Seçkin GÖVERCİN


The only good Indian is a dead Indian (‘’En iyi kızıldereli, ölü kızılderelidir’’)

General Philip Sheridan

Kristof Kolomb’u anlatmak üzere Oregon’un Porta ilçesinde derse giren Bill Bigelow adlı öğretmen ön sırada oturan bir kız öğrencisinin cüzdanını alır. Bu olay tüm sınıfın gözleri önünde olmuştur herkes şaşkındır!.. Böylesine açık yapılan bir hırsızlığa bir anlam veremez çocuklar. Kız öğrenci tepki vermek zorunda kalır: ‘’cüzdanımı aldınız...’’ ve öğretmen derse başlar: ‘’hayır cüzdanını keşfettim’’(1)

Hollywood yapım şirketleri yıllarca kovboy filmlerinde Kızılderilileri vahşi, barbar, yan kesici, soyguncu, kafa derisi yüzen, tecavüzcü, katil olarak göstermek için ellerindeki tüm imkanları sonuna kadar kullanmış, hatta bu filmleri dünyanın tüm ülkelerine pazarlayarak geçmişte yaptıkları tüm insanlık dışı suçların üstünü örtmeye çalışmıştır.

Tarih kitaplarında Kristof Kolomb’un bir keşiş olduğu ve Amerika kıtasını bularak orada yaşayan Kızılderili kabilelere medeniyet götürdüğü yalanının arkasında yaşanan olaylar insanlık dışı katliamlar insanın tüylerini ürpertecek kadar zalimcedir.

Amerika kıtasında her yıl ekim ayının ikinci pazartesi büyük bir bayram olarak kutlanan, şenlikler düzenlenen, Kolomb Günü aslında 1492 yılında Cenovalı kolomb’un Nina, Pinta ve Santa Maria gemileri Amerika kıyılarına yanaştığında onları ilk Arawak Kızılderilileri karşılaması sonucu gelişen olaylardı.


Kızılderililerin inancında tanrılar sakallıydı ve denizden gelmişlerdi.
sakallı istilacıları görünce onları doğaüstü sandılar...
yüzerek selamladılar.
mısır, patates ikram ettiler.
atları, iş hayvanları, demir silahları yoktu.
ama kulaklarına ince altın süsler takıyorlardı.
işte o altınlar sonları oldu...

 

Benzer bir şekilde günümüzde Amerika ve Kanada da ulusal bir bayram olarak kutlanan Şükran Günü, İngiliz kolonicilerin kıtaya ilk ayak basmasından sonra iklim ve coğrafi koşullarının bilinmediğinden dolayı açlıkla karşı karşıya kalmalarının sonucunda Kızılderililerin yanlarında getirdikleri yiyeceklerle beraber onlara toprağı nasıl ekip biçmeleri öğretmeleriyle beraber hayatta kalmalarının sonucu gelişen olaylardı

Günümüzde ise, hindi kesilerek Tanrı’ya ve aileye adanan bu kutlu gün, aslında Kızılderililerin yas günüdür.

Aynı şekilde kutlanan Kolomb Günü'de Kızılderililer için geçmişte yaşadıkları katliamların, soykırımların, tecavüzlerin, tecrit edilmelerinin kendi inançlarından, dillerinden, koparılmalarının günüdür.

Tarihsel olarak, öncekle İspanya da İberya yarım adasının Emevi hükümdarlığı sona erdikten sonra İspanya Kraliçesi koyu Katolik İsabel, Arapların baharat yolu vasıtasıyla getirdikleri baharatlar ve diğer değerli ürünlerden artık yoksun kalmıştı, Öte yandan doğuda Osmanlı’nın varlığından dolayı çareyi Hindistan’a deniz youlyla ulaşmakta bulur

Daha önce Portekizliler Afrika kıtası boyunca yol alarak denemiş ama başarılı olamamışlardı.  O dönemde Amerika Kıtası'nın varlığından habersiz olan Kolomb, Hindistana varmak için atlas okyanusunu geçmesi gerektiğini düşünmekteydi.

