Umut Seçkin Bulut **


Şiddet mağduru kadınların anısına

Dişisine en kötü davranan hayvan insanoğludur. (Jack LONDON)

Semavi dinlerin kadın anlayışının ne olduğunu biliyoruz. Bu yüzden, ‘yaratılış’tan tutun da evin içinde ve kamusal alanda görev ve sorumluluklarının bu anlayıştan etkilendiğini ve maalesef bunlara göre biçimlendiğinin de bilincindeyiz. Her ne kadar erkler yazılı yasalarla kadınları yazılı olmayan bu kural ve yasalardan uzak tutmaya çalışsa da; söz konusu kadınlar olduğunda sözel yasaların ağırlığı boyunlarında, kollarında, ayaklarında ağır ve soyut zincirler gibi duruyor kadınların. Kutsal kitapların kadına bakışı ve kadınların bunlardan mürekkep yaşamları çağdaş ülkelerde nispeten iyiye doğru giderken, özgürlüklerin askıya alındığı, hukukun, insan hak ve özgürlüklerinin hiçe sayıldığı ülkelerde ne yazık ki daha da geriye gitmektedir. Onlar, kendi dışlarında yaratılan ortamın kendilerine biçtikleri rolleri, işleri yapmak zorunda kalıyor. Kadınların ikinci cins olarak görülmeleri ve kimi alanlarda ötekileştirilmeleri gelenekçi, yasa tanımaz, hukuku insan yaşamından uzak tutan ülkelerde zorlu bin bir engelli yaşamlarını iyileştirmeye, değiştirmeye çalışan örgütler, eylemler de kaçınılmaz oluyor.  Bundan doğal da bir sonuç olamaz zaten.

Tarihçiler, kadınları topluluk ama aynı zamanda geleneksel tarih yazımında hiç ön planda olmayan bireyler olarak saptar. Kadın tarihi araştırmaları bir taraftan kadınların durumunu kültürel kalkınma sürecinde, farklı toplumlarda ya da cinsiyetlerin birbiri ile olan ilişkisi gibi belirli alanlarda kadının başarısını ele alır, görür. Bununla yetinir. Kadın tarihinin durumu daha kapsamlı olarak cinsiyet tarihinin bir parçası olarak tartışılır hep. Kadın tarihi, eleştirel erkek tarihinin ön koşulu sayılır. Genelde erkek egemen anlayış kadını da, emeğini de varlıklarını sahip olduklarını da âdeta unutup her alanda yok sayma içindedir. Buzul ve Tanrı-analar çağlarında kadınların koruyup kollamaları sayesinde bugüne erişen erkek cinsi, adeta bilinçaltında bunu ve kadını yok sayarak kendi başına hayatta kalmış ve çoğalmış gibi her alana damgasını vuruyor ve gölgesini bırakalım, bir ağaç gölgesini bile kadına çok görüyor, demek bir abartı olmaz…

Kadınların, kendileri olabilme yolundaki adımları, mücadeleleri ve haklı talepleri sonsuza değin görmezden gelinemez. Onların geçmişten günümüze yaptıkları inkâr edilemez ve tarihsel süreçlerdeki varlıkları yazısız bir tarihe mahkûm edilemez. Çünkü erkek cinsi damgası taşıyan her şeyde, kültürde, üretimde, hayatta, kısacası insanı insan yapan her şeyde ve insana dair şeylerde de inkâr etmeye çalışılsa da onların emeği, çabası, direnişi ve güzelliği, inceliği, estetiği vardır, olacaktır da… Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabı bilirsiniz. Bir zamanlar Tübitak yayınları arasında da çıkmıştı. Bu kitap bence hem erkekleri hem de kadınları anlamak açısından önemlidir. Kaliforniya Üniversitesi coğrafya ve fizyoloji profesörü Jared Diamond'un 1997'de yazdığı kitabın adıdır Tüfek, Mikrop ve Çelik. 1998'de kurgusal olmayan eser dalında Pulitzer Ödülü ve En İyi Bilim Kitabı dalında Aventis ödülü kazanmış. Kitap, İnsanlığın son on üç bin yıllık kısa hikâyesini anlatır. Ama bunun ötesinde bir önemi daha var. O da şu: 1974’te Fransız Maurice Taieb ile Amerikalı paleontolog Donald Johanson’un ekibinin Doğu Afrika’da Etiyopya’nın Hadar bölgesinde bulduğu yaklaşık 3,2 milyon yıl yaşındaki 105 cm boyundaki Australopithecus afarensis fosili, yani Lucy’i de detaylı anlatmasıdır. Buluntu yetişkin yaşta ölmüş bir dişinin neredeyse eksiksiz iskelet kemiklerinin fosilidir. Böyle bir buluntusu yok erkek cinsinin. Hem ağaçlarda hem karada yaşasa da, hançeresi gelişerek konuşma sürecine geçmiş biridir. Kadınların geçmişten günümüze kültürel ve yaşamsal birikimlerimize katkılarının ne kadar büyük ve yerinde olduğunu da gösteriyor yazar. Ayrıca, insanlığın buzul çağından bugüne uzanan gelişimini, dünya coğrafyasının çok geniş bir kısmını kapsayacak şekilde kurgusal bir dille de olsa muhteşem bir biçimde anlatıyor. Hâl böyleyken kadınları yaşamın özel ve genel alanlarından ötelemeye çalışmak, insan haklarından yoksun bırakmak asla düşünülmeyecek bir olgudur.

