Aytül Hasaltun BOZKURT'un (*) Uzman Sanat Terapisti E. Hale GENÇEL ile söyleşisi


Mültecilerle çalışan Uzman Sanat Terapisti E. Hale Gençel ile bir saati aşkın, dolu dolu bir sohbet gerçekleştirdik. Aşağıda farkedeceğiniz gibi Hale’nin oldukça şiirsel bir dili var ve sohbetimizi kişisel tanıklıklarıyla da ziyadesiyle zenginleştirdi. Mümkün olan en az müdahaleyle ben de bu sohbeti yazıya aktardım. Ancak hızı, neredeyse bir takıntı olarak yaşadığımız bu günlerde zamanımız ve bazen sabrımız yetersiz olabiliyor. Biliyorum. Yine de, “gelecek güzel günlerimiz için” pek çok önemli cümle çıkardığımız sohbetimizi, Sizlere olduğu gibi sunmak istiyorum. 

Yer değiştirmek insanın hayatında olumlu/olumsuz neleri değiştiriyor, bir ilk soru olarak buradan başlayalım mı? Bu yer değiştirme, okumak için yurtdışına giden biri için de söz konusu olabilir belki, habitatımızdan ayrıldığımızda ne oluyor bize ve bir mülteci yer değiştirmeyi nasıl yaşıyor? 

Öncelikle değişim oluyor ama buradaki en önemli faktör bence şu Aytül; değişimler seçimlerle olduğu zaman durum çok farklı olur. Mülteciler yer değişimini, ülke değişimini seçimle yaptıklarına inanmazlar genel olarak. Seçim şöyle bir şeydir; iki tane önünde aynı alternatif vardır elma mı yiyeyim armut mu diyeyim dersin, elmayı seçersin. 1951 mülteci tanımına göre din, dil, ırk, siyasi durum, sosyal grup gibi gerekçeler ve haklı sebeplerle, hayati tehlike içinde bulunduğunu düşünen insandır mülteci. Ekonomik sebepler, mülteci olma statüsü içinde değerlendirilmiyor mesela. “Ekonomik nedenlerden dolayı Amerika’da yaşamak istiyorum” dediğinde kabul edilmiyorsun.  Mültecinin durumunda bir hayatta kalma söz konusu. Savaş, kaç ya da don. “Kendim olarak bu ülkede, bu şekilde var olamayacağım.” diye görüyor mülteci.  Bizimki gibi “gideyim Almanya’da bir süre yaşayayım, duruma bakarım” değil. “Burada kalırsam başıma bunlar gelecek ve çıkmam lazım.” Bunu seçim olarak, özgürce verilmiş bir karar olarak algılayamadıklarından/algılamadıklarından, mecburiyet ve zorunluluk psikolojisiyle geliyorlar. Ve geri dönmemek üzere…  Bir mülteci ülkeden ayrıldığı zaman “yapamazsam geri dönerim” durumunda çıkmıyor. Çıktığı zaman aslında bir reddediş yaşanıyor ve bu karşılıklı; kendisi ülkesini reddediyor ülke de onu reddediyor.  Dolayısıyla da mültecinin  yer değiştirmesi seçenekli olmadığı için, geri dönüşsüz olduğu için adeta köprüleri yakarak bir yerden çıkmak, geride bırakmak… Bir ülkeden böyle ve mecburi olarak çıktığınızda, genelde hazırlanma süreniz olmaz. Oturup senelerce düşünmez bir mülteci. Hayatını zora sokan, acil karar almak zorunda olduğu bir durum vardır. Mesela; zülüm durumunda tepkisel olarak yaparsın, olduğu gibi bırakıp çıkarsın. En iyi ihtimalle birkaç ay düşünebilirsin ama benim tanıdığım üç günde, iki günde, hatta bir günde ülkeyi bırakıp çıkmak zorunda olanlar oldu. Şimdi biz bir günde İstanbul'dan Ankara'ya gidemiyoruz. Kafa olarak, hazırlanıp yapamıyoruz. Neyi derleyeceksin, yeni toplayacaksın neyi yanında götüreceksin? Ya da kime elveda diyeceksin. Benim gözümde canlanan fotoğraf evde her şey işlerken, mesela mutfakta fırın çalışıyor, makinada çamaşır yıkanıyor ve sen kapıdan çıkıp gidiyorsun.  Çünkü yaşamlar böylesine sıkışıyor. Tabii arkada bitmemiş işler, kapanışı yapılmamış ilişkiler oluyor. Velhasıl, başka bir ülkeye gittiğin zaman, açık kalmış kitaplarla hala kafanda halledemediğin, insanca olan pek çok sorunla birlikte gidiyorsun. 

