Aytül Hasaltun BOZKURT'un, İstanbulimpro Sahne'den Koray ve Zeynep ile söyleşisi


Bugünkü  söyleşiyi yaptığım Zeynep Özyurt Tarhan ve Koray Tarhan'la tanışıklığımız epey eski ve komşuluk gibi Koray'la aynı tedrisattan geçmek gibi yaşantılarımız da olduğu için zaman zaman birbirimizin sözlerini tamamladığımız, zaman zaman acınacak halimizle gülüp eğlendiğimiz zaman zaman ne olduğunu ve ne olacağını düşündüğümüz dolu dolu bir söyleşi yaptık. Uzun oldu yine ama neden bu haliyle, ilham veren hoş bir Pazar yazısı olmasın ki? Okumaya devam ettikçe göreceksiniz, bizim çok sorularımız var. Hepsi de anlamlı bir hayatı, beraber inşaa edebilmek için. İyi okumalar dilerim.

Sermayenin sanatçıların yoğunlukta olduğu mekanlara gelip artan hareketlilik ve ışıltıyı ele geçirmesi haline mutenalaştırma (soylulaştırma) dendiğini, biz de Galata sürecimizde (Dans Buluşma-İstanbul) başımıza gelince öğrendik. Ardından, ekmeğini zar zor kazanan biz sanatçılar, artan kiralarla beraber, hayat şartlarının birden bire zorlaşmasına dayanamayarak, kentin daha az bilinen yerlerine doğru harekete geçtik. Kasımpaşa, Karaköy böylelikle gündeme geldi, Balat böylelikle gündeme geldi ama en nihayetinde Kadıköy genel bir göçü sırtlanarak, sanat üretimi için gözde bir mekan haline geldi. Siz Kadıköy’e göçenler arasında oldunuz. O süreçten  biraz bahseder misiniz, süreci nasıl yaşadınız ve neler oldu? 

Koray; Benim kısa bir hikayem var; ben bunu hep öyle anlatıyorum. Bizim sahnemiz, sen de biliyorsun tatlıcının üzerindeydi, şimdi marka söylemeyeyim, Galatasaray Meydanı’nda, kitapçının karşısı, tatlıcının üstü diye tarif ederdik. Üç seneden beri Beyoğlu’nda kendi sahnemizin olma maceramızın son senesinde, bizim tatlıcının yerine elmas markası açıldı. Takı mağazası, takı da yani öyle sıradan değil Svaroski Elmas mağazası açıldı. O sırada, mal sahibi kiraya çok ciddi zam yaptı. Neredeyse bugün Kadıköy’de verdiğimiz kiradan daha yüksek bir kira istedi, astronomik bir fiyat artışı… Biz öylelikle anladık ki tatlıcının üstünde tiyatro olur ama elmas mağazasının üstünde tiyatro olmaz. Çünkü o elması almaya gelen adam ( insan ) bizim dilimizi bilmiyor. “Parası olan ve elmas mağazasına gelip alışverişini yapan kişi bize gelmiyor zaten” deyip tası tarağı topladık, depoya kaldırdık. Kadıköy’e geçelim gibi bir vizyon olmadan. “Bu iş burada bitti, biz mekandan çıkıyoruz, başka uygun bir yer bulana kadar kendi sahnemiz olma halini şu anda askıya alıyoruz” diyerek ayrıldık. Daha sonra da işte Kadıköy’de sahne bulmak kolaylaştı yeni açılmış sahneler vardı özellikle Kadıköy Sanat Tiyatrosu’yla alışveriş içerisindeydik, Onlar gelip bizde Beyoğlu’nda oynuyordu biz gidip onlarda oynuyorduk. Eşyalarımızı depoya kaldırdıktan sonraki bir seneyi, kendi sahnemiz olmadan geçirdik. Beyoğlu’nda tiyatro bulmak da sıkıntı değildi. Tiyatro, tiyatro cafe, performans alanı, kültür merkezi gibi pek çok alan vardı oyunlarımızı oynayacak. Sonra bahar gibi “Kadıköy iyi ya, ayağımız da alıştı…” deyip yeniden yerleşmek için Kadıköy’de karar kıldık. Tabi Beyoğlu’ndaki süreci de görüyorduk. Eğlence mekanları Beşiktaş’a, sanat üretimi de Kadıköy’e kayıyordu ve seyircinin ayağı da alışmış görünüyordu.

Siz bu sürecin başlarında mı yer değiştirdiniz? Genelde neler oluyordu?

Zeynep- Biz gittiğimizde de kaç tane sahne vardı Kadıköy’de?

Koray - Sayılıydı… Yeldeğirmeni, 'Yeldeğirmeni' değildi, bir tane bile cafe yoktu. 

Başlarındaydık tabi… 2012 senesinin kışında Ocak ayında tuttuk biz sahneyi. Dört aylık bir tadilat sürecimiz geçti, Mayıs ayında Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Festivali’ni yaptık, Sahnemizde 78 ülkeden ve Türkiye’den sanatçılarla festivalimizi yaptık, bitirdik bir hafta sonra Gezi patladı. Hatta 4-5 gün sonra. Ve aslında orada biz de başka bir kentsel dönüşüme sebep olduk. Biz Kadıköy’de bir pasajdayız. Düz ayak bulduk bu sefer öyle 4. katta değiliz artık. Pasajın içinde önce üç çamaşırcı dükkanı vardı. Ve pasajın sonundaki, içinde okey oynanan 35 senelik bir mekanı, bir kahvehaneyi, dönüştürdük. Aslında Beyoğlu’nda bize yapılan baskı bizi Kadıköy’de patlattı.  Fakat bu süreç içerisinde çamaşırcılar, cafe oldu, berber kapandı gibi dönüşümler yaşandı. Pasajın içinde hala terzimiz, emlakçımız, matbaamız var ama pasaj girişindeki çamaşırcılar vs. artık yok. Yerine kafeler var. Biz şimdi Halitağa caddesindeki o değişimi de çok net görebiliyoruz. Ama ülkenin istikrarsızlığından herhalde caddede o kadar hızlı bir dükkan değişimi var ki ekonominin ciddi istikrarsız ve kendi kendine zarar veren bir halde olduğunu gösteriyor bana. Çünkü çok büyük markalar açılıyor ve altı ay sonra kapanıyor. Çok lüks bir restoran açılıyor çok geçmeden kapanıyor, ayakkabıcı açılıyor-kapanıyor… Biz 2012'de girmiş olmamıza rağmen oradaki en eskilerden biriyiz an itibarıyla.

