JOSEF H. KILÇIKSIZ 


2002’li yıllar Türkiye'nin olası istikbalinin Batı modeline dayalı bir rejim olduğu ve hayali bir kültür sözleşmesi açısından yorumlandığı iyimser yıllara denk geliyordu. Bu, bir bakıma, aslında “yıkıcı” bir iyimserlikti.

AKP, toplumu, uzun bir siyasi yorgunluktan sonra, «güzel yalanlara inanmaya şiddetle ihtiyaç duyulan» bir evrede yakalamıştı.

Erdoğan, evrensel insan hakları ve adalet temelinde bir siyasi model yerleştirmeyi amaçladığını söylüyordu.

Siyaset yorgunu toplum, AKP iktidarının ilk yıllarında, İslam'ı demokrasiye geçişte bir engel olarak gören Samuel Huntington ve Bernhard Lewis'in tezlerini boşa çıkaran umut verici uygulamalara tanık oldu.

Sivil toplum ve entelektüeller tarafından da desteklenen “muhafazakâr devrim”, mesela Kürt Sorununda, ‘elini taşın altına koyan, sırtında yumurta küfesi’ taşımaya hazır yeni bir girişimci sınıfı açığa çıkarıyordu.

AB’ye tam üyelik perspektifi, kuşkusuz, reformların hayata geçirilmesinde olumlu bir dış dinamik işlevi görüyordu.

AB reformları, Kuzey Kıbrıs'taki Türk himayesinin tedricen sona erdirilmesi, özerklik, Ermeni soykırımının kabulü gibi radikal değişimler öngörüyordu.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermeni nüfusuna karşı soykırım sorunu konusunda Ermenistan ile bir diyaloğun başlatılması, bürokraside köşe başını tutmuş birçok vesayet odağı için, resmi tarih teziyle desteklenen ulusal Türk kimliğinin erozyonu anlamına geliyordu.

Açılım süreci, Güneydoğu’nun ülke topraklarından tümüyle ayrılmasıyla sonuçlanacağını ve üniter ulus-devletin varlığını tehlikeye sokacağını iddia eden milliyetçi Kemalist refleksleri de harekete geçiriyordu.

Derinde yaşanan çatışma, Kültür savaşı (Kulturkampf) tezinin toplumsal kökenlerini doğrulayan gelişmelerdi. Otoriter devlet geleneği ile bilek güreşi «Kürt Sorunu» üzerinden yeni bir raunda giriyordu.

Kürt sorunu, nerdeyse yüz yıldır, silahlı ayaklanmalar, katliamlar, nüfus tehciri, diğer göçler, siyasi liderlere düzenlenen fiziki ve siyasi suikastlar, köylerin yıkılması, işkence, ekonomik geri kalmışlık, feodal yapı, aşiretler ve aşiret şefleri arasındaki rekabetler, iç bölünmeler ve ideolojik çatışmalar gibi trajik olaylarla çevrili hep karmaşık bir sorun ola geldi.

Kürtlerin devletleşmesindeki dinamikler ulus-devlet süreçlerine eklemlenen bir yapı arz ediyor.

Kürtler, etnik ve kültürel kimliklerini, ulusal varlıklarını inkâr eden ve siyasi geleceklerini belirleme haklarına karşı çıkan birçok ulus devletin egemenliği altında yaşamaya devam ediyor.

Onların yakın tarihi, bu hakların bilinmesi için verdikleri mücadelenin tarihidir.

Kürt Sorunu, Körfez Savaşı sırasında uluslararası sahneye geri dönmüş ve Irak Kürdistanı'na yeni bir statü bağışlamıştı. Bu yeni statüyü umut verici bulanların yanı sıra, mevcut konjonktürün, devletler içinde bir özerkliğe veya bağımsızlığa yönelik bir gelişme için elverişsiz olduğunu düşünenler de bulunuyor.

Kürtler etnik olarak Türk halklarıyla ilişkili değildir. Dilleri İran dilleri ailesine aittir. Kürtler, bugünkü Türklerin, ataları Selçukluların seferleriyle bu bölgeye gelmeden önce, yüzyıllarca bugün Türkiye olan bölgede yaşadılar. Ancak bu tarihsel-bilimsel realiteye rağmen, ırkçı Türk milliyetçileri, on yıllardır Kürtlerin kendi kimliklerini inkâr etmeyi sürdürdüler, onlara “Dağ Türkleri” deyip onları alenen aşağıladılar ve ezdiler.

Bırakınız Kürtçe isimleri, 2002 yılına kadar Kürtçe televizyon ve radyo yayınlarına bile izin verilmiyordu. Dilsel asimilasyonun bir sonucu olarak birçok Kürt anadillerini ve dolayısıyla kültürel kimliklerinin önemli bir bölümünü kaybetti.

MHP ve AKP’nin yeni çıkışı Kürt meselesinde devletin «fabrika ayarlarına» geri döndüğünü gösteriyor. Ya da devlet «açılım» vs. rağmen, aslında hiçbir zaman kurucu kodlarından, bir milim bile olsa, şaşmamıştı.

