Haluk ÜNAL


Kısa süre önce devlet katında tehditler havada uçuştu; darbe söylentileri ortalığı kapladı. Gerilim üzerine de sayısız yazı, yorum, analiz yayınlandı.

Bu yorumların büyük çoğunluğu meseleye anlık ve olgusal bakıyor. Sürecin tarihsel bağlamı da yaygın olarak bilinmediği için de korkarım hedeflerine ulaşmıyor.

15 Temmuz ve sonrasında gerçekleşen faşizan, “darbe içinde darbe”den bu yana, söz konusu olaylar zinciri, yalnızca Türk devleti ve egemen sınıfları içinde yaşanan bir “iç çatışma” niteliği taşımıyor; aynı zamanda küresel ve bölgesel emperyal güçlerin de rol aldığı çok katmanlı bir çatışma çerçevesi oluşturuyor.

ÇATIŞMANIN KÜRESEL DİNAMİKLERİ

Yeniden çok kutuplu bir nitelik gösteren kapitalist emperyalist şebekenin ana çatışması -her kutup, kendi içindeki rekabet ve çelişkilerle de malûl olsa da - Atlantik Paktı (NATO) ve Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ekseninde gerçekleşiyor.

“Ortadoğu’da yaşananlar üçüncü dünya savaşının ön perdesidir” görüşünü ileri sürenlere hak vermemek elde değil.

Gerek Şangay, gerek Atlantik, son on yıl içinde sürekli el yükseltmekten geri durmadılar. Çin’in önlenemeyen büyüme hızı ve küresel ekonominin bir numarası olmaya aday konumu, ABD’nin “ticaret savaşları” adı verilen müdahalesine sebeb oldu. Şimdilik Çin ekonomisini durgunlaştırma ve büyüme hızını düşürme yönündeki planı başarılı görünüyor.

Yine geçtiğimiz ay Çin, ambargodan nefes alamaz hale gelmiş olan İran’a 400 milyar dolar kredi açarak, ambargoyu boşa çıkaracak bir hamle yaptı ve İran/Şangay ilişkilerini daha güçlendirmiş oldu.

Öte yandan ABD/NATO (Atlantik), askeri saldırganlık ve konspirasyon becerileriyle bilinirken;

Şangay’ın silahlanmada ulaştığı nitelik (şu an için İran’ın üstüne kalmış olan Aramco saldırısı 14. 09. 2019) ve en son gerçekleştirilen askeri tatbikat (Çin, Rusya, İran, 27.12. 2019) Şangay’ın da ortaya, askeri rekabette denklem değiştirici bir iddia koyabileceğini kanıtladı. (bkz. Shangay vs Atlantik) Ve nihayet tesadüf mü komplo mu henüz bilemesek de tepesine çöken koronavirüs kabusuyla Çin, dünyadan izole edilivermekle kalmadı; milyarca mülksüz, yoksul insanın dikkati de ekolojik felaket, kapitalizmin sonucu oluşan insani yıkım vb. meselelerden, can derdine çevirmiş oldu.

İşte bu ürkütücü savaşın bir sahnesi de Ortadoğu. Burada da küresel kutupların hegemonik müdahaleleri, siyasi, sosyal hatta kültürel bileşkelerin oluşmasında önemli bir rol oynuyor.

TÜRK DEVLETİNİN 24 OCAK 1980 STRATEJİSİ VE ÖNÜNDEKİ ENGELLER 

Bu coğrafyaya daha yakından bakmaya başladığımızda haliyle ön plana Türkiyeyi koymak durumundayız.

24 Ocak kararları ve bu kararların yaşama geçirilebilmesinin yolunu açan 12 Eylül 1980 askeri darbesinden bu yana, NATO ve Türk egemen sınıflarının önündeki ana hedef, Türk Devleti’nin bir alt emperyalist (bölgesel) güce dönüşmesi, bunun da küresel ekonomiye uyumlu olarak, “serbest piyasa ve ihraç ekonomisi” zemininde sağlanmasıydı.

Söz konusu stratejinin emperyal güçlerce telaffuz edilen popüler adı “Avrupa Birliği vizyonu”ydu. Bu sürecin karakterini oluşturan temel mesele, liberallerin sıkça kullandığı “sivil asker dengesinin düzenlenmesi” cümlesinde saklıdır.

