Sedat SEZGİN


Sevgi fedakarlık ister, doğru, ancak bu fedakarlık azıcık bile ihmal edildiğinde bir daha tamiri mümkün olmayan derin yaraların açılmasına neden de olabilir. Bazen fedakarlıktaki küçük kırıntılar (tabii ki hiç fark edilmeye de bilir) görmezden de gelinebilir. Fakat bazı sanatçılar terazideki bu milim oynamayı bile öyle muhteşem bir biçimde gözler önüne sererler ki hayran kalmamak imkânsızdır. Bunlardan biri de hiç kuşkusuz Ingmar Bergman'dır. Bergman insanın ruhsal karmaşasıyla ilgili çok şey demiştir, modern insanın ondan daha öğreneceği fazlasıyla bilgi de vardır.

Bergman'ın Güz Sonatı (Autumn Sonata) filmini tekrar izlerken, anne Charlotte'un tren vagonunda sevgilisiyle kariyerini ve mutluluğunu paylaşmaya çalışırken ki akışı bozan, daha çocukluktan başlayan kas hastalığı ve bakıma muhtaç kızı Helena için 'Neden ölmüyor ki' serzenişi-isyanı zihnime Gregor'un ölümüyle rahatlayan anne-baba-kızkardeş Samsa'nın çıktıkları yolculuktaki tren vagonundaki bölümü çağrıştırdı. Bergman bununla ilgili, söyleşilerinde ya da anılarında bir şeyler demiş midir, bilmiyorum.

Eva: "Benim kederim senin saklı zevkin mi?"

Film daha çok anne Charlotte ile kızı Eva arasındaki çatışmadan beslense de konu sevgi olunca Helena'yı ezip geçemeyiz, hatta bence onu en zirveye koymak zorundayız.

Anne Charlotte'un terk ettiği kızı Helena ile ilk karşılaşmaları... "Helena başını ellerinin arasına almanı istiyor." Helena'nın sözlerinin anlaşılması zordur, engelli oluşundan dolayı. Eva, anneye sözlerini tercüme etmek durumunda kalır her defasından.   

Eva ile Charlotte yaşadıkları sevgi, bencillik, ihmal gibi konuların iç hesaplamasını-savaşımını yaparken Helena ise sadece sevmek ister ya da belki de sevilmek (başının annenin elleri arasına almak istediğine göre) ve bunun için geçmişle hiç ilgilenmiyormuş gibi davranır, en azından izleyiciye yansıtılan duygunun yoğunluğu budur.

Gecenin huzursuzluğunda anne Charlotte ile kızı Eva arasında başlayan itiraflar, iç dökmeler, yakınmalar, sitemler dozunu artırırken karanlığın sessizliğinde yükselen tartışmalara kulak misafiri olan Helena yatağından engelli vücudunu düşürerek (ki fiziksel olarak daha da acı duymuştur) ve devamında sürünerek daha da yakınlarına ulaşır. Sürünen Helana ile sürünen Gregor'un durumu oldukça benzerdir ve her ikisinin de sevgiye duyduğu açlık içimizi paralar. Ancak Helana'nınki bir şekilde Gregor'unkinden farklılaşır. Çünkü Helena'nınki sevilmekten daha çok sevme açlığı gibidir.

Konuşulanlar artık net duyulur.

Eva, anne Charlotte'un kendisinin ve daha bebekken terk ettiği kardeşi Helen'in yaşadıkları dramın nedenini anneye yüklerken ve anne bir nevi Eva'nın bu sert darbeleri karşısında çaresizce debelenirken Helena durduğu yerden "Anne! Anne!" diye seslenerek adeta onun yanında olduğunu, onu affettiğini, yaptıklarını umursamadığını imler gibidir.

Filmin sonlarında Eva yazmış olduğu mektupla annesini her türlü şekilde affettiğini söyler gerçi, ancak Helena'nınki bundan çok daha fazlasıdır. Helena anneyi her zaman sevgiyle kucaklar, anne çekip gittiğinde bu nedenle avazı çıktığı kadar bağırır ve oda Helena'nın çığlıklarıyla yankılanır. Oysa en çok ihmal edilen ve ölmesi arzulanan kişi Helena'dır.

Sonuç olarak Gregor intiharıyla ailesini bir nevi unuttukları hayatlarına dönecekleri için rahatlamışken aynı zamanda devamını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz derin bir vicdan azabının insafsızlığına da bırakmış olabilir. Ancak Helena için 'Neden ölmüyor ki' sözünün karşılığı 'karşılıksız sevgi'nin vücut bulmuş hâli gibidir. Helena anne denilen kişiyi-kavramı sevmek ister, üstelik hiçbir beklenti içinde olmadan, tabii sevme arzusunu hesaba katarsak bu başka. Yani demek istediğim, Bergman, kenarda bırakılmış Helena karakteriyle tamamen karşılıksız bir sevginin de hâlâ mümkün olabileceğini gösteriyor, filmi izlemiş olanlar ne demek istediğimi anlamışlardır.