Aytül- Burjuvazi işini iyi biliyor tabi, sanatçının cesaret gösterip gittiği yere gidip, oradaki hareketlilik ve ışıltıyı kendine almak istiyor. Bir çeşit güç devşirme belki. Ya da öldüren sevgi-ilgi mi diye okuyalım. Ya benimsin ya kara toprağın tarzı… Burjuvazi/sanat/sanatçı ilişkilerini tarih boyunca türlü şekillerde görüyoruz sonuçta. Ev sahiplerine teklif edilen yüksek kiralar, ev sahiplerinin de arzularını kamçılıyor ve doymayan bir ev sahibi tipi yaratılmasının vesilesi oluyor.

Koray-Tabi, öyle…Ben Ankara’da okudum ama tüm kültürel faaliyetler Beyoğlu’ndaydı. 94’den beri Beyoğlu’nda takılan bir insandım. O zamanlarda Galatasaray’dan aşağıya geçilemezdi, korkardı çekinirdi insanlar. Gece 10’dan sonra ürkütücü bir yere dönüşürdü sokaklar, özellikle Galatasaray’ın aşağısı. Sokak lambaları bile yanmıyordu. Bir sürü köhne ve sahipsiz bina vardı ve bu haliyle oldukça tedirgin edici bir yerdi. 

Peki geçenlerde  Yeni Yaşam Gazetesi’nin haberini görmüşsünüzdür. Haber, çok haklı olarak ismini vermek istemeyen bir emlakçıyla yapılan röportajdı ve oldukça dikkat çekiciydi. Mutenalılaştırmadan ayrı olarak, Kadıköy ‘ün ikinci bir Beyoğlu olması haline yani siyasi iktidar lehine el değiştirilme baskısına ne diyorsunuz?

Zeynep-Koray; Tedirgin edici, ürkütücü…  

Zeynep; Beyoğlu’nda nasıl olduğunu gördük, birebir deneyimledik. Özellikle Gezi’den sonra 'iki kalas bir heves' bir araya gelmiş insanların sanat yapamayacağı yerler haline getirildi mekanlar. 

Koray; Ekonomik dalgalanmayla birlikte bir şeyler şekil aldığında, Beyoğlu’nda biraz öyle oldu Gezi sonrası, net bir politik kimlikle iş yapıldığı zaman nasıl baskılarla karşı karşıya kaldığını gördük insanların. Ama artık bu ülkede genel olarak sanatsal bir şey yapmak ya da bir tane bira içmek de çok politik bir durum haline geldi. Çünkü bir yaşam tarzı karşılaştırması söz konusu olmaya başladı. E, bir de sanat dediğimiz şey, kendi içinde muhalif olanı yanına çeken, orada düşünceyi tartışacak zemini yaratan, yaşatan, tartıştıran bir alan yaratıyor ister istemez. Dolayısıyla bu da toplumu düzenleme üzerinden giden bir iktidarın, iktidarında aslında yapmayacağı, kullanmayacağı bir yöntem değil.  Şu an bire bir böyle bir şeye maruz kaldığımı söyleyemem ama…

Zeynep; Ama yine birkaç sene önce kışın işlenen kartopu cinayetini unutamıyoruz. Bir esnaf tarafından, gazeteci Nuh Köklü'nün sokakta arkadaşlarıyla kartopu oynarken dükkanının camına kartopu çarptı diye öldürülüşü...

Koray; Bu kültürel erozyon. İki gündür bir haber var: Biri, Sarıyer’de adamın bahçesine girip, adamın köpeğini öldürmüş. Toplum çok ciddi bir yere gidiyor. Kadın cinayetleri, hayvanlara yapılan eziyet, çocuk istismarı vs…  Türkiye’de beyaz-müslüman-erkek değilsen net ezilensin. Başka bir tanımı yok bunun. Köyünde tarlasını ekip biçen kadın, toprağını delik deşik edip kirletecek madencinin ve kolluk kuvvetlerinin baskısı altında, bakkal süpermarketin baskısı altında… Bu kadar basınç altındayken, tüm ülke olarak sadece günü kurtarıyoruz.  

Aytül; Günü kurtarmanın ötesinde hareketler var aslında kadınlar sokakta, köylüler sokakta, Cumartesi Anneleri hâlâ sokakta ve direniyor… 

Zeynep; Bir karşı tepki yaratıyor tabi haliyle ama bir sene hapis yatan tiyatrocu arkadaşımızı yine almışlar, tekrar karakola çağrılmış…

Koray; Benim gözlemim tabi ki her zaman, bir isyan etme hali refleks olarak var ama öğrenciler örneğin, kendi mevzuları için bir anmaya gittiklerinde direkt gözaltına alınıp yurt dışı yasağı koşuluyla serbest bırakılıyorlar. Yani şu anda ciddi bir yargılamadan cezalandırma hali söz konusu. Dolayısıyla bu toplumda çok ciddi bir protesto potansiyelini baskılayan bir durum yaratıyor. Benim gözlemim, hayvana eziyet eden, eşini öldüren kişi, sosyal patlama hali. Politik olarak kendimizi ifade etmediğimizde, en yakınımızdakine patlıyoruz. Beni endişelendiren kısmı bu. O demokrasi kültürü, düşünceni ya da beğenmediğini söyleme imkanını, mevzisini bulamadığımız zaman güçsüze yöneliyoruz. Sosyal patlama dediğim şey bu. Politik bir mevzisi ya da makamı olmayan kişinin uyguladığı şiddetin bütün hepsi aslında politik, ekonomik, kültürel açmazlar. Bir üst basıncın altta patlaması. Hiç kimse yukarıya doğru kafasını kaldırıp bir şeyi sorgulama, olanı ifade etme haline gelemiyor.  Ne takadı ne de cesareti var. Şimdi düşünün, bir üniversite öğrencisi yüksek lisans gibi yabancı bir ülkede bir şey yapmak ya da  Erasmus yapmak istediğinde...

