Cumartesi Anneleri... Kifayet ANA
Kifayet Ana, oğlunu kaybetmiş bir kadın. Oğlunu kaybettikten sonra mücadeleyi sırtlayan, diğer yakınlarını kaybedenlere umut olmuş, örnek olmuş bir kadın. Onun adını taşıyan belgeselin galası dün Mersin İHD ortaklığında yapıldı...
Suzan SAKA
Hasan Ocak’ın gözaltında kaybedilişinin üzerinden 31 yıl geçmiş…
Kayıplarımızı sürekli hatırlatmak acının geçmesine engel mi oluyor? Yoksa aslında Dr. Özgür Sevgi Göral’ın Yaramız Derindir – Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi kitabında da belirttiği gibi, hafıza militanlığı; insanlara ve doğaya yapılan zulmü, onuru yıkan şeyleri hatırlatarak, ne kadar süre geçerse geçsin hafızalarda kalmasına, insanların, devletlerin ya da sınırlı da olsa medyanın gündeminde kalmasına mı sebep oluyor? Burası kesin.
Unutulmaması gerekiyor ki bir sonraki adımda daha uyanık olabilmek için… Devlet ne kadar unutturmaya çalışsa da hafızada barındırmak, kişisel ve toplumsal bir onur meselesi aynı zamanda. Unuttukça gidenlerin hatıraları silinir; belleklerden, fotoğraflardan, mahkeme salonlarından, sokaklardan… Belki de şu an yaşadığımız süre zarfındaki hatırlatmalardan bahsediyoruz sadece. Ama aslında, tıpkı gözaltında kayıpların ilk büyük örneklerinden biri olan Hasan Ocak ve Cumartesi Anneleri eylemlerinin bu vesileyle başlatılması gibi.
Yani bu sürece birinci dereceden olmasa da bizler de ikinci dereceden tanık olduk; aynı zaman diliminde yaşadık onlarla. Şimdi bizler, yani birinci, ikinci ve üçüncü derecede tanık olanlar, bu dünyadan göçmeden yitirdiklerimizi hafızalara kazıyarak bir bellek oluşturmalıyız.
Bu bellek; onların akıbetini sorgulayan ailelerin mücadelelerinin arşivlenmesinden tutun da siyasi süreç, toplumsal boyut ve hukuksal boyutuyla da çok önemli. Ama sanırım çoğumuzun gözünden kaçırdığı şey, ailelerin duygusal, fiziksel, kimliksel, finansal ve ilişkisel süreçleri.
Evladını kaybetmek, eşini kaybetmek, ebeveynini kaybetmek farklı biçimlerde yokluklara sebep oluyordur diye düşünüyorum; hem duygusal olarak hem de var olan hayatın devamlılığı açısından. Bir eşini kaybeden kişi yaşamına yeni birini alabiliyor mu, alamıyor mu? Eğer evin geçimini sağlayan biriyse, yitirilen kişinin ardından ailenin ilk süreçteki maddi sıkıntıları nasıl çözülüyor? Geride kalanların yaşadıkları yoksulluk ya da yoksunluk sorunları nasıl çözülüyor?
Babası ya da annesi gözaltında kaybedilen bir çocuğun dünyasında ne tür yaralar açılıyor? Ya da evlatlarını kaybedenlerin başlattığı bir eylem olan Cumartesi Anneleri, o evlatların yokluğunda o acıya direnerek, mücadele ederek mi dayanmaya çalışıyorlar?
Bunlar çoğu zaman bilmediğimiz, görmediğimiz, üzerinde düşünemediğimiz; hatta empati dahi edebilmekten uzak olduğumuz nüanslar değil mi? Ben şu an bunları yazarken dahi sadece tahminler üzerinden, kendimi onların yerine koymaya çalışarak ve mesleğim gereği kabaca bir tespitte bulunuyorum.