İstenmeyen bir durum olmasının dışında, her değişim bir yas zamanıyla gelir. Örneğin biz, şu anda Covid-19 sebebiyle benzer bir durumu yaşıyoruz. Her gün her sabah işine giden biri, kapı görevlisiyle selamlaşmayı özler. O bile insanın hayatında yası tetikleyen bir şeydir. Her sabah, o selamlaşmayı yapamamak ya da bir çay içememek gibi küçük değişimler bile insanın psikolojisini etkiler. Mültecilere geri dönersek hiçbir şekilde bavulunu yapamadığı gibi ruhsal olarak ve sosyal olarak  kendisini hazırlaması mümkün değildir. Kavgalı olduğu bir kişiyle barışamamıştır, “Hadi bir konuşalım.” diyememiştir, elveda diyeceği kişiye “elveda” diyememiştir. Bütün bunların yüküyle, insanca ağırlığıyla birlikte gelir. Yeni bir ülkeye geldiğinde yabancılaşma yaşamaması mümkün değildir. Üstelik zaten yabancıdır. Ama buradaki en büyük sorunlardan biri bence şudur ki, geldiği zaman kişi ümide sarılmak ister. Bu günlerin geçeceğini kendine tekrar eder durur ve bunu o kadar çok tekrarlar ki …. Anda kalabilmek için yapar bu tekrarı ama anda da kalamaz, gelecek odaklıdır, bugünü fazla yaşamaz. Düne bakmak istemez, dün geçmiştedir ve acı vericidir. Düne bakmak istemez, dün acı getirir, sıla özlemi getirir. Buradaki dilemma şudur ki, mültecinin kendini iyi yapacak kaynağı büyük olasılıkla aslında orada saklıdır. Orayı reddetmek, aslında kendini, kendi kimliğini reddetmek demektir. Yersizlik yurtsuzluktur yaşadığı. Geleceği zaten bilmiyor, geçmişi reddediyor ve olduğu yerde şu anı kabul etmiyor, genel olarak yaşanan sıkışmışlık duygusu bu. 

Geçmişe bakamamayı biraz daha açmak ister misin? 

Geçmişe bakamaz çünkü zaten gözleri dolu dolu gelir. Yani bir şekilde o da çıksın istememiştir. Hiçbir zaman “oh çıktım ülkemden, şimdi yeni ufuklar geliyor.” diyen bir mülteciye rastlamazsınız. Genelde yutkunmak zorunda olarak çıkarlar. Bir şekilde artık tak etmiştir ve durumlar, şartlar iyice zorlaşmıştır. Benim şimdiye kadar tanıştığım görüştüğüm mülteci sayısı şu an 1400’e yaklaştı, ülkeden çıktığına mutlu olan kimseyle tanışmadım. Hepsinin burasında (boğazında) bir yutkuntu vardır ve o orada kalır. Dolayısıyla da bir şekilde adapte olmaya çalışırken bunun sırrının geçmiş yokmuş gibi davranma olduğunu düşünüp, bundan sonrasına odaklanarak, geçmişteki acıyı bastırma eğilimine girerler. Oraya baktığında biraz önce bahsettiğim kişiler, yerler, durumlar aklına gelir. Bir daha görüp göremeyeceğini bilemediği, bir daha sarılamayacağı anneannesi gelir aklına, küçük bir çocuksa bir daha oynayamayacağı kuzeni aklına gelir. Özellikle Ortadoğulu mülteciler için çekirdek aile düzeninin ender olduğu, komün yaşantılarda bu daha da zordur. Şehirlerde yaşayan çekirdek aile için anne baba ve çocuk olarak çıkılmışsa tamamdır, bunun bir gücü vardır ama daha kalabalık aileler için böyle olmuyor. Tahminimizden daha büyük bir aile bireyini geride bırakmış olarak, büyük bir çıplaklıkla geliyorlar. Yabancılaşmadan bahsetmiştim, aslında kendi kültürü, kendi aile bireyi, kendi geçmişi bunlara da yabancılaşmaya başladığında, kendi destek sistemini yıkan bir hale dönüşebiliyor durum. Mesela şu soruyu sorarım ben, “gelirken yanınızda ihtiyacınız olmayan neyi getirdiniz?” Bu aslında geçiş nesnesidir,(1) çocuğun battaniyesi gibi. Genellikle aile büyüklerinden kalan değerli eşyalardan objelerden bahsedilir. “Dedemin saatini getirdim”, “anneannemin küpesini getirdim”, “çocuğumun ilk patiğini getirdim”, “aile fotoğrafımızı getirdim…” Oradan kopmamak gerekiyor, oradaki o duygular o yaşanmışlıklar, destek sistemi çok gerekli ama mülteci bir şekilde bugünü kurtarmaya çalışırken farkında olmadan aslında kendi desteğini keser. Sanat Terapisiyle yaptığımız şeylerden biri geçmişi de perspektifin içine almaktır. İnsanın sadece şu anı yoktur. Dünü, bugünü ve yarını vardır. Perspektifi geniş tutmak, kişiyi destekler.

