Haftanın kitapları: Saramago'dan Mine Söğüt'e

Haftanın kitapları: Saramago'dan Mine Söğüt'e
Yayınlanma:
A+ A-
Bu hafta yeni çıkanlarda, Saramago'nun 25 yaşında kaleme aldığı romanı Dul'dan, Christopher Craig Brittain’in, Adorno’nun teoloji ve din ile olan ilişkisini ele aldığı Adorno ve Teoloji isimli çalışmasına kadar birbirinden çarpıcı eserler yer alıyor.

Merve KÜÇÜKSARP


Artı Gerçek - Bu hafta yeni çıkanlarda, Saramago'nun 25 yaşında kaleme aldığı romanı Dul'dan, Profesör Christopher Craig Brittain’in yirminci yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olarak kabul gören Adorno’nun teoloji ve din ile olan ilişkisini ele aldığı Adorno ve Teoloji isimli çalışmasına; Mine Söğüt'ün Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979'dan, Heavy Metal grubu Iron Maiden’ın vokalisti Bruce Dickinson’un kaleminden özyaşam öyküsü: Bu Düğme Ne İşe Yarıyor'a kadar birbirinden çarpıcı eserler yer alıyor.

5a.jpg

PARÇALI BULUTLU

Uzun zamandır Varlık, Psikeart, K24, bianet, Birgün, Gazeteduvar gibi mecralardaki yazılarından tanıdığımız klinik psikolog, psikoterapist Tuğçe Isıyel’in yeni kitabı Parçalı Bulutlu Okuyan Us Yayınları etiketiyle okurla buluştu.

Tuğçe Isıyel’in, yaz kış yaşamaya başladığı Bozcaada’da yazdığı yazılardan meydana geliyor Parçalı Bulutlu. Her ne kadar kitaba ismini içinde yer alan yazılardan biri verse de, ismiyle müsemma bir eser bu. Zira içinde yer alan yazılardan her biri parçalı bulutlu bir atmosferi çağrıştırıyor okura. Yazar bizi, artan hava sıcaklığının duyarlılığımızı uykuya yatırdığı, bir havailik ve coşku örtüsüyle sardığı yaz mevsimine değil de, vedaların hasret tohumlarını attığı, esen yelle derin düşüncelere gark olmamıza sebep olan sonbahar ve kış mevsimlerine götürüyor. Nitekim Isıyel de Ada’daki yeni yaşamında bu tefekkür haline demir atmış olacak ki, daha kitabın en başında yeni bir yere alışmak ile ilgili yazdığı şu satırlardan bunun izine rastlıyoruz:

Bir yere yerleşmek, en çok oraya dair yaşantılar ve rutinler geliştirmekle mümkün. Orada ne kadar duygu yaşarsanız o kadar derinleşiyorsunuz, bir yerin dört mevsimini yaşamak da o yerin içe çekilmelerine, dışa açılmalarına, dalgalanıp durulmalarına tanıklık etmenin somutlaşmış hali. Ama yine de yeni olan her şey dehşetiyle geliyor. Yeni anlamlar, yeni kelimleler, yeni suskunluklar… Yeni kendilik. Önce nasıl kullanacağınızı bilemiyorsunuz o yeniyi; bir merak, bir panik, ne gerek vardı buna diyen bir boşunalık duygusu… Bu yeni hali anlatmak zor. Yeni olan her şeyin kendine özgü ve biraz da rahatsız edici bir kokusu oluyor, kokuya alıştıkça, artık belleğinde oraya ait bir alan da alışmaya başlıyor. Alışana kadar ise bazen kelimeler katılaşıp kalıyor içeride. Masif, işlenmemiş bir ahşap gibi duruyorlar orada. Zorlasam anlatmaya, içimde bir şeyleri yırtacak da onu bir daha asla onarılamaz bir hale getirecekmişim gibi hissediyorum. O sertliği yumuşatmanın tek çaresinin beklemek, susmak olduğunu seziyorum…”

Üstelik Isıyel yazılarında Aristoteles ve Platon’dan başlayarak bahçe ve tabiat üzerine dünya tarihindeki filozofların düşüncelerine de yer veriyor. Tabiat metaforunu sık sık kullanarak insan varoluşunu sorguluyor, tabiat ve insan arasındaki ilişkinin izini sürüyor.

Her şeyi kontrol altına çalıştığımız, otantikliğimiz kaybedip kendimizi ısrarla merkeze koymaya çalıştığımız bu çağda bahçelerin kendine ait zamanlarını kavramak, o zamanı yönetemeyeceğinizin idrakinde olmak, her bitkinin kendine ait zamanlarının bir bahçede kesiştiğini görmek benmerkezci hallerimize bir şifa olabilir mi acaba?”