Hep bir terör sorunu olarak görülüp inkâr edilen Kürt sorununun varlığının kabul edilmesi, AKP’nin, ‘Müslüman mümin kardeşlerim’ söylemiyle, onların oylarını bu şekilde kazanmak istemesine dayalı taktik bir hamleydi.

Nitekim, AKP hükümetleri, uygulamalarıyla, Türkler ve Kürtler arasında barış içinde kalıcı bir ortak yaşama yönelik umutları giderek boşa çıkardılar.

Bu uygulamaların en çarpıcı olanı, İslam Devleti (İŞİD), Ağustos 2014'te Kobané’ye saldırı başlattığında, AKP hükümetinin hareketsiz kalması oldu. Hatta IŞİD'e karşı savaşmak isteyen Kürt gönüllülerin Türkiye-Suriye sınırını geçmesine izin verilmedi. O zamanlar, hükümetin, Suriye ve Irak Kürtlerinin en tehlikeli düşmanı olan İslam Devleti'ni el altından desteklediğine dair artan şekilde söylentiler dillendiriliyordu.

Savaş ve pandemiyi Rojava’da büyük bir kuraklık takip ediyor. Fırat'ın seviyesi kuzeydoğu Suriye'de tehlikeli bir şekilde düştü. Tabka barajındaki Esad rezervuarı da kısmen kurudu.

Ülkenin doğusundaki kuraklık büyük bir mahsul kıtlığına neden oldu. Rojavalı çiftçiler artık bel hizasında yemyeşil bir buğday tarlasında durmuyorlar. Şimdi tarlalar, solmuş çim öbekleriyle, geniş kahverengi-sarı bir çölü andırıyorlar.

Bu kuraklıkta şüphesiz iklim değişikliğinin etkileri de bulunuyor ancak Rojava Kürtleri, Türkiye'yi Suriye’ye akan su hacmini kesmekle suçluyor.

2012’de IŞİD’in ele geçirdiği Teşrin barajını, Suriye Demokratik Güçleri 2015’te geri almıştı. Türkiye o dönemde, SDG’nin Fırat’ın batısına geçtiği anlamına gelen, Teşrin barajı gelişmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti.

Uluslararası kamuoyunda, “Türkiye acaba Suriye Kürtlerini ekonomik olarak boğmaya mı çalışıyor?” şeklinde sorular dillendirilmeye başlandı. Görüldüğü üzere, Fırat’ta azalan su debisinin bile siyasi bir arka planı olduğuna yönelik kanılar artmaya başladı.

Mayıs 2016'da çok sayıda Kürt milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması HDP’nin kapatılmasına yönelik başvuru, Demirtaş’ın tutukluluğu ve Aralık 2015'te Kürt şehirlerine yönelik saldırılar vb. gibi örnekler, Kürtlere yönelik ayrımcılığın henüz bitmediğini, aksine yeni bir boyuta ulaştığını gösteriyor.

Bu siyasi ve fiziki kuşatmanın, kültür savaşları, asimilasyon, fiziki ve mültürel olarak ortadan kaldırma, Türk ulus kimliği potasında eritme, gerici-muhafazakâr iktidarın devamlılığını sağlama, resmi tarih tezinin yeniden üretilmesi, Türkiye Cumhuriyeti kurucu ideolojisinin restorasyonu vb. gibi birçok boyutu bulunuyor.

Aslında, Türkler ve Kürtler arasında bir çatışma bulunmuyor. Çatışmanın derin sebepleri, devletin yeni bir yoğunlukla sürdürdüğü ve çok etnikli bir toplumdan homojen bir Türk ulus devleti oluşturmaya çalışan faşizan Türk milliyetçiliğinde yatıyor.

Burada ufak bir parantez açayım. Milliyetçiliğin her çeşidinin kötü olduğuna inanan biriyim. Buna Kürt milliyetçiliği de dahil. Bu arada yurtseverlik, vatanperverlik başka bir şey.

Aslında, «Kürt Sorunu yoktur!» benzeri açıklamalarla faşizan milliyetçilik, nerdeyse bir “cinnet doruğuna” ulaşıyor. Bu söylem, iktidarın, artan hayat pahalılığına, dış politikada yaşanan hezimete, AB, ABD ve diğer müttefiklerle yaşanan gerginliklere, Suriye ve Libya bataklığına, mülteciler meselesine, kısacası genel anlamda ülkeyi yönetememeye bir «alibi» ve “günah keçisi” bulma isteğinden kaynaklanıyor. İşte, Kürt Sorunu, yukarıda saydığım sorunlar için, eşi bulunmaz bir alibi ve günah keçisi işlevi görüyor.

Görüldüğü gibi, sorunun çözümsüzlüğü, hükümete ve diğer faşist yapılara siyaseten «ekmek yedirten» bir karakter arz ediyor.

Çünkü, bu sorun üzerinden toplum rahatlıkla kutuplaştırılabiliyor. Kürt Sorunu dinamikleri itibarıyla, hükümete, «benden değilsen, bölücülerle birliktesin» deme fırsatı veriyor.

15 Temmuz askeri kalkışması ertesinde uygulamaya konulan Olağanüstü Hâl, AKP’nin «ideolojik vekil ajanlarına», demokrasinin tüm kazanımlarını geri alma fırsatı verdi.