Bir mülteci nelere tutunur ona neler iyi gelir ve sanat üretimi, büyük bir travma ile ve yeni bir ülkeye geçmek için beklediği bir ülkeye gelen kişilerin hayatına ne katar?

Ben, Dünya Sağlık Örgütünün sağlık tanımını beğenirim. Sadece hastalık veya sakatlık değil, bedence ruhça ve sosyal yönden tam iyilik halidir sağlık. Mülteci insandır, senin benim gibidir, Marslı değildir. Günün birinde bizim de mülteci olabilmemiz de çok mümkündür. Bunu şunun için söylüyorum; biz Alman değiliz, İsveçli değiliz, sosyal haklarımızın mükemmel olduğu bir ülkede yaşamıyoruz üstelik küresel olarak düşünmek zorunda olduğumuz iklim gibi dertlerimiz var. Dolayısıyla günün birinde biz de mülteci olabiliriz. Çalışmaya başlarken  “Türkiye'ye hoş geldiniz, şu anda bu ülkenin vatandaşıyım ve size hoşgeldiniz diyorum ama dünyada her şey olabilir, başka bir yerde, farklı kimliklerle karşılaşabiliriz. Benim de garantim yok sizin de garantiniz yok, hayat böyle…” derim. Mülteci hemen anlar bunu ve konumlandırır. O an sohbet ivmelenir. “Bize kimse merhaba dememişti, teşekkür ederiz.” der, gözleri dolar. O ana kadar  Türklerle ilgili kötü anıları olsa da hoş bir sohbet kapısı aralanır. Eskiden şöyle bir şey söylerdim, artık şartlar değiştiği için söyleyemiyorum; “Türkiye’ye gelirken yaptığınız hızlı paketlerde belki de aslında üçüncü bir ülkeye götürmek istemediğiniz şeyler getirdiniz. Bu yüklerin bazılarını burada bırakmak ister misiniz? Ağırlıklarınızı biraz burada bırakın. Daha hafif gidin yeni ülkenize. Bu bir fırsat, bekleme sürecini böyle değerlendirebilirsiniz…” Önceden böyle teşvik edebiliyordum, altı ay ile iki sene arasında bekleme süreleri vardı, o zaman bunları halletmek için cesaretlenebiliyorlardı. Ama şimdi şartlar değişti. İki ila altı sene arasında artık bekleme süresi. Öyle olunca halledilmesi gereken başka dinamikler, başka sorunlar giriyor devreye. Ve beklemek şimdi detayına girmiyorum ama gerçekten apayrı zorlukları olan, insanı tüketen bir süreç.