1492 senesinde yola çıkan Kolomb ve tayfasi 30 gün sonra karayı görür. Lakin Hindistan'a değil Amerika kıtasına varmışlardır. Ama Kolomb ve tayfası buranın Hindistan olduğunu düşünmekteydiler.

Bundan dolayı yerli halka İngilizce de Hintli anlamına gelen İndigena (indian) adını verirler 

Karaya adım atar atmaz Kolomb, Kızılderililerle ilgili ilk izlenimlerini İspanya Kraliçesi'ne şöyle yazmıştı:
“Bu insanlar o kadar yumuşak başlı, o kadar barışsever ki yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına majestelerinizin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar. gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer”

Kıtada ki bu kabileyle dostça geçen süre içersinde Kolomb bazı İspanyolları burada koloni kurmak üzere bırakır ve yanlarında on Kızılderili kendisiyle beraber gemiye alarak geri döner. Yolculuk esnasında onlara kendi inançlarını aşılamak ve Katolik Hristiyan yapmak isteyen ispanyollar karaya adım adım atar atmaz bir olayla karşılaşırlar. Kızılderililerden biri ölmüştür

Ama bu olay tam tersi bir durum yaratmış, gemiden zafer çığlıkları gelmekteydi.

Ölen bu Kızılderili ölmeden önce vaftis edilerek Hristiyan olmuş ve böylece cennete gitmiştir. Bu İspanyollar için zaferdi, ama aynı zamanda Kızılderililer için sonun başlangıcıydı.

Kolomb, İspanya’ya döndükten kısa bir süre sonra kıtaya ikinci bir gidiş için hazırlıklar yapmaya başlamış, mimarından rahibine inşaat işçisinden afrikalı köleye kadar yüzlerce gemiyle kıtaya doğru yola koyulmuştu.

Bu sefer ki kıtaya giriş daha kalabalıktı üstelik barışçıl da değildi. Yanlarında getirdikleri Afrikalı köleler çalıştıkları ağır ve pis işlerden dolayı hastalıklar taşıyor ama bünyelerinin güçlü olması onların bu hastalıkları sadece taşıyıcı olarak kalmalarını sağlıyordu.

İşte ne olduysa bundan sonra olmaya başladı. Kızılderililer yabancı olduğu bu hastalıklarla tanışmaya başlıyor üstelik vücutları bu hastalıklara karşı bağışıklığı olmadığından dolayı hızla ölmeye başlıyordu

Bu salgın hastalık kabile olarak bir arada yaşayan yerlilere hızla yayılmaya başlıyordu. Kızılderili bir kabile şefinin deyimiyle beyaz adam lanetiyle birlikte gelmişti. Daha sonra kıtaya gelen diğer Avrupalılar tarihlerinde ilk biyolojik silahlarını icat etmiş. Bu çiçek hastalığı salgınına tanrını lütfu adını koymuşlardı.

İspanyollardan sonra kıtanın diğer doğu kısmına İngilizler ve Fransızlar koloni kurmak için hızla gelmeye başlıyordu ilk başta  İngilizler Kızılderililerin topraklarını satın alıp el koymaya çalışıyor, Fransızlar onlara ticaret yapmak istiyordu. İspanyollar ise en başından beri onları Katolikleştirerek vergi almaya zorluyordu.

Öte yandan yayılan hastalıklar yüzünden Kızılderililer ölmeye başlıyor. ilk 50 yılda beyazlarla tanışan kızılderili kabilelerinde nüfusun %80’inden fazlası ölüyordu. Öyle ki daha 1700’lü yıllara yeni gelindiğinde Kuzey Amerika’daki Kızılderili nüfusu 6 milyondan 1 milyona düşüyordu

Yerli halk, bu yeni tanıştığı misafirlere topraklarını açıyor, yiyeceklerini paylaşıyor ve altın süs eşyaları hediye ediyordu. Avrupalılar ise, kıtaya, salgın hastalık, yağma ve ölüm getiriyordu.

1492'de Amerika Kıtası, yeryüzünün gördüğü en trajik alışverişlerden birine sahne oluyordu, Yerliler altın, yiyecek ve toprak verirken, karşılığında salgın hastalık, yağma ve ölümle ödüllendiriliyordu.