Bu tartışma T.C. müktesebatı açısından çok sert, çok radikal bir içeriğe ve tarihe sahip. Hatırlayacak olursak, Talat, Cemal ve Enver’den boşalan İttihat Terakki Partisi’nin liderliği 1919 dan itibaren Mustafa Kemal tarafından dolduruldu ve parti kadroları yeniden “Kuvvay-ı Milliye” adı altında toparlanıp; 1923‘de de Cumhuriyeti kurdular.

İttihatçı askerlerce kurulan cumhuriyetin mülkiyeti de haliyle askeriyede kaldı.

Cumhuriyet, izleyeceği ekonomik, sosyal ve kültürel hattı kapitalizm olarak tanımlamış (İzmir iktisat kongresi); bu hedefe ulaşmasının önünde üç temel engel (tehdit) belirlemiş; bütün toplumsal politikalarını Kürtler, İslamcılar ve Komünistlerin ezilmesi, bastırılması ve yok edilmesi üzerine kurmuştu.

Anadolu’da varolan yerli sermaye birikimi Rum, Ermeni ve Yahudi milletlerine aitti ve İTC soykırım ve zor alım politikalarıyla bu kesimleri tasfiye edip kaynaklarını kendi uygun bulduğu kişilere aktarmıştı.

Hareketin arkasında Batı ülkelerindeki gibi bir sermaye birikimi ve kümesi yoktu. Bu nedenle mirasçısı oldukları İTC’nin politikalarını sürdürüp, devlet desteğiyle bir milli sermaye yaratmayı da önlerine bir hedef olarak koşmuşlardı.

Cumhuriyet dönemi boyunca, “milli sermaye” ve sivil bürokrasi hep askerlerce yönetildi.

Öte yandan birikim rejimi olarak da “ithal ikameci” adı verilen, devletçi, kapalı bir ekonomik model tercih edilmişti.

Modelin en önemli özelliği de toplam ekonominin yaklaşık %70’i ne tekabül eden bir yatırımın Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) adı altında asker merkezli bürokrasi tarafından yönetiliyor olmasıydı.

Bu model “kalkınmacı” da tabir edilen bir kapitalist gelişme yolu olarak; TSK’ya “Doğu bloku ülkeleri” dışında görülmeyecek düzeyde sınıfsal bir güç veriyordu.
Ekonomik ve askeri gücün sağladığı güçle de TSK, gerekli gördükçe müdahale etti; darbe yaptı, anayasa yazdırdı. Politik, sosyal ve kültürel olana da yön vermeye çalıştı.Yani stratejik olana bütün Cumhuriyet tarihi boyunca asker karar verdi.

İşte 24 Ocak 1980 kararlarının temel hedeflerinden biri de “mülkü” artık askerden sınıf atlatılacak olan sermaye sınıfına devretmek; evrensel kapitalist bir kural olarak, stratejik kararların sermaye sınıfınca alınmasını sağlamak; “sivil asker dengesini siviller lehine değiştirmekti.”

ERGENEKON ENGELİ

Bütün bu stratejiler tartışılırken, fıtratında ittihatçılık olan TSK, her ne kadar 1950’lerden sonra NATO beslemesi haline gelmiş olsa da, belli ki, alttan alta kendi ayrıcalıklı “kastlarının” çıkarlarını tartışmış; kamuya açıklamasa da, tarihi kararlar vermişti.

AB standartlarında bir kapitalizm bu kastın sınıfsal olarak sonunu getirecek, belirleyici gücü elinden büyük ölçüde alacaktı.

Bu gelişmeyi durdurmakta ne kadar kararlı olduklarını da en ürkütücü, kanlı yönletmele kanıtlamaktan geri durmadılar.

Özal’ın “yeni projeye” uygun olarak attığı adımlarını engellemek, bu yönde gösterdiği kararlılığa kurşun sıktırmak; aynı yönde ısrar gösteren Sabancı’nın kardeşini katlettirip, abisini “hizaya sokmak” bu ekibin karakteristiğini özetleyecek çarpıcı örneklerdendir.

Diyebiliriz ki, çatışmanın ilk perdesi eski yüzyılın sonunda ittihatçıların üstünlüğüyle kapandı.

Bu meselenin kamuoyuna, biz fanilere dolaysız olarak ilan edilişi, ikinci perdenin başladığı Mart 2002’yi buldu.