Aytül; ki çoğu istiyor…

Koray; evet ister tabi, çok normal ülkedeki eğitimin kalitesi ortada. Eğitimine yurt dışında devam etmek isteyen öğrenci, bir sonraki protestoya gitmeyi bırakacaktır. Çünkü ne mahkemeye çıkabilecek ne bi şey… 35 üniversite öğrencisi, yurt dışı yasağı koşuluyla serbest bırakıldı. Ne yaptı bu çocuklar?  Hiçbir şey, beş sene önce, öldürülmüş öğrencilerin anmasına gittiler. Bunun bir açıklaması yok…

Aytül;  Biz “barış” diyen bir öğretmen ve bebeğinin hapise atılmasına, senelerce süren bir mücadeleye şahit olduk, o hepimiz için bir kırılma noktası oldu aslında.

Koray; Tabi ki … Bizim bütün hocalarımız işinden gücünden, özlük haklarından oldu. Pasaportu verilmeyen bir hocayı yakında kaybettik işte…

Aytül; Bir taraftan da hala seslenişler var. Eski kuşak “Aksaçlılar” diye bir bildiri yayınladı, ağırlıkla sanatçılardan oluşan bir grup “Korkmuyoruz” diyerek bir bildiri yayınladı, bir karşı duruş hâlâ var. Çünkü sesimizi de kaybedersek hepten yok olacağız sanki.

Koray; Ben şöyle okuyorum; Aksaçlılar, her ne kadar darbeleri görseler de bir takım şeylerin net olduğu zamanlardan geliyorlar. Ve kendi seslerinin, ses çıkartmanın önemini biliyorlar. Kanal istanbul mesela … Kanal istanbul için dilekçe verenler çoğunlukla o kuşaktı. Evet 2013’de genç nüfus, toplumsal hareketin başını çekti. Orada kendini bütün yaratıcılığıyla, bütün paylaşımcılığıyla var etti. Ama o kadar şiddetli bir şekilde ezildi ki onun esamesi kalmadı şu anda. Herkes sindi, kendi ezberlerine kaçtı. Ama 60 yaş üstünün yaşam kültüründe bu ses olma doğalında var. İlkel kabilelerde ya da köy yaşantısında, yaşlılığın, görmüş geçirmişlikle doğru orantılı olarak bir ağırlığı ve saygınlığı var. Deneyim çok değerli, ne zaman yağmur yağar, depremde ne olur vs … O yüzden o bilgelik değerli. E, şimdi bilgelik diye bir şey de çok kalmadı çünkü o dataya ulaşabiliyoruz teknolojiyle. Şimdi kuşak çatışması bir yana, kuşaklar arası kopuş var. 65 yaş üstü evde kalsın denildiğinde, 20’li yaşlarındaki kimi insanlar, sokakta yaşlı insanlara şiddet uyguladılar. Dövmeye, kafalarından su dökmeye, dalga geçmeye başladılar. Bu çok korkunç bir tutum, kan donduran bir tutum. İnsanın bedensel ve ruhsal alanına hiçbir saygının kalmadığını gösteriyor. Beni asıl korkutan o. Artık herkesi çok rahat ötekileştirebiliyoruz. “65 yaş üstü mü, tamam bu bitti … Sen artık git !…” gibi bir hale geldi. Halbuki Aksaçlılar bildirisini yazanlar eyleme geçebilenler. Çünkü onların içlerinde, yaşam kültüründe var. Biz biraz daha ara kuşağız. Benim çocukluğum, 12 Eylül Sıkıyönetimi’yle geçti. Sonra öğrenci eylemlerinde buldum kendimi. 36 yaşında Gezi’yi gördük.  Şu anda biz aslında ne yapacağını bilemeyen ve hepsinden biraz bilen bir kuşağız. Cep telefonunun ya da bilgisayarın olmadığı zamanı biliyoruz ama bir taraftan biraz uğraşırsak uygulama da yapabiliyoruz, blog yönetiyoruz, Youtuber olmaya çalışıyoruz ama ona da çok fazla zaman ayıramıyoruz vs…  Her şeyin ortasındayız kısacası.

Zeynep; N’apalım bizden de bu çıkıyor. 

(Her şeyden birazcık olma halimizle, Cem Yılmaz’a gönderme yaparak biraz eğlendik. Little, little, little in to the middle…İyi ki mizah var. Ardından başka bir soru ile yine yola döküldük)

Aytül;  Kadıköy Tiyatrolar Platformu sürecini biraz anlatır mısınız ? Nasıl gelişti, murad neydi? Kazanımları oldu mu yoksa zorluklar mı ağır bastı?

Zeynep; KTP’nin kuruluşu, Gezi ile alevlenen birbirimizin arkasında durma refleksi. Gezi’nin kazanımlarından, yansımalarından biri. “Bu böyle olmayacak, birlik olmalıyız hep beraber hareket etmeliyiz” gibi bir refleks. Ve Kadıköy’deki tiyatrolar için böyle bir platform oluşturmalıyız ve bu tamamen gönülden olmalı. Aidatı olmamalı, herkes birbirinden haberdar olmalı, belediye ile ilişkileri birlikte ve olabildiğince sağlıklı ilerletmeli, bir birlik olarak belediyeyle ilişkiye geçilmeli gibi muradlarla harekete geçildi. 

Koray; Tiyatroların birbiriyle dayanışmaları; çünkü sahnesi olan var olmayan var. Başlangıçta temsilci düzeyinde ben vardım sonra bizim ekipten başka bir arkadaşımız devam etti, şimdi de pandemi ile birlikte de Zeynep yürütüyor ilişkiyi. İlk başta şöyle şeyler konuşuldu ve aslında o noktadan ciddi etkinlikler yapıldı. Hem birbirleriyle dayanışma hem seyirciyle temas etme hem de seyirci kültürü yaratma… 

Zeynep; “Benim Komşum Tiyatro” diye bir etkinlik yapıldı. 