Burada bir kitabı daha anmam gerekiyor. O da yazıma adıyla başlık olan bir kitap: Kadının Yazısız Tarihi. Yıldız Cıbıroğlu, bu önemli yapıtta geçmişten günümüze yok sayılan kadınların toplumsal birikimlerimizin kılcal damarlarına kadar sızmış olan katkılarını dile getiriyor. Çünkü bilim insanları, yaşadığımız sürece bir cennette çeviremeyip de çeşitli nedenlerle zenginliklerini eşitçe paylaşmayıp egemenliğimiz altına almaya çalıştığımız ve yaşı 4,5 milyar yıl olan dünyaya insanın 4,5 milyon yıl önce ayak bastığını sanır. Onlar, bu sanılarında haksız değil kuşkusuz. Bilim sayesinde artık biliyoruz ki yazılı olmayan bulgularla bunun 70-80 bin yılını yarım buçuk aydınlatabiliyorlar ancak. İnsanlığın büyük geçmişi hâlâ karanlık... Ama insanoğlu, geleceğini daha mutlu, adaletli, huzurlu, hoşgörülü, barışçı, paylaşımcı yapmak yolunda boş durmuyor. Sürekli araştırıyor. Buluyor ve düşünüyor: Acaba insan onca milyar yıl ne yaptı? Bu sorunun versiyonlarını ve göreceli yanıtlarını çoğaltmak olası, ama bugünün bulgularıyla varılabilecek en akıllı açıklama insanlığın bunca milyon yıl hep korktuğunun gerçeğidir. İnsan korktu, gene korktu. Rahatına baktı, bu korku karşısında kendisini koruyarak bir nehir gibi o anlayamadığımız karanlıktan bu günlere aktı; dünyanın uygun olan her yaşam alanında.

Toplumsal bilinçaltımızı oluşturan bu korkaklık ve rahatımıza düşkünlüğümüz dogmalara karşı çıkmayışımızı değişen koşullarla, yıllarla birlikte değiştirip dönüştürdü. Ama rahatını düşünmenin yanında korkusuzluğu da erdem edinenler, hangi cinsiyetten olursa olsun, insan soyunun aklını zincirlerden kurtarmaya, dogmalara karşı çıkmaya çalıştı. Varlığını aklının kabullendiği biçimlerde sürdürmenin karşılığı olan her doğru, güzel çıkış insan soyunun kendisine, çevresine ve dünyasına açtığı pencereler oldu. İyi de oldu.

İnsan soyu yüzyıllarca bir gelişim, değişim, dönüşüm göstererek doğaya da egemenliğini arttırarak toplumsallaşma ve sosyalleşme dönemlerinin zincirini güçlendirip geliştirdi. İnsan soyu, yazılı belge bırak(a)madığı dönemlerini karanlıkta kalsın istemedi. Bunu o günün koşullarına uygun imgesel, somut imler aracılığı ile kendinin soyunu sürdürenlere bıraktı, ama içine doğulan koşullar bunları, yani kazanılmış birikimleri, taşımaya yatkın olamadı bir dönem. İşte bu yüzden bugün kadın hayatı hakkında da birçok arkeolojik araştırma ve mağaralarda bulunan bulgulardan yararlanarak değerlendirme yapılıyor. Kısa boylu kadın heykelcikleri bize, ilk çağın egemenleri ve söz sahiplerinin kadınlar olduğunu, tanrıların kadın heykelcikleri (steotopyger) ile anaerkilliğin sembolü olduklarını gösteriyor. Tanrı-analar çağında kadınların dünyayı kendi görüşleri doğrultusunda yorumlayıp bir felsefe oluşturduklarını, evrensel bir dil yarattıklarını; günümüzde sanat alanında kullanılan imgelerin, simgelerin de onların bu felsefesinden, anlayış ve kavrayışlarından çıktığını "sözcük bağıntıları"ndan hareket ederek kanıtlamaya çalışan birçok insan var. Bunlardan biri de Yıldız Cıbıroğlu’dur.  Zor bir işi başarmış, demek asla bir abartı olmaz onun için. "Doğru anahtarı kullanınca şifreleri oluşturan mantık dizgesini çözme"nin güç olmadığını bildiğinden. "Sen de her şeyi yeniden düşün" ilkesinden yola çıkıp "Eski çağlardaki kadın profilinin ve kadın erkek ilişkilerinin evrensel bağlamdaki haritasının "M" sesini incelerken ortaya çıkacağını" önceden bilmediğini söylemesi mütevazılıktan başka bir şey değil. Sayın Cıbıroğlu'nu kutlamak gerekiyor.

