Mehmet EMİN AKTAR


ARTI GERÇEK-15 Temmuz sonrası yargılamalarında yeni bir dönem ve belli öne çıkan özellikler vardı. Örneğin darbe dosyaları dışında, muhaliflere ya da Kürt siyasetçilere yönelik davalarda toplu davalar görülmüyordu. Herkese tek dava açılıyordu. Bu aslında kendi içinde bir akıl taşıyordu, yargılanmanın çok hızlı bir şekilde yapılmasına ve hızlı sonuçlanmasına yarıyordu. Bu daha çok dosya, daha çok mahkeme ve daha çok hâkim gibi sonuçlarda doğuruyordu.  Bu açıdan bakıldığında ise mesleki deneyimleri çok az olan kişilerin birden bire Ağır Ceza Başkanlıklarına, Hâkimliklerine birden bire önemli davalarda karar verici mercilere geldiklerini gördük. Bununla birlikte vahim sonuçlarda gördük. Hatta yaygın biçimde ‘çocuk hâkim’ gibi ifadeler kullanıldı.

Hızlı yargılamalar ağır mağduriyetlere de yol açtı. Hızlı yargılama adı altında aslında savunma hakkının ve adil yargılama ilkelerinin ihlal edildiği yargılamalar yapıldı. Son kamuoyunda Kobane Davası olarak bilinen davada bu uygulamadan vazgeçildi ve toplu bir dava açıldı. Zaten soruşturmanın sürecine bakıldığında 2014’te herhangi bir kısıtlama kararı getirilmek istendiğinde milletvekili olana ve olmayanlar için ayrı yürütülen bu soruşturma, daha sonra 2018’de AİHM’nin ilk Demirtaş kararıyla birlikte hız kazanıyor. İkinci Büyük Daire Duruşması’ndan sonra da 2019’da Demirtaş’ın tahliyesi gündeme gelince de hemen hızlıca bu dosya kapsamında hakkında tutuklama kararı veriliyor. Bir yıl sonra da daha geniş bir operasyonla birçok kişi tutuklanıyor.

Dün itibari ile bu davanın yeni bir aşamasına geçildi. Bu davada tutukluların sorgulanmasına ve savunmalarına geçildi. Dün savunmalar başladı ve bugün yarın devam edecek. Başta bakıldığında bu dava özelinde gördüğümüzde görülen şey şuydu: Çok uzun bir iddianameyle dava açıldı ve 6-7-8 Ekim dönemlerindeki olaylarla tutuklular ilişkilendirilmeye çalışıldı. Onların davranışlarının bu olaylara neden olduğu gibi çok bağlantı kurulmaksızın bir iddianame getirildi. İddianame yaygın olarak daha çok siyasilerin basına yansıyan demeçlerinden oluşuyordu. Birkaç gizli tanık ve itirafçının beyanları dosyanın arasına sokularak olaylara ilişkin görüntülerin tümü tomar halinde mahkemenin önüne getirildi.

Aynı şey aslında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, HDP’nin kapatılması davasında da tomar halinde Anayasa Mahkemesi’nin önüne getirilmişti ama AYM açık bir şekilde madde madde sıralayarak böyle bir iddianamenin olmayacağını; neden sonuç bağlantılarının kurulamadığını, iddia edilen olaylarla kişiler arasında ya da parti arasında bir nedensellik bağı kurulamadığı belirtilerek iade edilmişti. Tekrar bir dava açıldı o ayrı bir süreç işleyecek.

Görülen şu ki; muhalifler açısından özellikle de Kürtler açısından yargı iktidarın elinde çok önemli bir baskı aparatı olarak kullanılmaya devam edecek. Zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi de Demirtaş kararında bunu çok açık bir şekilde; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 18. maddesinde yani buradaki sınırlamaların çok açık bir şekilde amaç dışında kullanıldığı ve bu davaların aslında bir suç araştırması bir suçu ortaya çıkarmak yönünde değil daha çok bir siyasi baskı oluşturmak amacıyla açıldığını altını çizerek söyledi. Bu nedenle bu dava açısından da bir hakikati ortaya çıkarmak 6-7-8 Ekim’de meydana gelen olayları ve ölümleri aydınlatmaktan çok siyasi aktörleri önemli ölçüde tasfiye etmek amacını taşıdığını söylemek mümkün.

Diğer taraftan neden bunu söylüyor çünkü şu açıdan söylemek mümkün: Ortaya konulan önemli ölçüde iddialarının birçoğunun kanıtının olmadığı mesela, öldürme eylemlerinde herhangi etkili bir soruşturmanın yapılmadığı, herhangi bir şüphelisinin ortaya çıkarılmadığı. Hatta iddianamede önemli ölçüde öldürme eylemlerine ilişkin otopsi tutanaklarının ve otopsi bulgularının yer almadığı görünüyor. Bu açıdan bakıldığında aslında öyle alelacele bir iddianame ile bir suç soruşturması bir hakikati ortaya çıkarmak amacı olmaksızın; kişileri töhmet altında bırakmak kamuoyunda lekelemek böylece itibarlarını kırmak amacıyla bu davanın açıldığını söylemek mümkün.