Aytül;  Ha, evet ben de içinde yer almıştım, Karma Drama Sahnesi’nin teklifiyle …

Zeynep; Projeye katılmak isteyen tiyatrolar, kendi bölgelerinde, kendi müfredatlarını oluşturarak, çevresindeki potansiyel seyircilere, ücretsiz ve sınavsız, bir kaç aya yayılan teorik ve pratik eğitimler verdiler. Bu neyi sağladı? Sahne ile seyircinin direkt temasını sağladı. Tiyatro kursu gibi gelecekler ve oyun çıkartacaklar gibi bir yapı değil de, komşusu olan tiyatroda neyin nasıl yapıldığını göstermeye, tanıtmaya dair teorik ve teknik bir takım sunumlar…. Aynı zamanda tiyatro tarihi gibi derslerinde görüldüğü bir etkinlik. Epey de sürdü. 

Koray; Biz iki dönem yer aldık bu etkinlikte. Her dönemden sonra, festivallerimizde, oyunlarımızda seyirci olarak gördük aynı kişileri…. Seyirci kazandık. O gelen kişiler, diğer tiyatrolarla da temas ettiler. Dolayısıyla etkinliğe katılanlar bir networkun içerisine girmiş oldu. Organik bir bağ oldu. Yeni dönem belediyeyle kalktı bu etkinlik. Ama “Benim Komşum Tiyatro” uluslararası anlamda ses getirdi.

Zeynep; Biz yeni belediye döneminde de bayağı çalıştık.  Tekrar programlar hazırlandı, tekrar başvurular yapıldı…  Bunun için bütçe olmadığı gerekçesiyle -ki o bütçeler hiç öyle büyük bütçeler değil gerçekten minimum, sembolik bütçeler. O gün seminer verecek kişiye, ders verecek kişiye harçlık sayılabilecek kadar az bütçeler….  Kabul edilmedi bütçe olmadığı için denildi…

Koray; Şöyle bir söylemle yürüyordu zaten,  tiyatro kamusal bir iştir. KTP’de tiyatronun bu kimliği üzerinden işletti bu konuyu. Fakat çok enterasan tabi. Ne belediye ne KTP ilişkisinde çok nemalanacak bir şey olmamasına ve bir öncelikler durumu olmamasına rağmen bir takım söylentiler çıktı ve iş sevimsizleşti. KTP örgütsüz bir örgütlenme. Mükemmel değil, hata yapabilir elbette ama derdi gücü tiyatro olan insanların bir araya gelip bir şeyler yapmaya çalıştığı bir zemin. Bu kadar kalabalık bir ekibin, bir dil birliği yapması zor oluyor, ağır oluyor ama sonuçta niyetler temiz. Niyetler bir arada var olabilmek birlikte yan yana durarak yaratmak. 

Zeynep; Birimizin başına bir şey geldiğinde, komşuyla bir şey olduğunda, mahallede bir şey olduğunda bile “Arkadaşlar, böyle bir sorunumuz var, şöyle bir şey geldi başımıza, nasıl hareket etmeyiz” diye sorabildiğimiz ve “dur benim şöyle bir tanıdığım var…”  diyerek bazen, günlük/anlık çözümleri beraber ürettiğimiz bir zemin. Bir güç birliği.

Onun dışında tiyatromuz yaşasın diye bir kampanya yapıldı. Bütün Türkiye’deki tiyatrolar ile birlikte 7 istekte bulunuldu. Kadıköy Tiyatrolar Platformu ve Tiyatro Kooperatifi’nin öncülüğünde bir insiyatife dönüştü. Tiyatrom Yaşasın İnsiyatifi oldu. Türkiyenin dört yanından bir sürü insan imzacı oldu. 2000 imzayla başladık şimdi 32 bine yakın imza toplandı.

Aytül;  32 bin mi olmuşuz? 

Zeynep; Evet seyirciye de açtık çünkü. 

Aytül; Buradan okuyucularımıza da tekrar hatırlatalım o zaman. Pandemi döneminde ve sonrasına ilişkin sahne sanatçıları ne diyor diye bakmak isteyen, dayanışma göstermek isteyen okuyucularımız www.tiyatromuzyasasin.com taleplerimizi okuyabilir ve hatta imza verilebilirler. 

Peki o zaman senin de beni davet ettiğin Gösteri Sanatında Kadın grubumuza gelelim… (Sohbetin bu kısmı gülüşmelerimizle renkleniyor çünkü bu süreçte biz beraber yan yana olmaktan çok mutlu olduk. Hiç bilemediğimiz ve öngöremediğimiz bir süreçte maddi/manevi zorluklarla baş edebilmek için hep birbirimize baktık, kayıplarımızın ardından beraber düşündük. Zaman ayırıp da eğilemediğimiz pek çok konuya bu vesileyle beraber eğildik. 

Zeynep;  Pandemiden bir tık önce başlamış aslında oluşum. Bir araya gelip bir takım seminer ve eğitimler düzenlemişler.  Benim Evren Duyal’dan haberim oldu. Sonra Evren meşguliyetlerinden dolayı olamayınca ben devraldım. Önceleri daha çok yapımcılar, yönetmenlerinin bir arada olduğu bir yapıydı aslında. Ama daha sonra yazarlar, dramaturglar, koreograflar tiyatro hocaları gibi pek çok alanın kadınlarıyla genişledi. Çok sağlam kadınlar var. Pandemi zamanında çok aktif olan, hızlı karar veren bir ekip oldu. Hemen bir kumbara kuruldu, ihtiyacı olan çevremizdeki, ulaşabildiğimiz oyuncular, sahne çalışanları hatta tiyatro öğrencileri için kendi içinde bir kumbara oluşturdu ve tam 45 kişiye destek attı. Küçük bir kumbara olmasına rağmen kumbaraya atılan paralar ancak bir miktar olmasına rağmen yapıldı bu. Kadınlara ve Lgbti bireylere pozitif ayrımcılık yapıldı. Her Pazartesi buluşuluyor, sanat konuşuluyor, sinema konuşuluyor, feminizm konuşuluyor, toplumsal cinsiyet konuşuluyor vs…