Bir mülteci nelere tutunur sorusuna geri dönecek olursak, yapmaya çalıştığım; ruhça, bedence ve ilişkisel olarak onları güçlendirmek, tekrar burada kırılmış, kopmuş da olsa ilişki inşaasını mümkün kılabilmek.  İlişkileri konusunda onları yönlendirmek, onlara eşlik etmek. Sanat terapisinin yargılamayan dilini kullanarak, onlarla birlikte düşünmek ve onlara çeşitli parantezler açmak. Güvenin tanımı üzerine tekrar konuşmak. Biz biliyoruz ki her türlü ilişki güven üzerine gelişir. Kişinin kendisiyle ilişkisi, inanç ilişkisi de dahil olmak üzere çevresel ilişkilerinin hepsi, öncelikle güveni gerektirir. Hepimizin bildiğimizi düşündüğümüz güven tanımı, mülteciler arasında aslında çok havadadır. Bir Sanat Terapisti olarak benim en önemli görevim, mültecinin içinde bulunduğu çevreyi güvenli kılmak oluyor. Bir anlamıyla ilişkisel inşaanın en başına geri dönüyoruz. Çok derin kökleri ellemeye çalışıyoruz. 

“Kime güvenebiliriz?” diye sorduğumda aldığım cevaplar, bizi yargılamayan, dinlemeyi bilen, yanımızda yürüyebilen gibi belli kriterler olarak çıkıyor. Dedikodu Ortadoğu’da ve bizim kültürümüzde de çok yaygın bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Mesela bizim en temel çerçevemiz “burada söylenen burada kalsın” çok değişik geliyor onlara. Çünkü hayatı boyunca başka sohbetlerin mezesi olmuş, dolayısıyla da aslında kimse birbirine güvenmiyor ve kolaylıkla paylaşmayı seçemeyebiliyor. Bizde de öyle, sana söylediğimi yarın Ayşe’den duyacaksam sana nasıl güvenebilirim? gibi çok temel bir sorun var.  Hatta bunun böyle yapılması gerektiği bile çoğunlukla bilinmiyor. Dedikodu nesilden nesile geçen bir lanet gibi. Sanat Terapisi’nin asıl amacı kendini ifade etmek ve bunun için güvenli bir alan oluşturmak. Kişilerin toplum içinde, güvenle kendini ifade etmediğini, ifade etmekten çekindiğini, yargılanmak, etiketlenmek ya da dışlanmak korkusuyla aslında en basit komşu komşuya yapacağın tatlı sohbeti bile yapamadığını görüyoruz. Neye tutunabilir sorusuna geri dönersek, benim yapmaya çalıştığım şey, sanata tutunabilirsin, eğer ilişki kurmak konusunda biraz çaba sarfedersen yetiştirdiğin ilişkilere tutunabilirsin. Ama buradaki en önemli faktör şu; bütün bu konuşmayı karşındakinden ne beklersin, sorusu üzerinden yaptık. Şimdi aynayı kendine tut, bütün bunları karşındakine sen yapıyor musun, kimseyi değiştiremezsin ama kendin ifadeni yönlendirebilirsin. Dolayısıyla da sen güvenli bir alan yarattığında mucize gerçekleşmeye başlar. Mıknatıs gibi insanları kendine çekmeye başlarsın, o zaman ilişkilerin yeşermeye başlar ve onlara tutunabilirsin. Temel olarak yeni ilişkilerine ve sanata tutunabilirsin.

Hiç, bir sanatçıya rastladın mı ve statü kaybı mültecinin yaşamında nereye denk düşüyor?

Rastladım, sanatçının şöyle bir avantajı var; sanatçılar, üretime devam edebiliyorlar ve bu da tabi yine bizim çok net bildiğimiz (yaratıcı süreç) onları apayrı bir kaynağa yönlendiriyor. Müzisyen müzik yapmaya devam edebiliyor, ressam  resim yapmaya devam ediyor ve hastalığı ilaçla birlikte geliyor. Mesela işte yazdığı şeylerden dolayı ülkesinden atılan biri, yazdığı şeyler aracılığıyla şifa bulabiliyor. Bir yanıyla “lanet mi bereket mi?” sorusuna denk düşüyor. 

