ARTI GERÇEK- Türkiye tarihinin en büyük krizlerinden birini yaşıyor. Demokrasi askıya, hukuk devleti ayaklar altına alınmış durumda. Tüm kesimler artık yolun sonuna geldiğinde hemfikir. Ancak bu tünelden nasıl çıkılacak sorusu tüm yakıcılığıyla cevap bekliyor.

Artı Gerçek olarak krizin analizi ve çözüm yolları konusunda Türkiye Sol Siyasi Hareketi’nin önde gelen isimlerine, kanaat önderlerine hem içinde bulunan durumu değerlendirmeleri, hem de çözüm yolu konusundaki görüşlerini sorduk. Sağ söylemin tüm ağırlığıyla medyaya hakim olduğu bir dönemde Sol’un çıkış yolları konusundaki görüşlerine bir platform olmaya çalıştık.

Emek Partisi Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, Türkiye’nin içinde bulunduğu süreci ilişkin değerlendirme yaparak,  “Yaşanan yangınlarla birlikte iktidarın Türkiye’yi nasıl yönettiğinin resmi oldu. Akdeniz  içinde bulunulan durum ve çıkış yolları konusunda şunları söyledi:

“Türkiye’de ortaya çıkan son tabloya baktığımızda pandemi oluyor özel sağlık hastanelerinin sahibi baronların yönettiği bir tabloyla karşılaşıyoruz. Eğitime dair sorun yaşanıyor, eğitim sektörü sahiplerinin olduğu bir bakanlık yönetimi ile karşılaşıyoruz. Yangın oluyor, turizm bakanlığı sahneye çıkıyor.

Sel oluyor inşaat baronları ve onların makamları ortaya çıkıyor. Tüm bu fotoğraf bize sermaye ve siyasetin iç içe geçtiği oligark yapıların oluşturduğu bir hükümet kabinesine işaret ediyor. Burada yaratılan ülke geriye bırakan, övünülen eserler betonistan oluyor. Son yaratılan beton ülkesi yangınlarla bunu açık bir şekilde gösteriyor. Ayrıca zengin sınıflarla yoksular arasındaki uçurum iyice derinleşti.

Orman yangınları, Van ve Ağrı’daki seller  19 yılda AKP’nin ülkeyi ne hale getirdiğinin resmidir. Rant ve talana dayalı kapitalist politikalar AKP eliyle memleketi yaşanmaz hale getiriyor.  Doğanın, insanların rahat nefes  alabilmesi bile Türkiye’de tek adam rejiminden kurtulmaya bağlı hale gelmiştir. Buradan yangınlarda ve sellerde hayatını kaybeden yurttaşlarımızı saygıyla anıyor halkımıza geçmiş olsun diyorum.

Öte yandan ülke ekonomisi, yüksek döviz, yüksek enflasyon, yüksek kur, yüksek faiz sarmalıyla giderek daha da derin yoksulluğa neden oluyor. Şimdi Erdoğan ve tek adam yönetimi ekonomik kriz ve salgının faturasını işçi ve emekçilere kesmeye çalışıyor. Bu da zengin ve yoksul arasındaki uçurumu derinleştiriyor. Biz Emek Partisi olarak bu süreçte özellikle işçilerin ve kamu emekçilerinin Toplu İş Sözleşmesi süreçlerini de esas alarak yoksulluğa karşı  bir mücadele hattı örgütlemeye çalışıyoruz.

Dış politikada tıkanmış, Neo-Osmanlıcı politikası duvara toslamış, Amerika Birleşik Devletleri ve Biden’a kendini kanıtlamaya çalışarak, NATO’ya kendini affettirerek, Afganistan’da ileri karakol rolünü almış bir Türkiye manzarası var. Bu da ülkeyi savaş bataklığına sürükleyen bir macera demek.

Siyasal ve demokratik alandaki tabloda ise tek adam, tek parti sisteminin giderek faşist bir rejimi de inşa etmeye çalıştığı, anayasaya, yasalara, yeni yasal düzenlemelerle beraber ve hak alma toplumsal muhalefet kesimlerini de sindirmeye çalıştıkları bir tabloyu arz ediyor.

“Türkiye nereye gidiyor?” derseniz...

Türkiye AKP’nin eliyle Avrupa Birliği’nin (AB) göçmen deposu haline getirildi.  Sadece AB’nin göçmen deposu değil, batı kapitalizminin göçmen işçi yetiştiren ülkesi haline geldik. Kiralık olarak belli sözleşmelerle göçmenleri çalıştırıp sonra geri gönderecekleri Göç ve İltica Paktı’nı imzaladılar. Bu ülkemiz açısından gerçekten utanç verici bir durumdur. Mültecileri mağdur eden, on yıldır Türkiye’de statü alamamış beş milyon insandan söz ediyorum.