Avrupalılar, altın olarak istediklerini elde edememişlerdi. Fakat yine de kendilerine çok kazanç getirecek başka bir yol bulmuşlardı:  Köle ticareti! Tıka basa gemilere bindirilen zavallı Kızılderililerin pek çoğu yolda soğuktan ve hastalıktan ölüyordu(3)

Kıta’ya sonradan tarlalarda çalıştırmak üzere Afrika'dan milyonlarca köle getirilmesinin bir diğer sebebi de buydu. Avrupalılar bir yandan kızılderililer’den boşalan topraklara yerleşirken, bir yandan da onları ticaret yapmaya zorluyordu yalnız ticaret anlaşmaları genelde tek yanlı ve kızılderilileri borçlandırma üzerine kuruluydu.

Kızılderililere alkol verilip onlardan hayvan derisi alınıyor ve sonra bu deriler gemilerle çin’e götürülüp inanılmaz yüksek fiyatlara satılıyordu.

Kızıldereliler’de özel mülkiyet olmadığı için sahip olunan topraklar tüm kabileye veya millete ait olarak kabul ediliyordu. Avrupalılar ise buna şiddetle karşı çıkarak Kızılderililere özel mülkiyeti dayatmaya çalışıyordu.

Özel mülkiyet Avrupalılar için önemliydi. Çünkü bir toprak parçası tüm kabileye verildiyse kabilenin nüfusunun düşmesi kabilenin toprak miktarını azaltmıyordu. Halbuki özel mülkiyet sisteminde her kabile üyesine belli bir toprak veriliyor ve bir kabile üyesi ölürse veya toprağını satarsa kabilenin toplam toprakları azalmış oluyordu.

Buna karşı Avrupalılar ise yenı bir taktik geliştiriyordu. Kredi sistemi

Para karşılığı Avrupa’da ürettikleri ürünleri satan Avrupalılar bir süre sonra Kızılderililerin değerli altın ve eşyaları bitince borç ve kredi karşılığı ürün satmaya devam ediyordu. Kızılderililer en başta Avrupalıların kendilerine karşılıksız mal verdiğini gördüğünde ise, onların iyi niyetli olduğunu düşünüyordu.

Avrupa hukuku konusunda hiçbir bilgisi olmayan Kızıldereliler kendilerine sunulan tüm dokümanları işaretliyorlardı. Daha sonra kendi hukukuna göre haklılık yaratmaya çalışan Avrupalılar gasp ettikleri topraklar için bunları öne sürecek ve katliamlarına haklılık yaratacaktı

En önemlisi ise, Mayalar, İnkalar ve Aztekler’den hariç beşyüzden fazla Kızıldereli kabilesi vardı ve bu kabileler birbirleriyle iktidar mücadelesi içindeydi, bundan dolayı da birbiriyle savaş halindeydiler. Avrupalıların kıtaya gelmesiyle birlikte bu savaşlar daha da kızışmıştı.

Kızılderililer arasında artık belli bir birlik kalmamıştı

Avrupalıların kıtaya gelmesiyle beraber kin tohumları daha da ekilmişti. Öyle ki ilerleyen yıllarda beyazlarla Kızılderili bir kabile arasında savaş çıktığında diğer kabileler beyazların yanında kendi milletlerine karşı savaşacaktı. Bazı kabileler arasında öyle bir düşmanlık yaratılmıştı ki topraklarını çalıp kendilerini katleden beyazlar bile onlara bu kabilelerden daha sevimli gözüküyordu.

Güney ve Kuzey Dakota’da yaşamış olan Mandan Kabilesi'nin şefi bile bizim hiç yabancı olmadığımız bir sözü yıllar önce söyleyecekti

"Beyaz insan bu topraklara barış ve huzur getirecek. Sonunda yıllardır kabileler arasında yaşanan savaşlar son bulacak" demişti.

Mandan Kabilesi'nin şefi en başından beri yanılmıştı, daha sonrakiler gibi..