Çünkü ülkemizde "kadın bakışıyla" insan soyunun eşitlikçi -kadın-erkek- bağlamında üretim, bölüşüm ve savaşım verilerini geçmişten günümüze nesnel biçimde ele alan yapıtlar az. "Sonsöz"de bu çalışmanın ardılı olan yapıtları hazırlamakta olduğunu söylüyor. Bu olumlu bir gelişme. Kadın bakışı var olması gereken, yadsınmayacak bir olgu ve bizi biz yapan temel etkenlerden biri... "Tutsaklıktan Özgürlüğe KADINLARIN SAVAŞI  '(Günseli Özkaya’nın) isimli yapıtını bu vesileyle yeniden okumak zorunda kaldım. Kadınların, İlk, orta, yeni ve yakın çağdaki durumunu mercek altına aldıktan sonra; seçme ve seçilme hakkı üzerinden birçok ülkedeki kadınların özel ve kamusal alanda kazandığı hakları anlatıyor.  Gördüm ki, Sayın Cıbıroğlu benzer konuları daha büyük bir büyüteçle sunuyor bize. "M"nin Türkçede sözcüklerin başında yer almayışını sorgulamak erkek egemen toplumun geçmişine farklı bir okumayla yeniden yolculuk yapmaktır.  Okuyanlar bu yolculuğa çıktığı zaman şu bölümlerle karşılaşır:

Önsöz/1-Gözle Görülen Dünyanın Sözcük Seslerine Çevrilmesi, 2- Dilin Ortaya Çıkışı, 3- Neolitik Bitki Uygarlığı ve Anaerkil Dönemin Belleği "M" Sesi, 4- "M" ve "N" Sözcük Sesleri ile Müzik Arasındaki ilişki, 5-“Ben'i Gösteren ve "M" ile Başlayan Evrensel Heceler/Sonsöz...