Statü kaybı için ise şunları söyleyebilirim; mülteci dendiğinde genelde Türkiye’de şöyle bir fotoğraf var, burnunu karıştıran Suriyeli çocuk ya da çöp toplayan Afgan. Hiç başka bir kimliği yok. Ama aslında mülteci olarak gelenler arasında her sosyo ekonomik kültürden insanlar var, evliler var, bekarlar var, sağlık sorunları olanlar var… Geldiklerinde ise tek tipe dönüşüyorlar. Bu statü ve kimlik kaybını en ağır yaşayanlar erkekler oluyor. Ortadoğulu bir kadın, kadın hakları çok süper olmasa da Türkiye gibi bir ülkede biraz rahatlıyor, bu onun için avantaj. Ama erkekler ve çocuklar için çok zor oluyor. Dili bilmeden geldikleri için çocuklar okula gittiklerinde -ki çocuklar çok acımasız olabiliyorlar- aşağılanma, dışlanma, reddediliş yaşıyorlar.  Bunların içinde öğretmenler de dahil olmak üzere. Çok ender olarak güzel hikayeler duyuyorum. Böyle olunca okula gitmek istemiyorlar, yıllarca okuldan mahrum kalan çocuklar var. Şimdi süre uzadığı için mecburen okula gidiyorlar elbette ve dili de hızlı öğreniyorlar belki ama ara bir kültürde yerleşiyorlar. Anne baba dili bilmeyince  çocukların yabancılaşması daha fazla oluyor. Konuşamayan anne babalar, çocuklar için bir utanç kaynağına dönüşebiliyor. Aynı şeyi Amerika’daki anneler ya da Almanya’daki anneler de yaşıyor. 

Erkek içinse; baba, eş ya da arkadaş kimliğinden çok yaptığı iş, erkeğin kimliği oluyor. İşinin büyüklüğünün önemi yok, bir çiftçiysen köy kahvesine gittiğinde seni herkes tanır. Oraya gidip “merhaba” dediğinde herkes karşılık verir. Tanınırlığın, sevilirliğin, kabul edilirliğin vardır.Bir mülteci burada bütün bunlardan izoledir. Sen kimsin? diye sorduğunda, gayet varoluşçu o ilk soruya geri döner. Düşük işler yapmak da istemeyebilir, mesela kurye olmak istemeyebilir, böyle olunca işe gitmemeyi seçebilir. Tabi bu başka bir problemi doğurur; eve ekmek getiremezse erkek değildir, baba değildir.  Evde oturmaya başladıkça işe yaramadığını düşünmeye ve kendi değerinden düşürmeye başlar. Bu değer kaybı, aile ilişkilerine yansımaya başlar. Kendi iktidarını, kendi erkini ortaya koyabilmek için bu sefer evin içinde zülüm artabilir, şiddet artabilir. Erkeğin desteği sağlanamadığı ölçüde genel olarak kadın ve çocuğun sağlığından bahsetmek söz konusu olmuyor, olamıyor. Onun için erkeği içermeyen her türlü psikososyal destek programları son derece yamama ve yetersiz kalıyor. Erkek konusunu özellikle vurgulamak isterim.

Sanatta bize iyi gelen neler var?

Sanatın dili, ülkeleri aşan ve yargılamayan bir dildir. Bu yargılamayan dil, herkesçe konuşulabilir, anlaşılabilir ve ifade edilebilir. Ve hepimiz aslında bu dille doğarız, bir kas gibidir. Kimimiz kullanıp kasımızı geliştiririz, kimimiz hiç kullanmayız. Ve kullanmadıkça da yokmuş gibi gelir. Ama kullanmaya başladığımızda “a oradaymış” deriz. Hepimizde ortak olan bir korku vardır öyle değil mi? Hepimiz kendimizi ifade etmek arzusuyla da doğarız. Çok da gereklidir aslında çünkü ancak böyle iletişim kurarız, bağ kurarız. Ve  hayatlarımıza anlam katan bu bağlanmadır. Bir yandan kendini ifade etme arzusu, böylesi büyük bir coşkuyla varken bir yandan da bir korkuyu yaşarız. “Ben bunu söylersem karşımdaki ne düşünecek, benim hakkımda ne anlayacak, beni küçümseyecek mi, aptal mı sanacak?” diye düşünüp, yutkunur ve onu geri atarız. İletişimimizin bir kısmını bu şekilde öldürürüz. İfade etmek isteriz ama korkularımız vardır. Bu korkuyu yaşamayan biri tek kişi ile karşılaşmadım. O zaman bunu biraz avantaja çevirelim. Hepimizde varsa, aslında hepimiz benzersek, rahat olalım…O zaman sanat bize kendimizi ifade etmek için, yargılamadan korkmayacağımız bir alan açar. Özellikle kendimizi duygusal olarak ifade etmediğimizde, bundan kaçındığımızda içimiz şişer. Bu ifadeler bizde kaldığı zaman sinemize dolar. Sine geniştir, ama dudak küçüktür. Biz kendi duygu ve düşüncelerimizi döktüğümüzde, bir forma dönüştürdüğümüzde, işin yarısından çoğunu halletmişiz demektir. Bizi rahatsız eden şey, sinenin dolu olma halidir. Beş duyumuzla kendimizi ifade ettiğimiz sanat, ifade etmekten çekindiğimiz her şey için fırsat sağlar. Bu noktada da gerçek mucizeler gerçekleşir. 

