anlam dünyasını daha kırılgan hale getirmektedir. Bu boşluk, medya ve popüler kültür tarafından farklı biçimlerde doldurulmaktadır. Özellikle mafya temalı film ve dizilerin çoğalması, şiddeti sıradan ve çekici bir yaşam biçimi gibi sunmakta, toplumsal algıyı etkilemektedir. Bunun yanında teknolojinin yaygınlaşmasıyla birlikte evlere giren dijital oyunlar da rekabet ve şiddet içerikli kurgular üzerinden gençlerin dünyasında yer edinmektedir. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, yalnızca bireysel davranışları değil, toplumsal duyarlılığı ve ilişki biçimlerini de etkileyen daha geniş bir dönüşüm ortaya çıkmaktadır.

Bu dönüşüm, son yıllarda artan okul içi şiddet olayları ve “okul katliamları” ile birlikte düşünüldüğünde, eğitim kurumlarının sadece öğrenme alanı değil aynı zamanda toplumsal gerilimlerin yansıdığı mekânlara dönüştüğünü göstermektedir.