Bölümler, alt başlıklar ve genel konu başlıkları çeşitli kaynaklarla geniş verilerek detaylandırılıp desteklenmiş. Ve yolculuğu bitirdiğimizde, "rubikon" oyununu kazanmış oluyoruz. Aynı renkteki küçük küpleri birleştirdiğimizde kendimizle yüz yüze geliyoruz bir bakıma. Yüzümüz öyle korkunç ki... Çünkü erkek egemen anlayışı, "M" ve "N" sesinin dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de kadın uygarlığının başlangıcı olduğu gerçeğini yadsıyor. Yadsımakla kalmıyor, kendisinin var olma nedeni olan gelişimi ve dönüşümü yok etmeye, ayaklarının altından çekmeye çalışıyor. Bu, bir tür bindiği dalı kesmek gibi… Bu çabanın sonucu olarak kadınlarımız genel anlamda içine doğduğu kültürün eşitlerinden değil de alt kümelerinden biri oluyor. İşte Cıbıroglu, bu yapıtıyla insan soyunun aklına vurduğu zincirlerin bir halkasını kırmaya, kendisi olmaya sevdalı olduğunu kanıtlıyor. Günümüzde erkek egemen anlayışın Procruste(1) yatağına girmemesi özgür düşüncenin, bazılarını kızdırabilir, ayaklandırabilir. Bu yüzden de birçok ülkede olduğu gibi, ülkemizde de geçmişten günümüze ne kadar buluşçu kadın varsa onların "M" ve "N" sesinin izlerine sahip çıkılmalıyız. Unutmamalıyız ki silahla, kalemle "M" ve "N"nin izlerine basarak karanlıkta el yordamıyla yürümeye çalışan görme engelliler gibi ilerlemek tarihin nesnel akışına uygun değildir asla. "M" ve "N"yi yadsımamızın aynı zamanda kendimizi de yadsıdığımızın acı bir göstergesi ve sonucu olarak karşımıza çıkıyor bu yapıtta. Buraya kadar yazılandan daha çoğunu hak eden bu yapıt, "en güç olan, ataerkil koşullan(dır)malardan ötürü, doğru anahtarı bulabilmek" olduğunu öngörüyor. Okuyup bitirdiğiniz de "doğru anahtarı" bulma sürecine girdiğinizi anlarsınız, önyargılı değilseniz. "Bu tür kitaplar çoğaldıkça, insanlar geriye baktıklarında ad koyan, çözüm ve düşünce üreterek dünyaya sahip çıkan evrensel anaları daha iyi tanıyacaklardır," gerçekten. Çünkü gezegenimizdeki kimi ülkelerde -insanların sadece bugünleri değil yarınları da- tek adamların keyfine, çıkarına, kararına, buyruğuna bağlı. Onları ne anayasa, ne yasalar, ne hukuk, ne millet iradesi, ne de sağduyuya çağrılar bağlıyor. Bir gece yarısı bir kâğıt üzerine karaladıkları, altına da imzalarını attıkları satırlar ertesi sabah kanun oluyor, uygulanıyor. Hukuku ayakaltına alan bu tutum yüzünden böylesi ülkelerdeki insanların geleceği de belirsiz. Çünkü onların "siyaset kültürü" engel tanımayan bir anlayışa dayanıyor. Birtakım hedefleri var, yaptıklarından biliyoruz bunu; bu yüzden yapacaklarını kestirmek için de bilici/kâhin olmak gerekmiyor. Bizde de böyle bir durum söz konusu. Anladığımız kadarıyla çocukluğundan beri işittiği, dinlediği konuşmalardan, vaazlardan zihninde oluşan bir "ideal Müslüman toplum"  anlayışı var. Gece yarıları yapılan, yazılan ve uygulananlar bu anlayış doğrultusunda gerçekleşiyor. İdeal Müslüman toplumun oluşmasının lideri olan ‘tek adam’ı siyaseten besleyen gölge teorisyenler, yazıcılar ve destekleyenler, olup biten her şeyden memnun görünüyor… "İnadına" nitelemesi politikası değil, "politika yapmasının" tarzı, üslubu.

Unutmayalım günümüzde sandıktan; içine doğduğu düzeni insanı için daha yaşanır, daha huzurlu, daha refah ve insanının doğuştan getirdiği farklılıkları gözetip bu farklılıkların barış içinde bir arada yaşamalarının ortamını sağlayanlar da; (her benzetme hatalı ama yine de yapayım bir benzetme) bir bakıma ülkelerinin Gorbaçovları da çıkabilir. Çünkü seçimle iktidara gelip bir vektör gibi ülkelerini olumsuzluklardan, insana dair olmayan yanlışlardan kurtarıp bir yeryüzü cenneti yaratanlar olduğu gibi doğru bildiği yanlışları uygulamak, yani amacını ve idealini gerçekleştirmek için var olanı bir torba gibi tersyüz edenler de olur maalesef. Bize düşen uyanık, bilinçli, örgütlü olmaktır. Çünkü erk/ler her zaman muhalifleri kolay yutulur lokma hâline getirmek ve bununla yetinmeyip birbirine de muhalif yapıp düşürmek ister. Bu onun çıkarınadır. İşte bu yüzden yeryüzünde tutuklananların, yapılanların savaşların yelpazesi genişledikçe aklıma Alman Papaz Martin Niemöller'in Hitler faşizmine karşı söyledikleri gelir; Önce Sosyalistleri topladılar sesimi çıkarmadım, çünkü sosyalist değildim. Sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım, çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım, çünkü Yahudi değildim...  Sonra beni almaya geldiler...  Benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.


1 Procruste: Eski Yunan’da efsanevi bir haydut. Bu haydut, yakaladığı kurbanlarını demirden bir yatağa yatırır, kurbanın boyu yataktan uzunsa bacaklarından keserek kısaltır, kısaysa da kol ve bacaklarından gerdirerek uzatır/mış…

*Yıldız CIBIROĞLU: Kadının Yazısız Tarihi: "M" ve "N" Sesi, Payel Yayınları, İstanbul,1996. 486 s.  

** salt okur