Söyleşimizin bu kısmında Hale, büyük bir zarefetle Sen ne söyleyeceksin? diye bana sordu. Ben sanatın, yaratıcılıkta benim en dikkatimi çeken kazanımlardan biri olan, farklı bakış açılarıyla esneme halini seviyorum, diye cevap verdim ve esneklik üzerinden konuşmaya devam ettik.

Mülteci bekleme durumundadır. Beklemek çok statükocu çok stiff (katı) bir haldir. Şöyle düşün; dişçidesin beklerken en fazla bir iki magazini karıştırırsın. Oradayken ben kitabımı okuyayım, sandviçimi yiyeyim yanında da hayal kurayım demezsin. Sanatta hata olmaz, doğru çözümü bulmak zorunda değilsindir, çözümü aramaya devam edebilirsin. Ne kadar çok çözüm üretirsen görebilirliğin artar. Oyunbazlık diyorum ben buna. Eğer oyun oynamaya izin vermezsen yaratamazsın, yaratamazsan, araştıramazsın, araştıramazsan, esnetemezsin. Bu böyle bir zincirin halkaları gibi. Kırılmayı o oyunbazlıkla sağlamak gerekiyor. Ben görmüyor olabilirim ama bir çözüm olabilir o zaman denemeye devam edelim. Oturup beklemek ve mücadele etmemek iyice katatonikleşme ve geri çekilme hali ki bunu istemiyoruz. 

Kendimize dönmek istiyorum. Yazık, o da insan!” söylemi var, hiç denk geldin mi bilmiyorum benim oldukça sık karşılaştığımı bir bakış bu. Bu bakıştaki acımaya dair neler söylemek istersin? Nedir acımak? 