Neticede ateş düştüğü yeri yakıyor; ama bu ateş çevresindekilere de sıçrıyor. Aynı yoğunlukta olmasa da o ateşten akrabalar, dostlar, köylüler, iş arkadaşları, okul arkadaşları; insan haklarını savunanlar, avukatlar, gazeteciler de etkileniyor. Bu konuda araştırma yapan yazarlar, gazeteciler, belgesel yapımcıları, yönetmenler, sanatçılar, aydınlar ve daha niceleri…
Ben bugün özelde, bu konuda üçüncü derecede etkilenen birinin gözünden, birinci derecede evladını kaybetmiş, ikisi içinde ömrünü cezaevi önlerinde geçirmiş bir anne olan Kifayet Ana’nın belgeseline değinmek istiyorum.
Kifayet Ana’nın hikâyesini ilk olarak Diren Keser’den duydum. Diren, uzun yıllardır Alevi medyasında gazeteci ve program yapımcısı olarak çalışıyor. Ezilenlerin, yok sayılanların sesi oluyor. Duruşuyla, dünyaya bakışıyla, işinin dışında da yaşamının her anında toplumsal mücadelenin bir parçası.
Kifayet Ana, oğlunu kaybetmiş bir kadın. Oğlunu kaybettikten sonra mücadeleyi sırtlayan, diğer yakınlarını kaybedenlere umut olmuş, örnek olmuş bir kadın. Onun adını taşıyan belgeselin galası dün Mersin İHD ortaklığında yapıldı ve Kifayet Ana, sağlık sorunlarına rağmen bu galaya katılabildi.
Belgeselde, kendi ağzından evladı için verdiği mücadeleyi izleyeceksiniz. Kifayet Ana’nın nasıl direndiğine, inadına ve umuduna tanıklık edeceksiniz. Bir ömür boyu verilmiş mücadelenin izlerini süreceksiniz.
Belgeselin başka şehirlerde de gösterilerek bu hafızanın canlı tutulması çok önemli. Bazı insanları tanısanız da tanımasanız da duruşlarıyla, dirençleriyle sizi etkiler ve derinden sarsarlar. Kifayet Ana da öyle bir kadın. Direncinin altında sıcacık şefkatini ve inancını gözden kaçırmak mümkün değil.
Belgeselin yönetmeni Diren Keser, yönetmen yardımcısı Fatoş Sarıkaya, kurgusunda ise Emre Yılmaz. Mekân, kurgu, müzik, görseller, metaforlar, simgeler özenle, nakış nakış işlenmiş. Kocaman bir emek var. Ama bu emek, sırf belgesel yapılsın ve bundan bir kredi kazanılsın diye değil; aksine saygılı, koruyan, gözeten, olanı tüm gerçekliğiyle ortaya koyan bir yerden veriliyor.
Özellikle bu tür toplumsal konulara eğilen yönetmenlerin ya da belgeselcilerin meseleyi nasıl ele aldıkları, başta dünya görüşleri ve tabii ki olanaklarıyla da ilintili. Küçük bir bütçeyle yapılan bir belgesel ile büyük bir bütçeyle yapılan belgesel arasındaki farklar kaçınılmaz. Fakat bu belgesel, neredeyse tamamen dar bütçeyle yapılmış olmasına rağmen, sanatsal açıdan değerlendirdiğimde devasa bütçelerle büyük prömiyerlerde açılışları yapılan belgesellerden daha kıymetli; hem nitelik hem de nicelik açısından.
Çünkü doğalı veriyor. Doğalı verirken de süsleyen, bezeyen ya da sadece sanatsal kaygıyla, festivallerde ödül alma kaygısıyla hareket eden bir yerden çıkmadığı için, tam da sanatın o göz alıcı, hayranlık verici etkisini yaratıyor. Hatta izleyeni, adeta bir Stendhal sendromu hissi gibi kendi etkisi altına alıyor.
Belgeselle ilgili daha fazla bilgi vermeyeceğim. Umarım bu yazıyı okuduktan sonra yönetmen Diren Keser’e ulaşıp belgeselin yaşadığınız şehirde de gösterilmesi için talepte bulunursunuz.
Ve böylece hafıza militanları da sayenizde çoğalır…
Belki de mesele, hatırlamak değil; unutmamayı seçmektir.