Gündüz gözüyle kaybettirmeler, keyfi tutuklamalar, derinden süren İslamlaştırma, dernek ve sivil örgütlerin tasfiyesi, işkence ve keyfi işten çıkarılmalar, insan onuruna dair tüm kırmızı çizgilerin çoktan aşıldığını gösteriyor.

Keyfi işten atılmalarla boşalan kadrolara, AKP ve MHP devlet partilerinin ve Erdoğan’ın destekçileri atanıyor.

Dini ve ulusal azınlıklara yönelik baskı ve zulüm yoğunlaşmaya devam ediyor. Türkiye'nin tek Hıristiyan belediye başkanı, 82 bin nüfuslu Mardin'in Arami belediye başkanı Februniye Akyol, 18 Kasım 2016'da görevden alındı. Kürt belediye başkanları, Alevi din adamları, gazeteciler ve blokçular bile tutuklandı.

Kişisel hikayeme dair ufak bir parantez: Ankara Emniyeti’nin meşhur DAL şubesinde her işkence faslından önce göz bağını mazgaldan uzatan polisin, “burada sünnetsiz Rum dölü bir papaz varmış.” demesini, geçen onca zamana rağmen, dün gibi hatırlarım. Ayrımcılığa uğramış biri olarak, azınlıklara yönelik baskı ve zulmün ne demek olduğunu şahsen çok iyi bilirim.

Siyasal İslam’ın «ideolojik oburluğunu» tatmin etmek adına, muhaliflerin parlamentodan topyekûn temizliği, Belediyelere kayyum atanarak hükümete bağlanması, bilim camiasını ve medyayı düzene sokma politikasını tamamlamak için, uzun uzun isim listeleri hazırlandı.

Velhasıl, faşizan uygulamalar sayesinde, ülkede sürekli artan mağdur sayısını takip etmek çok zor hâle geldi.

Siyasal İslamcı kadrolar devleti bir yandan, sözüm ona FETÖ’cülerden temizlemek bahanesiyle, otoriter liderliği tahkim etmeye devam ediyorlar. Diğer yandan da, siyasal İslam'ın evrensel devlet ilkesi olduğu bir neo-Osmanlı devletinde Kürt Sorunu diye bir şeyin olmayacağını ileri sürüyorlar.

Bu iddia, aslında, bir millet-i hâkime kibrinden ve masalsı bir Osmanlıcı nostaljiden hız alıyor ve siyasal İslam’ın ideolojik tükenmişliğine işaret ediyor. Çünkü, resmi tarih savına göre, Osmanlı’da Kürt vilayeti özerk bir yönetime sahipti ve orada Kürtler sorunsuz ve mutlu olarak yaşıyorlardı ve Kürt meselesini asıl Kemalistlerin uygulamaları doğurdu.

Bir an için böyle olduğunu kabul etsek bile, siyasi varlık nedeni sözüm ona “Kemalist vesayetle” mücadele etmek olan AKP’nin, şahin ulusalcılar ve MHP ile ittifakını açıklamak için «şizofren bir siyasi akla» ihtiyaç bulunuyor.

Bu «umumi faşizan hâl ve şerait» içinde, Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelik beklentiler içine girmek, aklı selim her muhalif için “yıkıcı bir iyimserlik” anlamına geliyor.

Türkiye insan haklarının bir kriter olmadığı başka bir dünyaya yöneldi. Rusya ve Beyaz Rusya'nın yanı sıra Kırgızistan ve Kazakistan'ı ve belki yakında Çin Halk Cumhuriyeti'ni de içine alan Avrasya Ekonomik Topluluğu’ndaki devletlerin hiçbiri azınlıklara karşı işkence ve ayrımcılığa ve temel insan haklarına aldırmıyor.

Bu yönelim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kodlarıyla asla çelişmiyor. Bu yönelimi bir yörüngeden kayma olarak niteleyenler bu açıdan yanılıyor.

Kürt kimliği, kapsayıcı ve yapıcı kimliklerin bir bileşeni olup, zamanla bilimsel ve kültürel ortak mülkiyetin bir parçası haline geldi. İşte bu özelliğiyle, ulus devlet için bir tehdit oluşturmaktan çok, onu sağlamlaştıran bir içerik arz ediyor.

Üstelik Cumhuriyet’in kuruluşundan beridir uygulanan “havuç ve sopa” yöntemi artık işe yaramıyor. Kürtleri vurdukça, dövdükçe, hapiste bilmem nerelerine cop soktukça, b…k yedirdikçe, köylerini yaktıkça, zırhlı aracın arkasında sürükledikçe, çocuklarını ezip bisikletlerini kırdıkça, uçurtmalarının ipini kestikçe tırsmadılar; daha da bilendiler. Diğer yandan, kıytırık TRT Kürdi ve bir iki şehir adı değişikliğiyle yetinmeyeceklerini de gösterdiler.

Özetle, birçok kangrenleşmiş sorunda olduğu gibi, Kürt sorununun çözümü de bir anlayış devrimi gerektiriyor.