Aytül; ders gibi değil mi, ben toplantılara çok az katıldım ama paylaşılanları mutlaka okuyorum. Ders gibi geliyor bana. Seneler sonra o öğrenci olma haline geri dönmüşüm gibi…

Zeynep; Ders gibi tabi, sürekli notlar alıyorum, onu seyretmem lazım buna bakmam lazım diye… Grupta da bunu teşvik eden bir etkileşim var. Onu seyredin, bunu okuyun kendi işlerinden  haberdar edenler de var. Dolayısıyla çok tatlı bir ağ oldu.  Ben çok mutluyum.

Koray; Ne yalan söyleyeyim, ben neredeyse bütün toplantılara kulak kabartan biri olarak bu pandemi boyunca en işe yarar işe tanık oldum sayenizde. 

Zeynep; Çok kıskanıyor… ( sohbet yine gülüşmelerle şenleniyor. Zeynep’e sabotaj yapmıyorsun di mi Koray? diye sormadan edemiyorum.)

Koray; Hem anlık problemlere çözüm üreten kadınların bir araya gelip temas etmeleri ve moral olarak birbirlerini yükseltmelerinin yanısıra sanatsal ve teorik bilgi beslenmesi olarak, her yönden besleyici bir grup. Ben gerçekten çok kıskanıyorum. Daha doğrusu gıptayla ve takdirle izliyorum, tanık oluyorum. 

Peki şimdi o zaman yavaş yavaş pandemi sürecine gelelim, neler yaptınız. Tiyatro/sahne/ekran meselelerinde nerede duruyorsunuz? Tiyatro eve sığdı mı?

Zeynep; Bizim ekibin avantajlı yanları var evet ama dezavantajlı yanları da var. Bizde seyirci oturduğu yerden sadece izlemez, seyirci katılımcıdır. Seyircinin fikirlerinden, söylediklerinden yola çıkarak oynarız. Bizim için seyircisiz oynamak inanılmaz zor bir şey. Herkes pıtırak gibi canlı yayın vs. yaparken biz kendimizi uzak tuttuk “hemen atlamayalım” dedik. Fakat baktık olacak gibi değil, e biz de kaşınıyoruz bir şey yapmak istiyoruz. İşte o zaman Youtube kanalında bir takım söyleşiler gerçekleştirmeye başladık.

Aytül; Şunu da ekleyeyim sanat bizim için de bir şekilde iyileşme hali. Çok ağır bir süreç yaşarken en iyi bildiğin yerden hayata tutunma şekli. Evdeki/saksıdaki bitki değiliz neticede, anlamı üreterek yaratıyoruz. 

Zeynep; Evet tabi, bize iyi hissettirdi. Çarşamba ve Perşembe akşamları çeşitli program formatları ayarladık. Dostlarımızı konuk olarak davet edip, onlarla sohbet ederek temasımızı canlı tuttuk.

Aytül; Temmuz başında yasak kalktıktan sonra tiyatronuzu açabildiniz mi? 

Zeynep; Evet yasak kalktıktan sonra çok az seyirci olmasına rağmen açtık. 60 kişilik sahnemizi 15 kişi ile alabildik. Canla, başla oynadık, ettik. Şimdi bunları dijital platformda nasıl gösterebiliriz onun yollarını arıyoruz. Açıkçası bunun nasıl bir getirisi olur onu da henüz bilemiyoruz. Bir arada olmamız gerekiyor, bir şeyler yapmamız gerekiyor, olabildiğince güvenliğimizi alarak tabi. Az seyirci, az oyuncu, minimum teknikle bir şekilde bir arada olmanın yollarını arıyoruz. Bol alkollü…  O şekilde idare etmeye çalışıyoruz. Bu yeni normalleşmeyle de birlikte… 

Koray; Google bütün çalışanlarına “yaz 2021’e kadar evde çalışacaksınız” demiş…

Aytül; Okullar açılmıyor, bir sürü üniversite Boğaziçi de dahil olmak üzere çoğu online eğitime geçti. 

Zeynep; Tabi özel üniversitelerin çok büyük işine geliyor. Onlar parasını almaya devam edecek tuvalet kağıdından bile kâr etmiş olacak bir yandan da…

Koray; Ben tiyatro ya da performansla alakalı olarak bundan sonrası için şunu düşünüyorum; Evet dijitale alıyoruz ama o başka bir dile dönüştürüyor tiyatroyu.  O artık sinema oluyor. Globe’un yaptıklarını izlediğinizde, o izlediğiniz sinema. Video ya da sinema seyrediyoruz. Dolayısıyla bence yapabilirsek havaların izin verdiği ölçüde tiyatronun, açık havada bir yaz eğlencesine dönmesi gerekiyor. 

Aytül; Hım... ilginç şeyler söylemeye başladın, 

Koray; Neden böyle tersten bakmıyoruz, ben onu düşünüyorum? 

Aytül; Devlet Tiyatrosu yapıyor galiba şimdi kamyonla değil mi?

Koray;  Kamyon, antik tiyatro, park, açık hava cafeleri… Tiyatrolar neden Aspendos’ta ya da Harbiye Açık Hava Sahnesi’nde oynamıyor? 

Zeynep; Oldukça da büyükler, mesafe de güzel korunur.