“Liberal İslamcılar”, AKP ve Gülen hareketi yarım kalan işi, kaldığı yerden devam ettirmek üzere sahneye çıkmış; Türkiye’ye bahşedilen büyük ortadoğu projesinin “eş başkanlığına” Erdoğan oturtulmuş; Kemal Derviş reformları Ali Babacan ve ekibi marifetiyle yeniden uygulanmaya başlamıştı.

O ana kadar projeye kamusal alanda itiraz etmemiş olan Askeriye, Harp Akademilerinin düzenlediği bir sempozyumda “gereğini yaptı.”

MGK genel sekreteri Orgeneral Tuncer Kılıç, “Türkiye’nin NATO’dan kopması; Çin Rusya, İran ve Türki Cumhuriyetlerle birlikte davranması gerektiğini” ilan etti.

Saflar belirlenmiş, ülke tarihinde ilk kez TSK içinde emir komuta zincirine de hakim bir kanat (bu günkü popüler adıyla Ergenekon), “mevcut devlet aklı” / AB stratejisi ile kendi arasındaki çelişkiyi halka da ilan etmişti.

Shangaycı Kemalistlerin alternatif siyaseti ve bu yönde gösterdiği direniş, bu güne kadar geçen zamanda Türkiye’nin NATO/AB istikametindeki “yeni” yolculuğunu belirleyen en büyük engellerden ilki oldu.

KÜRT DİNAMİĞİ ENGELİ

Bir diğer büyük engel ise, Kürt halkının yaşadığı aydınlanma ve politizasyonun sonucu olarak ortaya çıktı.

Kürt hareketinin ikibinlerde kazandığı yeni nitelik (yeni paradigma), ne Atlantik ne de Shangay için, kabul edilebilir bir içeriğe sahip değildi.

Ancak hareket öyle bir gelişme ivmesi yakalamıştı ki, yalnızca Kuzey'de değil, Güney, Doğu ve Batı Kürdistan parçalarıyla diasporada çok büyük bir kitleselleşme ve kadrolaşma trendine girmişti.

Kürt dinamiği, “askeri yollarla bastırılamıyor, halktan izole edilemiyor, kitlesel gelişiminin önüne geçilemiyordu.”

Özellikle de Türkiye’de Kürt dinamiğine rağmen strateji belirlemek neredeyse imkansız hale gelmişti. NATO, bu “engelden kurtulmak için” 1999 yılında Kürt halkının “büyük komplo” olarak adlandırdığı küresel operasyonu gerçekleştirip, Öcalan’ı tutuklarken, PKK’nin içinde de parelel bir süreç geliştirmeye çalıştı.
Bu hamlelerin hiç birisi NATO’nun arzu ettiği sonuçları vermedi. PKK’nin güçlenme ve genişleme trendi sürdü.

2011 “Arap Baharı” sürecinde Suriye’nin kuzeyinde Rojava’nın kuruluşuyla çok daha küresel ve pozitif bir nitelik kazandı.

İSLAMCILIK ENGELİ

Üçüncü büyük engel ise, NATO’nun büyük Ortadoğu projesinin ve AKP’nin içinde saklıydı; İslamcılık/İhvancılık…

Batı’nın yeşil kuşak operasyonu amacına ulaşıp, “Doğu Blok’u” yıkılmış; ancak yerine koymak istedikleri “ılımlı İslam” stratejisi başarısızlığa uğramıştı.

Mısır’da, “Müslüman Kardeşler”in bir yıl süren (2012 - 2013) iktidar tecrübesiyle anlaşılmıştı ki, “Ortadoğu’da ılımlı islam ekseni” mümkün değil ve “Arap sokağı”nın kilit taşı Mısır’da yeni bir “İslam Cumhuriyeti” kabusuyla karşı karşıyalar.

Bir yılın sonunda Mursi’nin Genel Kurmay Başkanı olarak atadığı ve İhvan’a yakınlığıyla bilinen General Sisi, Mursi’yi deviren Amerikancı darbenin de kahramanı olacaktı.

NATO, Sisi darbesiyle başlayan bir dizi adımla bu “tehlikeyi atlatmaya” uğraşırken, en beklemedikleri darbe Türkiye’den geldi.

Nasıl ki “Türk” devrimci hareketi ufukta bir devrim görmediği için “sağ şeride geçmiş” AB’ci bir çizgi (Emeğin Avrupası) izlemeye başlamıştı; İslamcı hareketin gençleri de Erbakan’dan kopup, “liberal gömleği” giydiler.