Acımak ötekileştirmedir. Amerika’da sosyolog kimliğimle yaşadığım dönemde oranın dinamiklerini inceleme fırsatım oldu. Türkler sosyal grup olarak orada ilk ona bile girmez ama bir Türk’ün mesela bir Dominikli’yi küçümsediğini gördüğüm oldu. Sen ötekisin, öteki kimliğinle, ötekini ötekileştiriyorsun ve kendini ancak böyle var edebiliyorsun. “Ben varım, onun kadar iyi değilim ama bundan da daha iyiyim”  Çok garip bir mantık değil mi bu? Bu değilim ama bu da değilim. Bu kültürde iki şey bana çok zıt geliyor; hep övünürüz değil mi hoşgörülüyüzdür, sevecenizdir, kapılarımızı açarız. Tanrı misafiri diye bir kavramımız var, aşımızı paylaşırız. Ama biz mültecilere öyle davranmıyoruz. Tabi bunu “hepimiz kapılarımızı açalım” anlamında söylemiyorum. Tanımıyoruz, tanımak istemiyoruz, onlara en kısa zamanda çekip gitmesi gereken, istenmeyen misafir gözüyle bakıyoruz ve bunu onlara hissettiriyoruz. Okulda çocukların yaptığı gibi zorbalık yapıyoruz. Ne olacağını düşünüyoruz, kötü davranırsak daha çabuk mu gidecekler? Gelen misafire kötü davranırsın bir gün kalacağına yarım gün kalır gider ama mültecide durum böyle değil, seçimle gelmemiş zaten ve o da bir an önce yeni ülkesine gitmek istiyor. Bu şekilde davranarak meseleyi her iki taraf için, içinden çıkılamayacak bir yere sürüklüyor oluyoruz. Mülteci konusu pandemi nedeniyle oldukça da gündemden düştü, tam pandemi başı kapılarda kaldılar. Ama bu hepimiz için devam edecek. Kısa, orta ve uzun vadede her alanda çözüm üretmemiz gereken bir konu. Yani gözümüzü kapayıp açtığımızda mülteciler gitmeyecek. Ve birlikte yaşamaya devam edeceğiz. Ötekileşmede şöyle bir problem daha var.  Biz ötekileştirmeyi nasıl yapıyoruz, Kendi eksenimizden, kendi üzerimizden. Ben varım, benim inancım, benim değerlerim, benim duruşum, benim kimliğim var. Bir de ötekiler var. Tamamen kendi parametrelerimizle kendi anlayışımızla onu dışarıya, başka bir noktaya koyduğumuz zaman aslında içeriye almaya çalıştığımızda da kendi ölçülerimizi kullanıyoruz. Kriter yine biziz yani. Bu sefer de asimile etme yöntemine geçeceğiz. Grupların arasında Türkiye de kalmayı seçenler de var. Özel izinli insan grubu olarak tanımlanıyorlar, mülteci değiller artık. Şu an Türkiye’de bulunan, okuma çağındaki çocukların sisteme dahil edilmesi çok çok çok gerekli. Başlayacağımız yer burası. Şu anda o çocuklara kendi çocuklarımız kadar yatırım yapmazsak, bundan 20-30 sene sonra, onlar yine bizim çocuklarımız olacak ama ruhsal anlamda, fiziksel anlamda bir çok hastalığı olan bağımlı ve bakmak zorunda olduğumuz çocuklarımız olacaklar. Bir yerden başlamak gerekirse çocuklardan ve gençlerden başlamamız gerek. Ve unutmamamız gerekir ki onlar ne kadar iyi olursa anne baba için de o kadar yumuşak bir geçiş sağlayabiliyorlar. 

Siz mültecilerle çalışmaya nasıl başladınız?

Kanser hastalarıyla ve kadınlarla çalışırken oldukça zor şartlarda Türkiye’ye gelmiş olan siyasi bir mülteci ile çalışma fırsatım oldu. Toplam üç kere çalışabildim o kişiyle, o zaman hızlıca çıkılabiliyordu. Durumundan dolayı daha da hızlı çıkabildi. Gittikten bir süre sonra, bu çalışmanın ne kadar iyi geldiğini, nasıl yardımcı olduğumu, nasıl güvende hissettiğini, benimle geçen zamanda nasıl yenilendiğini, o yolculuğa nasıl hazırlandığını yazdığı bir mektup aldım. Aynı mektubu, onu bana yönlendiren, sivil toplum kuruluşunda çalışan arkadaşıma da göndermiş.  Bunun üzerine onlar da çok etkilendiler. Böylelikle daha çok kişiyle görüşmeye başladım. Çoğalmaya başlayınca “böyle tek tek olmuyor” deyip gruplarla çalışmaya başladık. Grup olursa sosyal anlamda da güçlenme oluyor bir yanda da. Okulda “sizin popülasyonunuz ne” dendiğinde ben hep “bilmiyorum” derdim. Benim mültecilerle çalışmaya başlamam çok doğalında oldu kısacası. Onunla çalıştım, kendimle çalıştım. Kendimin mültecilere bakışı değişmeye başladı. Terapi süreci, tek taraflı bir süreç değil. Dolayısıyla kendi yargılarım da değişti. Hayatta bir sürü sorunun vardır ve mülteci sorunu yüzleşmek istemediğin bir sorundur. Orada vardır bilirsin ama bencilce davranırsın. “Bir sürü sorunum varken, mültecilerle mi uğraşacağım?” Ama aslında o senin yaşadığın hayatın bir parçası. Elbette herkes benim uğraştığım kadar uğraşsın diye beklemiyorum ama insanca davransın, insana dair bir şekilde değerlendirsin, varlığını kabul etsin.Yokmuş gibi ya da daha az değerliymiş gibi davranmasın. 