Koray; En fazla antik tiyatro Anadolu’da var. Bir de bu çok kolay. Dün görselini gördüm İspanya  ya da İtalya’da sanırım saman balyalarından tiyatro yapmışlar. Hafifleme çağındayız, her şey hafifleyebilir, portatif olabilir ama işte mesele şu; bu, sanatın kamusal alana çıkması demek. Tabi bu anti demokratikleşme döneminde nasıl olacak? O benim kafamı kurcalıyor.  Ama en nihayetinde serbest piyasa ekonomisi diye düşünecek olursak, neden bahçeli bir tiyatro ya da buna izin veren bir cafe olduğu zaman, açık havada bu gerçekleşmesin. Ben aslında kafayı buradan tarafa çalıştırmayı tercih ediyorum. Bu benim zihnimi daha ferahlatıyor. Çünkü tiyatro ve performans sanatı dediğimiz şeyin hemen hemen temel dinamikleri değişmedi. A kişisi B kişisini canlandırır C kişisi bunu seyreder. Ama araya kamera girdiği zaman bu sinemanın diline evriliyor. Şöyle de bir durum da var; tiyatro elbette sinemanın dilini kullanabilir ama o zaman sinemanın dilini öğrenmesi ona hakim olması gerekiyor. Kamerayı, kamera açısını, kamera ışığını, kadraj yapmayı öğrenmesi gerekiyor.  

Aytül; Ay tabi! Telefonla olmuyor  maalesef.

Koray; Genç öğrencilerimize kamerayı teslim ediyoruz, kafayı burdan almış (yarısından) vs…   

Aytül; (Yine gülüşüyoruz) Seviyoruz onları, hata yapacaklar tabi…

Koray; Bu çok güzel ama yapana iyi gelebilecek bir şey bu. Senle ben birbirimizi tanıyoruz A Zeynep!  A Aytül!  A Koray! diye seyrederiz yaptığımız şeyi ama hiç bilmeyen bir seyirci kitlesinin bunu görüp bundan keyif almasını öngörüyorsak, sinemasal bir dil ya da video dilini işin içine katmamız gerekiyor -ki bu aslına bakarsak bütün işi iki katına çıkaran bir şey. Ha bu tercih edilebilir, bunu yapıyoruz zaten ama biz üç seneden beri tiyatroyu pandemiden çok çok önce canlı yayınlayan tiyatroyuz bir yandan da. Bu benim 10 senelik hayalimdi ama 10 sene önce teknoloji çok pahalıydı. Şimdi akıllı telefonların, tabletlerin, teknolojinin imkanlarıyla yapabiliyoruz. Bunda bir sıkıntı yok, dijital çağ böyle bir şey ama biz neden tiyatro olarak tam aksi yöne gitmiyoruz. Grotowski’nin 50 sene önce söylediği  şey; “Hadi çıkalım İtalya’nın dağında tepesinde bir hafta tiyatro yapalım. Tiyatroyu teknik ağırlıklarından kurtarıp sadece oynayalım.” Aslına bakarsan biraz buradan bakıyorum. Neden tiyatroyu bütün teknolojik uzantılarından, mekanların kapatıcı etkisinden de kurtarıp, seyirciyle direk temas etmeyeyim ki ? Neden ben tiyatro binasına yatırım yapacaksam bahçeli ya da teraslı bir yapıyı öngörmeyeyim? Yerel yönetimler bu işin sürekliliğini sağlamak için -şenlik gibi değil de-  açık hava mekanlarını örgütleyebilir, organize edebilir. 1000 kişilik olmak zorunda değil, 100 kişilik 200 kişilik açık hava mekanları yaratılabilir. İki tenteye, üç dört tane spota bakar bütün iş. Hatta biz birileriyle konuştuk, halı sahalar kapalıymış. Benim aklıma halı sahada tiyatro yapmak geldi, neden olmasın? Hazır oturacak yer var, yumuşak zemin, insanlar otursun her tarafı gece maçı için aydınlatabiliyor. Tamam ben ışık rejisinden feragat edebilirim, amaç oynamak değil mi? Antik Yunan’da ondan akşam beşte güneş batana kadar performans yapılmadı mı yüzlerce binlerce yıl boyunca? Elektrik bulunana kadar tiyatro nasıl yapılıyorduysa -ki yüz elli senelik bir tarih yani 150 sene önce tiyatro nasıl yapılıyorsa- bugün de aynı şekilde tiyatro yapılabilir. Shakespeare gece karanlıkta oynamıyordu ki, hava kararana kadar oynuyordu, bir de orada hava erken kararıyor. Dün doğumuyla başlıyorlardı gün batana kadar, o da pazar yerinin yanında Shakespeare’in Globe’u. Bugün bile Londra’nın en büyük tarihi marketlerinden birisine 100 metre mesafede. Yeniden yapılmış haliyle üstelik. Eksiden iyice içindeymiş. Düşünsene, Balık Pazarı’nın yakınında ortada bir alan var ya orada yapmak gibi… 

Zeynep; - Ki yapmışlığımız var, o da bir önceki dönem belediyenin “Doya Doya Sanat” yapsamında yapılmıştı. Örneğin Yoğurtçu Parkı’na 150 kişilik açık hava sahnesi yapılsın, tiyatrolar isimlerini yazdırıp tarihlerini alıp oynasınlar. Bu kadar zor olmamalı, kamusal alana girmeli tiyatro da dansta da müzik de her şey her şey… Yapılacak yer çok aslıda. Gezi Parkı, Abbasağa,  Yoğurtçu Parkı, Maçka Parkı…

Aytül; Doğru söylüyorsun perspektifi geniş tutmak lazım. Hep ileri gidecek değiliz biraz da geri gidip, kökleri hatırlamak lazım.  

Zeynep; Zaten her şey geri gidiyor biraz da bu gitsin…  (gülüşmeler yine…)

Aytül; Sevgili Zeynep ve Koray, biraz da Sizin sanatınızı nasıl icra ettiğinizi konuşalım. Siz doğaçlama tiyatro yapıyorsunuz. Biraz anlatır mısınız? Nedir doğaçlama, nasıl yapılır? 