2011 belli ki, eski hayalleri canlandırmış; Erdoğan ve Davutoğlu ufukta yeniden “İhvancı devrim” görmeye başlamıştı.

Erdoğan, bütün uyarılara rağmen ABD’nin değişen İhvan politikasına ikna olmamış, başladığı yolda yürümeye kararlı olduğunu, eski “akıncı gömleğini, liberal gömlekten daha çok sevdiğini” göstermeye başlamıştı.

Erdoğan, başlangıçta ABD ile birlikte, Şam’ı düşürmek için eğitip, donattıkları cihatçı örgütleri ve özellikle İslam Devleti (İD) çetelerini esas olarak kendi “İslamcı devrim” hayalleri yönünde kullanmaya başladı.

YPG tarafından Suriye’de ele geçirilen edilen komutanlarının itiraflarından da teyit edildiği üzere; İD güçleri Şam’a yürürken, “Erdoğan’ın ricasını kıramayan” Ebubekir Bağdadi’nin ısrarlı baskısıyla yönlerini Rojava, Kobane’ye çevirdiklerini artık iyi biliyoruz. Ki aynı komutanlar, bu kararın sonlarını getiren en büyük stratejik hata olduğunu da değişik mecralarda itiraf ettiler.

Bir yandan bunlar olup biterken, Erdoğan kendi alternatif ekonomik ve askeri yapılanmasına gereken mali kaynakları temin etmek için eski patronlarının yasak saydığı adımları da atmaya başlamıştı.

Reza Zarrab üzerinden İranla girdiği ilişkiler, altın kaçakçılığı, buradan kazanılan paralarla kendi stratejisini fonlamak vb. gibi NATO ile kontratın başka maddelerini de bozmaya başladı. Şimdi geriye doğru baktığımızda anlayabiliyoruz ki, Erdoğan, NATO ile arasının ne kadar açılabileceğini görmüş, alttan alta hapisanedeki Ergenekoncularla yeni bir ittifakın temellerini de atmaya başlamıştı.

Bizim gibi açık kaynaklardan ve sonuçlarından bakarak değil, derin istihbari bilgilerle siyaset üreten NATO karar vericileri, ilk aşamada Erdoğan’ı Türk yargısındaki kadroları marifetiyle durdurmaya kalktıklarında, onları ummadıkları kadar hazırlıklı ve agresif bir Erdoğan bekliyordu. (17/25 Aralık) Erdoğan en beklenmedik hamleyi bu gelişme sonrasında yapacak; Gülen hareketiyle birlikte, hapisanelere tıkarak, tasfiye ettikleri Şangaycı (Avrasyacı) paşaları ve subayları serbest bırakıp; TSK’yı yeniden onlara emanet edecek; ülke tarihinde bir ilk olarak, çok kapsamlı bir NATO’cu tasfiyesine başlayacaktı.

Açıktan NATO’cu adlandırmasını yapamayacakları için de bu “temizliği” topluma “FETÖ terör örgütü” kodlamasıyla takdim edeceklerdi.

Temmuz 2016’ya geldiğimizde Erdoğan’ın Türkçü/İslamcı faşist bir devleti inşa etmeyi hedef olarak önüne koyduğunu anlayacağımız olaylarla yüz yüze geldik.
Devlet yönetecek kadrosu olmayan “akıncı hareket”in neo İslamcı kadrolarının bu açığı kapatması ve hem askeri hem seivil bürokraside kendi parelel devlet yapılanmalarını kurmaları gerekiyordu. 15-16 Temmuz darbe matruşkası devlette, her düzeyde Cemaat kadroları ve sempatizanları dahil bütün NATO’cuların tasfiyesinde son perdeye geçildiğini gösteriyor.

O günden başlayarak tarihte emsali az bulunur bir biçimde, Erdoğan’ın U dönüşüyle Shangaycı Kemalistler ve Erdoğan, ülkeyi yönetmeye, Kemalist NATO’cu geleneksel devlet biçimini yıkıp, yerine açık bir savaş diktatörlüğünü inşa etmeye başladılar.

Bütün taraflar iyi biliyordu ki, tokalaşıyor olsalar da arkalarında tuttukları sol ellerinde birer hançer saklıydı.

İki kanat da bir yandan işbirliği yapıp, bir yandan da nihai hesaplaşma gününe tahkimat yapmaya başladılar.