 

Kızılderililere yapılan katliamlar 

İnsanlık tarihinde yaşanan en büyük vahşetlerden biri o dönemin kendilerine medeniyetin en üstünde olduğunu idda eden Avrupalılar tarafından gelmişti. Katliamlar o kadar insanlık dışı olmaya başlamıştı ki! Piskopos Bartolome de Las Casas veya Casaus kendi günlüğünde şunları yazmıştı:  

''Uğradıkları şiddet ve aşağılama karşısında Amerika yerlileri, bu adamların gökten inmediğini anladılar. O zaman, bazıları yiyeceklerini, bazıları karılarını, bazıları da çocuklarını sakladı. Diğerleri, böyle gaddar ve korkunç insanlardan uzaklaşmak için ormanlara kaçtı. Hıristiyanlar halkı tokatla, yumrukla, sopayla dövüyorlardı, hatta köy beylerini ele geçiriyorlardı. Cüretkârlıkları ve küstahlıkları öyle arttı ki, Hıristiyan bir yüzbaşı, bütün adanın beyi sayılan, en büyük hükümdarın öz karısının ırzına geçti. İşte o zaman, yerliler Hıristiyanları topraklarından kovmak için yollar aramaya başladılar. Silahlandılar. Çok zayıf, az saldırgan, dayanıksız ve savunmasızdırlar. (İşte bu yüzden savaşları bugünkü değnek oyunları ya da çocuk oyunları gibiydi). Atlarını, kılıçlarını ve mızraklarını alan Hıristiyanlar, yerli Amerikalıların daha önce hiç görmediği eylemlere başladılar: Katliam ve kan dökme! Köylere giriyor, çoluk çocuk, yaşlı, hamile veya loğusa (kadın) demeden, ağıllarına sığınmış kuzulara saldırır gibi, karınlarını deşiyor, parçalara ayırıyorlardı. Kimin tek bıçak darbesiyle bir insanı ortadan ayıracağı veya tek mızrak atışıyla başını keseceği, ya da bağırsaklarını ortaya dökeceği üzerine bahse giriyorlardı. Anne sütü emen bebekleri zorla alıyor, ayaklarından tutup başlarını kayalara çarpıyorlardı. Bazıları ise onları yüksekten ırmaklara atıyor, bir yandan da gülerek şakalaşıyorlardı. Çocuklar suya düştüğünde: "Kımıl kımıl oynuyorsun, seni komik şey seni!" diyerek gün geçtikçe daha da iğrençleşiyorlardı. Çocuklarla annelerini ve önlerine çıkan herkesi kılıçtan geçiriyorlardı. İsa peygamberimizi ve 12 havariyi kutsamak ve saygılarını iletmek için uzun darağaçları kuruyorlardı. Ayakları yere neredeyse değecek şekilde, 13 kişilik gruplar halinde onları bağlıyor, ateşe veriyor ve diri diri yakıyorlardı.'' (2)

Yapılan bu insanlık dışı katliamlar kitaplara sığmayacak kadar fazlaydı. Buna karşın Kızıldereliler yüzün üstünde isyanlar çıkarmış ama kabilelerin bir araya gelememesi nedeniyle başarılı olamamıştır.

Avrupalılar bir konuda çok ustaydı. Her kabileyle gizli görüşme yaparak hatta zamam zaman destek vererek kabileler arası birliği yok etmeyi başarıyorlardı.

Mandan Kabilesi Şefi'nin umduğu tam tersine çıkmıştı, fakat içlerinde Kızılderelilerin deyimiyle özgür ruhlu bir lider çıkacak birçok kabileyi biraraya toplamayı başaracak ve en büyük Kızıldereli isyanını başlatacaktı.

Özgür ruhlu Kızıldereli Pontiac İsyanı

 

Kızılderelile’rin İnglizler’e karşı savaşına liderlik eden ve bu savaşa bizzat kendi adı verilen Pontiac, 1720 yılında Kuzey Amerika’da bugün kendi adıyla da anılan Ottowa Nehri civarında yaşamış olan ve Ottowa Kabilesi'nden bir babanın ve Chippewa Kabilesi'nden bir annenin oğlu olarak Circa’da dünyaya gelmişti.

Pontiac, özgür ruhlu bir savaşçı oluşu ve liderlik yetenekleri onu kısa sürede Ottowa Kabilesi'nin şefi olmasına yol açmıştı.