Bu kültürde bana zıt gelen diğer şey; bence Türkiye'deki en büyük eksikliklerden biri diğerkâm olmamaktır. Gönüllülük esası olan ve aileden gelen hiçbir şey yoktur bizim kültürümüzde. Gönüllü olarak bir başkasının iyiliği için çalışılmaz. Kaynaklarını parasını, zamanını, yeteneğini başkalarının iyiliği için kullanmak, ailenin içinde diğer nesle aktardığın bir anlayış değildir.  Ben bizim kültürümüzde bunun yaygınlaşmasını çok istiyorum. Mesela gençler yetişirken neden bir hafta bir gönüllü olarak hizmet vermesinler? O zaman kazanacakları şey, sonradan kazanmaya çalışacakları şeyden çok daha önemli. Bir başkasını görmek, tanımak, ihtiyaçlarını gidermek çok değerli. Türkiye de bunun acayip eksik olduğunu görüyorum. Gelenek olarak anne babadan da görülmediği için, gelişmediğini de görüyorum. Mesela her Salı kanser hastanesinde gönüllü olarak gazete dağıtan bir annenin çocuğu olsam, annemin yaptığını normal karşılayıp ben de bu davranışı sürdürmeyi seçebilirim. Ama Türkiye de bu tip tutumlar aşağılanan, değerli bulunmayan, küçümsenen hareket biçimleridir. Konuşmacı olarak çağrıldığım her yerde ya da okullardaki seminerlerde hep bunu anlatırım. Düşünsene bir hafta bir mülteci kampında bir genç, aile içinde mültecilerle ilgili olumsuz bir söz duyduğunda “hayır anne o öyle değil” diyebilir. Çocuk bunu dediğinde, o ailenin dinamiğinin nasıl değişebileceğini görebiliyor musun?  Aslında ufak adımlar çok ciddi toplumsal değişimlere gebe. Ve bu çok önemli. 

Son olarak bakışımızın derinleşmesini sağlayacak bir şeyler önerebilir misin?

Ben çalıştığım grupların müziklerini çok dinliyorum ve Ortadoğulu bağımsız filmleri çok öneririm. Orada yaşama dair ilginç noktaları keşfedebiliyorsunuz. “İnsan Seli” diye ünlü bir film var. Çok farklı konular var, şimdi mesela iklim nedeniyle yapılan göçler var ve gelecekte artacak. Bundan sonra hazırlıklı olmamız gerekiyor. Belli bir yerde hiçbir şey ekilip dikilemiyor ve insanlar mesela Egeye doğru gidiyor gibi.. Mülteci konusunda şunu özellikle vurgulamak isterim. Mülteci konusu gözümüzü kapayarak geçecek bir konu değil. Ve günün birinde kendimizi o statüde bulma olasılığımız var. Kısacası onlar gitsin sonra biz hayatımıza devam edelim gibi yaklaşabileceğimiz bir konu değil. Çok yazık ki global olarak büyümeye devam edecek bir konu. İklim, enerji gibi nedenlerle büyüyerek devam edecek. Öyleyse ilgilenmek, farkında olmak ve bunun için çözüm üretmek zorundayız. Ülke gibi stratejiler belirlemeyeceğiz elbette ama kişisel olarak ne düşüneceğiz, bunun neresinde duracağız? Dolayısıyla gözümüzü açalım, acımayalım, kendimizi konumlandıralım. Hayatlarımızdaki tek zorluk mülteciler değil, biz başka zorluklar da tanıyoruz. Bu konu da onlardan biri ve biz de başa çıkabiliriz. 

(1) Geçiş Nesnesi; Dr. Donald Winnicott tarafından tanımlanmış, çocuğun anneden ayrılışını kolaylaştıran, annenin simgesi olan nesne. Oyuncak ayı, battaniye vs. gibi

* Çağdaş Dans Sanatçısı ve Koreograf/ Dans-Hareket Terapisi Uygulayıcısı