Kamil ERDEM


Bir gazete yazısında, yazının ana konusu değildi. Laf dönüp dolaşıp bir vesileyle ona gelince, adı “dünyaca ünlü sanatçımız” olarak anıldı.

Bildiğim biridir, iyi eğitimli ve yeteneklidir. İyi bir kariyeri de vardır. Lakin “dünyaca ünlü” olduğunu bilmiyordum; merak saikiyle biraz “iz süreyim” dedim.

İlk bulgum, dünyaca ünlü bu sanatçımızın kendine ait bir internet sitesi yok. Eh, internet siteleri eskisi kadar revaçta değil dedik... Adına bir Wikipedia girişi de olmamış; ona da amenna. Ne yapalım, ulaşabildiğim sosyal medya hesaplarına baktım. Sayfayı eski tarihlere kaydırmaktan baş parmağıma kramp girdi, tek bir uluslararası etkinliğine rastlayamadım. Bari bir de Google’a sorayım dedim ve son yurt dışı konserinden bu yana on yıldan fazla zaman geçtiğini gördüm, “dünyaca ünlü” bu sanatçımızın!

Şaşırdım mı? Hayır...

Şaşırmadım, çünkü sanatta, özellikle de müzikte “dünyaca ünlü”, olağan bir sıfat haline geldi. Ortalık “dünyaca ünlülerden”, “dünya çapında” olanlardan geçilmiyor. En dolaysız ifadeyle, yalandır. Ama gel gör ki, sanat alemimizde yalanlar gerçeklere galebe çalar.

Bu söylemleri sadece ölçüsü kaçırılmış övgüler, abartılı reklamlar olarak görmemek gerekir; bu denli basit değildir. Arkasında ciddiye alınması gereken toplumsal sorunlar, kültürel ve eğitimsel zaaflar olduğunu düşünürüm.

Mesela müzik bilinç ve algımızın yetersiz oluşu, bu zaaflardan biridir.

Bir diğeri, Batı’nın değer yargılarına aşırı önem vermemizdir.

Özellikle televizyonun etkisiyle sadece müzikte değil, akla gelebilecek her konuda “şöhretlere tapar” hale gelmiş olmamız bir başka nedendir.

Ve bütün bunlar birbirleriyle alakasızmış gibi görünseler de, aslında yolun sonunda hepsi de aynı kavşağa çıkar!

Müzik bilinci ve algısı

Klasik müzik Türkiye’ye sonradan gelmiştir. Amasız, fakatsız, iyi ki de gelmiştir. Senfoni orkestralarımız, operalarımız ve tabii bu kurumlara müzisyen yetiştiren konservatuvarlarımız, her türlü sorunları bir yana, önemli kazançlarımızdır.

Yalnız unutmayalım, klasik müzik Rusya’ya da sonradan girdi. Ama Rusya’nın, bestecileriyle, icracılarıyla, orkestralarıyla, eğitim kurumlarıyla, kısacası her yönüyle, bu müziği “ithal ettiği” ülkelerin seviyesine ulaşması uzun sürmedi. Bizse, yüz yıllık geçmişimize rağmen ”benimseme” aşamasını bir türlü geçemedik.

Çünkü bir ülke sadece sanatçı değil, sanatsever yetiştirmek için de eğitim ve kültür politikaları geliştirmek zorundadır; hatta bu ikincisi, daha bile önemlidir. Zira sanatçı sanatını “birileri” için icra edecektir, ve o “birilerinin” bilinç düzeyi, çok şey demektir. Bunu hep atladık. Halbuki birkaç nesil boyunca temel eğitimde akılcı bir müzik kültürü ders programıyla, müzik bilinci ve algısı olan bir toplum pekala mümkündü. Olmadı.

Bu olmadı, ama başka bir şey oldu... Klasik müzik ve sonraları caz, “okumuşlarımız” arasında bir statü ve seçkinlik göstergesi oldu. “Yan etki”, etkiyi solladı! Müzik önemsenmesine önemsendi de, yanlış bir maksat, iğreti bir merakla. Bilinçli bir izleyici kitlesi oluşmayınca da reklam ve tanıtım haddinden fazla etkili ve önemli hale geldi. Böylece varılan noktada tanıtımın olabildiğince “iri puntolar”, abartılı sıfatlarla yapılması adet oldu.

İşte “dünyaca ünlü” de, bu “tanıtım sloganları” içinde en iri puntolu olanıdır. Ünü dünyayı sarmış, daha ne olsun? Aslı var mıdır, orasını karıştırmayın. Hoş, karıştıran da yok zaten, mesele de bu!