Kızılderelilerin, İnglizlere karşı başlattıkları isyanın bugün tarihçilerce de kendi adıyla anılmasının baş kahramanı olan özgür ruhlu Pontiac, Avrupalıların kıtaya ilk adım atmasıyla birlikte Kızılderelilerle ilişkilerinin tarihindeki birkaç Kızıldereli önderlerden biridir.

Fransız ve İngiliz kolonicilerin kıtaya ilk ayak basmasıyla birlikte Kızılderli kabilelere karşı ticaret adı altında yapılan baskı ve şiddet artık iki ülkenin kolonisini karşı karşıya getirmiş bundan dolayı birbirlerine karşı kızıldereli kabilelerle gizliden gizliye iş birliği yapmaya kadar varmıştı.

Özellikle İngiliz kolonilerin uyguladığı şiddet birçok Kızıldereli kabilelerin Fransızlara işbirliği yapmaya zorlamış ve bundan dolayı kabileler İngilizlere karşı Fransız kolonilerle birlikte savaşmaya kadar götürmüştü.

İngilizler ilerledikçe Fransızlara karşı üstünlük sağlıyor. İngiliz yerleşimciler daha yayılmaya başladıkça, Fransızlar evlerini ve ticari gelirlerini kaybedecek korkusuna kapılmaya başlıyordu.

Daha sonra ise, Fransızlar Paris antlaşmasıyla bütün kalelerini İngilizlere bırakıyordu

Ancak trajik olan ise, bu antlaşmadan haberi olmayan Pontiac’ın bu antlaşmadan 3 ay sonra 1763 te Detroit kalesine saldırarak isyanı başlatmasıydı.

Yakın çağ Kızılderili tarihindeki en karizmatik şeflerden biri olan Pontiac, inanılmaz organizasyon yeteneği ve kendisine atfedilen dini karakterin etkisiyle yine Kızılderili direnişinde az görülen bir şekilde başta 30'a yakın kabileyi liderliği altında toplamayı ve isyana katmayı başarmıştı.

Pontiac bu isyanı başlattığında ise, Fransızların kendilerine yardıma geleceğini umuyordu.  Öte yandan, Kızıldereli kabileler hızla yayılarak İngilizlere karşı yer yer başarılı olmuştu

Fakat Fransızların, İngilizlerle anlaştığını ve bir daha dönmemek üzere çekildiklerini öğrenilmesiyle birlikte moral kaybıyla ivme kaybetmesine sebep olmuştu.

1764 yılının sonbaharına kadar yerleşimcilere, ingiliz tüccarlara ve İngiliz kalelerine saldırlar gerçekleştirmiş, 1764 sonbaharında sona ermesine rağmen 1766 yılına kadar teslim olmamıştı.

Daha sonra ise, 1766 yılında kendisine birtakım garantiler verilmesi üzerine ailesiyle Maumee nehri dolaylarına çekilmişti.

Tarihte birçok ismin yaşadığı en acı sonu yaşamış, kendi soyundan birinin elleriyle öldürülmüştü.

1769 yılında Cahokia'da Kaskaskia yerlilerinden bir olan ve İngiliz tüccarlardan para alan bir Peoria tarafından öldürülmüş, ruhu sonsuza kadar koşmak üzere Ulu Manitu'nun çayırlarına yükselmişti.

Pontiac’ın bütün hayali kızıldereli kabileleri bir araya getirmekti ve bunun için yapılan başarılı denemelere karşı hiçbir işe yaramamıştı.

Korkusu ise gerçekleşmiş, toprakları ve yaşamları İngilizlerin eline geçmişti.

Yıllar sonra ise, ismi bir otomobil markası olarak kullanılmıştı.

 

Kaynakçalar ve dipnotlar

(1) - Kız Kulesi'ndeki Kızıldereli - Sunay Akın-s.85

(2) - Kızıldereliler nasıl yok edildi? - Bartolome de Las Casas s.21

(3 )- a.g.e-s.56-57

Ekşi şeyler-ekşi sözlük.com sitesi

Ölümcül yakınlıklar – Dorothy H. Crawford

Bu makale adilmedya.com ile eş zamanlı olarak yayınlanmıştır.