Bütün bunların üstüne bir de Afganistan politikası eklendi. Biz AKP’nin Afganistan politikasına hayır diyoruz. Afganistan’da Amerika’nın, NATO’nun çıkarları için ölecek tek gencimiz yok diyoruz. Bu politikaya sonuna kadar karşı çıkacağız. Bu politikanın bir yansıması da göçtür.

Bu göçün vebali de AKP hükümetinindir. Zaten hali hazırda bulunan beş milyon göçmenin üzerine milyonlarca Afgan göçmenin eklenmesiyle birlikte ciddi sosyal fay hatlarında gerilmelere neden olacaktır. Toplumsal bir endişe var. İşsizlik, yoksulluk ve göçmen emeğinin alınıp satılması nedeniyle bir endişe, gerilim var. Bunu durumu ırkçılar da kullanıyorlar. Maalesef millet ittifakı da bu çizgiye kaydı. Bu Türkiye için tehlikeli bir durumdur.

Mülteciler, Kürtler üzerinden yapılan bu ırkçı, şoven propagandalar sadece Kürtleri değil toplumun birçok kesimini etkiler. Nitekim en sert vurduğu kesim Kürtler oldu. Konya, Ankara, Afyon gibi kentlerde Kürtlere yönelik ırkçı saldırılarılar ve katliamlar gerçekleşti.  Bu durum evine çarpı atılan Alevileri de işinden ekmeğinden olan emekçileri de etkileyecek bir meseledir. Millet ittifakından bu ırkçı söylemlere gelen her destek AKP’nin ekmeğine yağ sürüyor. Çünkü onlar baskıcı OHAL rejimini sürdürecekleri gerilimlerden besleniyorlar. Irkçı kabarmada her defasında ırkçı kesimlerin elini güçlendiriyor.

Çözüm yolu olarak önerilerimiz de şudur:

Birincisi tek adam, tek parti rejiminden Türkiye’nin kurtulması gerekir. Biz Emek Partisi olarak tek başımıza seçimlere girecek yeterliliği kazandık ama işçi sınıfı ve halkın çıkarları doğrultusunda elbette bir ittifak seçeneği oluşturma gayemiz var. Tek adam yönetimi gönderecek formüllere sahibiz. Ama Türkiye’nin iki kutuplu, burjuva kamplaşmaya hapsedilmesini de kabul etmeyeceğiz.

Bir yerde cumhur ittifakının baskıları, diğer yerde bun karşı halkın örgütlü mücadelesini merkezine koyamayan millet ittifakı var. Üçüncü bir seçeneğin yaratılması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü millet ittifakını kitlelelri pasifize eden,  sistemi restore eden bir ittifak görünümünde.

Üçüncü ittifak bizim için devrimci, demokratik bir, halk seçeneğidir. Bu iki ittifakın dışında kalan bütün güçleri de CHP’yi ve tabanını da HDP’yi de  bu ittifaka çağırıyoruz. Sadece siyasi partilerle sınırlı bir seçenekten bahsetmiyoruz. Emek ve meslek örgütlerinin, demokrasi güçlerinin, halk güçlerinin de içinde yer alacağı bir iktidar seçeneğinden söz ediyoruz. Türkiye’nin çıkış yolu ancak böyle bir birlikle mümkün  olabilir.

“İlk seçimde gidecekler” yaklaşımının da doğru olduğunu düşünmüyoruz. Millet ittifakının,” ilk seçimde giderler, provokasyona gelmeyelim, sokağa çıkmayalım” gibi yaklaşımlarını da çok doğru bulmuyoruz.  Çünkü seçimin güvenliği de halkın örgütlü mücadelesine bağlıdır. Buna en çok ihtiyaç duyulan bir dönemden geçiyoruz. AKP-MHP oylarında bir erime olsa da henüz daha güçlü bir siyasal,  demokratik ve sosyal haklara sahip halk hareketi yaratılması  yolunda yapılması gereken çok şey var.

Biz sol, sosyalist, demokratik parti ve örgütlerle görüşme ve toplantılarımıza devam ediyoruz. Sendika ve emek-meslek örgütleriyle de görüşüyoruz. Biz diyoruz ki ne cumhur ittifakı ne de bu sisteme restore edecek ittifak seçeneğine mecbur değiliz. Özellikle HDP üzerinden toplumsal muhalefetin dizayn edilme çabaları gündemde. Mutlaka ama mutlaka sol, sosyalist, demokratik, ilerici güçler ortak ittifakta yer alabilmelidir. Bunu hep birlikte başaracağız.