Batının değer yargıları

Evet, mesele bu da, bundan ibaret değil. Bizim bir de Batı'yla olan bitmek ve çözülmek bilmez sorunlu ilişkimiz vardır. Duygularımız nefretle hayranlık arasında salınıp durur ve her iki uç halin makul sınırlar içinde açıklanamayan tezahürleri olur. Fransa’ya kızıp Fransız mallarından intikam alırız mesela. Çoklukla eğitim düzeyi ortalamanın altında olanların tepkisidir. Ama anlıktır, çocuksudur; hoş, koca toplumun “çocuksuluğu” nasıl izah edilir, o da ayrı...

Hayranlığın tezahürleri ise çok daha vahimdir; ne anlıktır ne de çocuksu, olsa olsa patolojik denebilir ve bu da “okumuş” kesime özgüdür.

“Bizim Türk olduğumuza bir türlü inanamadılar...”, ya da “bizi İtalyan sandılar...” derken yüzlerinden mutluluk okunan iyi tahsilli, dil bilen, “çağdaş” insanlarımıza ben istisna sayılamayacak kadar çok rastladım. Rastlamayan var mıdır? Ne mutlu Türküm diyene sözünün “aslında” ne demek olduğu tv’lerde yıllardır ve saatlerce ve hala tartışılırken, mutluluğu “İtalyan zannedilmekte” bulanlar varsa, hakikaten dönüp gerilere doğru bir bakmak lazım gelir; biz nerede ve ne menem bir hata yapmış olabiliriz diye.

Bu raddede bir kimlik bunalımı uç örnek tabii, ama batının değer yargılarını haddinden çok önemseyen azımsanmayacak bir kesim olduğu da gerçek. İşte “dünyaca ünlü” lafı, bunları da kolayca “ikna eder”. Referansın “sağlam yerden” olduğu garantisi demektir! Tabii “dünya” bu durumda “batı” oluyor, ama bu müzik de batıdan ithaldir zaten.

Şöhretseverlik

Vaktiyle, kendisi de gazeteci olan bir tv haber kanalı sahibi, yayın hayatına başladıklarında genel yayın yönetmeni olarak atadığı kişiye “önce yıldızlar yaratıp sonra da o yıldızları yöneteceğiz” demiş. Bu yayın yönetmeniyle tv’de yapılan bir söyleşide kendisinden duymuştum.

Becerdiler mi? Evet, hem de ne becermek... Üstelik tek bir kanal da değil, tüm haber kanalları elele becerdiler! Türk tipi haber kanallarının en önemli “yaratısı”, şöhret kavramının sınırlarını genişletmek oldu. Ünlüler artık sadece futbol, gösteri sanatları, pop müzik, popüler edebiyat gibi alanlardan çıkmıyor.

Ünlü tarihçi, ünlü jeolog, ünlü hukukçu, ünlü psikolog, ünlü kasap, ünlü kardiyolog, ünlü ilahiyatçı, ünlü astrolog... Onlar şöhret yarattıkça yarattı, biz bağrımıza bastıkça bastık. Sonuçta “ünlü”den aşağısı kurtarmaz oldu.

Şimdi, ünlü olmanın hiç de gerekmediği bunca alanda bunca ünlü zuhur edince, işi seyircinin karşısına çıkıp icra-ı sanat etmek olan müzisyenlerin ünlü olmaları da adeta bir gereklilik, hatta bir “hak” oldu! Yalnız burada ünlü olmaktan ziyade “dünyaca ünlü” olmak yeğdi, zira konu sanat olduğunda takdirin “dışardan” gelmesi her zaman daha etkileyici olur.

***

Peki, bunca sözden sonra gelelim sorulması gereken soruya; bizde hiç mi “dünyaca ünlü” sanatçı yok?

Aslında bu yanlış bir sorudur, zira sanat müziklerinde -ve müzikçilerinde- ünlü olmak diye bir kaygı, bir hedef yoktur; olmaması gerekir. Ama olması gereken bir hedef de vardır; uluslararası kariyer... Hiçbir  -mesela- konser piyanistinin sokakta yürürken tanınmak diye bir derdi olduğunu sanmıyorum. Ama her konser piyanisti, olabildiğince çok ülkede, prestijli salonlarda önemli eserler icra etmeyi tabii ki arzu eder, dahası, etmelidir. İşte bunu yapabildiyse uluslararası kariyeri var demektir, kendi alanında ve çevresinde tanınır ve saygınlaşır, ün ise ancak böyle bir kariyerden sonra -gelirse- gelir.

Ve soru bu olursa, evet; Türkiye’de uluslararası kariyeri olan müzisyenler elbette vardır.

Ama kimler olduğuna hiç girmeyelim, zaten artık bilgi hepimizin parmağının ucunda. Her kimi merak ediyorsak istediğiniz, hatta istemediğiniz ne kadar bilgi varsa ekrana dökülüyor...

Evet, yeter ki merak edelim!

Lanse edilen imajlarla var olan hakikatleri ayırt edebilmek için, iyi bir ilk adım olacaktır merak!