Koray; Doğaçlama- performans anlatacağımız şeyi, daha önce çalışmadan, anlatım tekniklerimiz üzerine bir mutabakata vardığımız oyuncu grubuyla, seyirci karşısında, anında performans sergilemesi. Bu tiyatro da olabilir müzik de olabilir dans da olabilir ya da birleşik sanat da olabilir… 

Ağırlıklı doğaçlama tiyatro yapıyoruz ama müziği de dansı da kısacası başka unsurlara da elimizi uzatarak, kolektif sanat yapmaya çalışan bir tiyatroyuz. Sahnede ne yapacağımızı düşünmek yerine birbirimizi dinleyip, birbirimizi eğitmemiz gerekiyor. Yolunda giden bir tiyatronun ihtiyaç duyduğu yaklaşım bu. Bir takım ezbere tiplerle birbirimizle diyalog kurduğumuzda ya da tartıştığımızda, o ezberler üzerinden birbirimize agresif ya da kapalı tavırlar sergileyebiliyoruz. O zaman çatışma/tartışma başlıyor. Bize hep öğretilen bir şey vardır; doğaçlamaya başlayanlar hep tartışırlar, kavga ederler. Bu aslında çok yanlış bir ezberden kaynaklanıyor, o da tiyatronun temeli çatışmadır. Halbuki tiyatronun temeli mutabakat arayışıdır. Çünkü Antigone ile Kreon birbirlerine terbiyelerini bozmazlar, Hamlet kimseyle kavga etmez aslında. Çatışma derindedir, kibar insanlarının birbirleriyle çatışmaları. Nuri Bilge Ceylan filmlerine bakarsan hiç bir şey olmuyormuş gibi gelir ama çok derinde çok acayip çatışmalar vardır. Ya da Çehov komedisine baktığımız zaman da öyle.  Bazen hezeyana kapılıp aşırı davranışlar sergilerler ama sonra binbir özürlerle kendilerini affettirirler. Dolayısıyla o mutabakat arayışını yapar tiyatro. Ama bir de şöyle matematiksel bir yere geliyor bazen; Zeynep ile Koray olarak sahnedeyiz ve Zeynep’le Koray olarak çatışmamamız gerekiyor. Yaratmış olduğumuz A ve B karekterinin çatışması için Koray ve Zeynep olarak pozitif bir iletişim kurmamız gerekiyor. Bir cinayet romanını pozitif cümlelerle yazarız ama negatif bir hikayeyi anlatırız di mi. Doğaçlamayı ilk yapmaya başlayan kişiler ilk o negatif cümlelerle girdikleri zaman, birbirlerine çarparlar. Aslında o matematik ikili işliyor bir ben var ben de benden içeri sözün özü. Her şeyi kabul eden ve Zeynep’in yarattığı karakteri, bütün varlığıyla kabul edilmesi ve pozitif bir yaklaşım sergilemesi gerekiyor. Ama Koray’ın karakterinin yaratmış olduğu Anton’un çatışmalarını da Zeynep’in görmesi gerekiyor. Biraz karışık oldu ama birbirimizi dinlememiz, pozitif iletişim kurmamız aynı yolda yan yana yürümemiz gerekiyor. Bir kişinin önderliği alıp, tek başına gitmesi ve kafasındakini kurgulayıp diğerini sürükleme şansı yok. Her zaman performansta bir takım daha öne çıkan başat karakterler olacak belki ama bazen de Çehov’un Vişne Bahçesi’ndeki Firs gibi oyunun sonuna kadar bekleyip, sona doğru oyunun bütün omurgasını tek bir tiratla sırtlanabilir, toparlayabilirsiniz. Herkesin, merkeze eşit uzaklıkta durup birbirimizi dinlediğimiz ve anında oluşturduğumuz bir kurguyla oynuyoruz. Ne yapacağımızı düşünmüyoruz, elimizdeki tek veri biraz önce ne yaptığımız. Dolayısıyla bunu gündelik hayattaki politikaya işlettiğimizde, insanlar birazcık “Ya biz ne yaptık?” diye düşündüklerinde ya da “Bunlar ne yaptılar şimdiye kadar?” diye düşündüklerinde aslında rasyonel bir yere gelebiliyoruz. Ha bre, ekonomi coşacak Temmuz’da böyle olacak, Ağustos’ta böyle olacak dediğiniz zaman, ben 15 gün öncesine baktığımda o rasyonel bağı kaybediyorum. O zaman o veri üzerinden reel bir bağ geliştiremiyorum. Ben seyirciye şunu söyleyemem; “Gösteri çok kötü gidiyor gibi görünüyor ama yarım saat sonra çok güzel bir espri yapacam size” diyemem. O biliyor çünkü bir buçuk saat boyunca ne oynadığımı. Ya da ben bir buçuk saattir ne yaptığımı biliyorsam eğer bir mucize gerçekleşmeyeceğini de bilirim. Yeni doğaçlama yapmaya başlayanları görürüz ya bazen, her şey çok kötü gidiyorsa, durumu kurtarmak için ne yapıyor biliyor musun? Aslında şu an ülkenin durumuna çok benziyor; yanındaki oyuncuyu aşağılamaya başlıyor, ona durmadan laf sokuyor, kadın çemkiriyor, adam yumruğunu kaldırıyor ( Koray’ın bu bölümde oynadığını görmenizi isterdim, ben ne yazsam anlatamam) gibi bir takım stereotipler çıkıyor. O stereotipler de bugün işte ülkeyi 'sünnet düğünü'ne çevirdi, sarıkla, kaftanla, kılıçla… İşte bütün bunlar aslında bir takım şeyler söyleyip bizim dimağımızı dumura uğratmaya çalışan esprili, şok edici durumlar. Hikayeyi birlikte kurgulamak için sorumluluğu paylaşmalı ve pozitif bir iletişim kurmanın yolunu aramalıyız. Aynı doğaçlama performansta olduğu gibi ya da doğaçlama performansta olan şey politika ya da günlük hayatın örgütlenmesinde de olması gerektiği gibi. 

Gezi o yüzden çok önemli bir referans noktası çünkü. Gezi, occupy, 'işgal etme' hareketlerinin hepsi. 21. Yüzyılın lider figürü olmayan ve kollektiviteyi anında örgütleyen oluş halleri, kendiliğindenlik -ki bizimki de bir oluş hali, öyle işte, çok bağlantılı hayatla. 

Aytül; Biraz ekibinizde de bahseder misiniz? Çok da kalabalıksınız Siz değil mi, kimler var ve neler yapıyorsunuz?

6 kişilik bir ana ekibimiz var, onun iki katı kadar genç ekibimiz var. Ustalık gruplarımız var, çıraklık gruplarımız var, çeper çeper genişleyen bir ekip ve hepimizi çevreleyen seyirci ve temasta olduğumuz sanatçılar var. Düzenlediğimiz iki Uluslararası festivalimiz var Kadıköy’e kazandırdığımız; Uluslararası Doğaçlama Tiyatro Festivali var 5'incisini düzenlediğimiz, geçen Mart’ta da pandemi ile birlikte ertelenen Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Festivali var. Onu şimdi Sivil Düşün’ün desteğiyle 2,5’uncu UHAF olarak yapacağız. 3-26 Eylül’de başlayacak bir ay sürecek, online olacak. Dünyanın her yerinden katılım olacak, şimdi daha kolay tabi, her kıtadan anlatıcımız olacak. Daha önceki festivallerde mesela, aynı akşamda Karslı Aşık’ın, Kürt Dengbej’in, bir Seferat Hikaye Anlatıcısı Grubunu ve bir Hollandalı Hikaye Anlatıcısını ve bir Türk Hikaye Anlatıcısını birleştirebilmiştik. Beş dil… Gösterilerin ardından atölyeler, seminerler de oluyor, epey zenginiz.  Ben yerel yönetim olsam, bizi yalnız bırakmam. Bedavadan festivaller düzenleyen bir takım ahmaklar var, bunlardan niye faydalanmıyorum ki? İnsanlar evlerini açıyorlar, yemeklerini paylaşıyorlar şehir ve yurt dışından gelen misafirlerine, ücretsiz paneller yapıyorlar, deli miyim ben duayenlere milyonları veriyorum? Ben olsam beni yalnız bırakmam, öyle diyeyim. ( Gülüşüyoruz yine)

Aytül; Son olarak şu anda olanı ve gelecek için işaret edileni konuşalım biraz. 

Koray; Dijital bize sunulan bir çözüm. Bize sunulanın dışında bir şey olabileceğine dair her zaman şüphelerim var benim. O şüpheyi hiç bırakmamak ve o şüpheyi beslemek lazım. Hepimiz pandemiyle birlikte, “Ana! Nasıl dijitalleşeceğiz?” gibi bir tribe girdik. Evet atölyeleri yaptık ama burası tiyatro ve performans için olmuyor. Burası oluyor ama burası başka bir şey oluyor. Burası olsun ama burası başka bir şey. Ayrıca kafa yoralım; eğitim programları gibi. Tekniğe öğrenmeye dair. Ben şimdi kamera için ışık çalışmaya çalışıyorum. Çıplak ışık verdiğimiz zaman görselde o dili yaratamıyoruz. 45 derece açıyla gelirse ışık, n’olur benim karakterime? Ya da karşıdan ya da tepeden ya da arkadan… Bu bambaşka bir mesai. Bu bilgiyi işler bir şekilde kullanabilmek için denemelerini yanılmalarını yapmak lazım. Fakat şu andaki hayatta kalma, bu tür uğraşları lüks haline getiriyor. Çıplak masa lambasının önünde oynadığımız performanslarla olmuyor bu iş. Bilgiyi bile doğru düzgün paylaşamıyoruz çünkü bir öğrenme-öğretme ilişkisinin içerisinde aynı havayı aynı atmosferi paylaşmanın getirdiği bir takım nüveler var. Söz ve bedenin dışında, bilinçdışı bağlantılarıyla öğrendiğiniz bir sürü şey var. Tavrımız var yani, anlatabiliyor muyum? Süreyya Karacabey’le daracık bir sınıfta ders yapmak demek aslında sadece Geleneksel Türk  Tiyatrosunu ya da Brecht’i öğrenmek demek değil. Dışarıda gelişen olaya dair takındığı tavır, verdiği tepki ya da referans ya da sigarasını tutuşu-yakışı, çayını içişi, bir şeyi paylaşması gibi gözlemler aslında o usta-çırak ilişkisini yaratan. 

Zoom görüşmeleriyle ilgili bir üniversite bir çalışma yapmış ve zoom görüşmelerinin normal görüşmelerden çok daha fazla yorucu olduğu bulunmuş. Bunun sebeplerinden bir tanesi de karşımızdaki kişiyi iki boyutlu bir video olarak görüyoruz. Bunun 3. 4. boyutu var, kokusu, dokusu, sesi yanından geçerken verdiği enerjisi, o günkü morali gibi bir sürü şey etkiliyor aslında iletişimimizi. Sadece ekran görüntüsünden ibaret değiliz ki,… Şu anda gölgeye dönüşmüş durumdayız. Gölgelerimiz iletişim kuruyor. 

Aytül; Ben de Zoom'la ilgili iki duruma hiç alışamadım. Biri kendimi görüyorum sürekli ikincisi de iç (kapalı) mekanı dışarıya açmış oluyoruz ya, bunu nasıl halletmeli? Arkana beyaz çarşaf mı gereceksin? Ya da bir dönem kütüphane backgraundları çok konuşuldu. Evde ayrıca çalışma mekanı yaratmak gerek ki ev dediğinin anlamı da değişiyor o zaman. Ev hayattan yorulup, dinlenmek için sığındığımız, en yakınlarımızla paylaştığımız bir mekan aslında. Evet Zoom her şeyi çözemeyecek belli ki, bence de …

Zeynep; Bir süre idare edebiliriz belki ama çözülmüyor. 

Aytül; Hayat eve sığmıyor, belli ki tiyatro da sığmıyor 

Koray; Yok sığmıyor. Ev hayattan kaçtığımız yer. 'Hayata atılmak' diyoruz mesela, ailemizden ayrıldığımız zaman, bu da var.  Hayat evin dışında… Bizimki de hayat mı?