Tuğçe Isıyel’in yazdıkları yalnızca tabiat üzerine değil. Günlük hayatın koşturmacasında dikkatimizden kaçan şeyler üzerine yeniden düşünmemizi teşvik ediyor. Son kertede ayrıntılı tasvirleri ve yazılarının arasını süsleyen -kendi objektifinden çıkan- karelerle şehrin gürültüsü ve dağınıklığıyla her gün boğuşan bizler için adeta zihinsel bir vaha yaratıyor.

Parçalı Bulutlu, Tuğçe Isıyel, Okuyan Us Yayınları, sf. 257, 2022

2a.jpg

ŞAHBAZ’IN HARİKULADE YILI 1979

Usta Yazar Mine Söğüt’ün okurla ilk defa 2007 yılında buluşan romanı Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979 Can Yayınları etiketiyle yeniden yayımlandı. Mine Söğüt romanlarında sıkça yer alan gerçeküstü öğeler bu romanda da karşımıza çıkıyor. Nitekim anlatı, gerçeküstü bir varlık olan Şahbaz’ın 12 Eylül öncesi Türkiye atmosferinde tanıklıklarını eksenine alıyor, ülkenin en karanlık yıllarına ışık tutuyor. Gerçeküstü öğeler, Söğüt’ün kaleminde gerçeğe giden bir yol olarak romanda yerini alıyor.

Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979, 1979 yılının Ocak ayında Şahbaz’ın bir handa ölmek üzere olan yara bere içindeki bir kadını bulmasıyla başlar. Şahbaz bir yandan kadını yaşatmaya çalışırken, bir yandan da onun anlattığı hikayelere kulak verir. Binbir Gece masallarında Şehrazat nasıl yaşamak için hikaye anlatmaya muhtaçsa, romandaki kadın da anlatmak zorundadır. Ancak öyle arınacaktır yaralarının sızısından. Şahbaz ise Türkiye siyasi tarihinin en karanlık dönemini, bir kadının gördüğü işkenceler yüzünden ağulaşmış belleğinden süzülenlerle tanıyacaktır.

Bir darbe dönemine cesurca ışık tutan ama bir darbe romanı olmayan Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979, bellek, tarih, şiddet, cinayet, zulüm, işkence, şehvet ve daha pek çok kavramı gerçek ve gerçeküstü öğelerin postmodern bir buluşmasıyla mercek altına alıyor.

Biz aslında her şeyi biliyorduk.

Tıpkı göç yolları asırladır ezberinde olan kuş gibi,

toprağın altından çıkacağı zamanı genlerinde kavrayan böcek, ağacın dallarına tam zamanında yürüyen su gibi,

ekini hangi mevsimde yeşerteceğini,

hangi mevsimde sarartacağını bilen toprak gibi, açacağı gün gibi solacağı günü de şaşmayan çiçek gibi…

insan da eskiden kendi zamanına hakimdi.

Bizi bizden uzaklaştıran…

unutulmuş bir geçmiş…

silinmiş bir hatıra…

parçalanmış bir benlik…

lanetlenmiş bir tarih…

Elleriyle öldürdüğü ikizini kucağında taşıyan

bir deli gibiyiz.

Ne yazık ki,

O cesedi hiçbir zaman gömmeyeceğiz.

Mine Söğüt, Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979, Can Yayınları, sf. 399, 2022

8a.jpg

BU DÜĞME NE İŞE YARIYOR

Bir dönem müzik dünyasını kasıp kavuran heavy metal grubu Iron Maiden’ın vokalisti Bruce Dickinson’un kaleminden bir öz yaşam öyküsü: Bu Düğme Ne İşe Yarıyor,

Pilot, yazar, yayımcı, senarist, eskrimci, bira üreticisi, söz yazarı ve dünyanın önde gelen heavy metal vokallerinden biri olan Bruce Dickinson 1958 yılında İngiltere’de dünyaya gelir. 1976 yılında Paradox isimli bir grupla müzik dünyasına adımı atar. Bir sene sonra Speed isminde kendi müzik grubunu kurar ve gitarist olarak çalmaya başlar.

Ne ki bu grupla olan ilişkisi uzun ömürlü olmaz ve 1980 yılında Shots isimli başka bir gruba girer. Bu grup müzik severler tarafından yeterince ilgi görmese de, Dickinson’un vokalistliği membaını o grupla geçirdiği yıllardan alır. Nitekim Dickinson grup arkadaşlarından ve dinleyicilerinden büyük övgüler aldığı gibi, daha sonra katılacağı Samson isimli grup tarafından da bu dönemde keşfedilir. Samson ile bir senelik bir beraberliğin ardından onu şöhrete götürecek olan Iron Maiden’dan teklif alır ve çok geçmeden onun bir parçası olur. Hatta kısa bir dönem için Iron Maiden’dan ayrılsa da, Iron Maiden’den bir türlü kopamaz. Iron Maiden da ondan…

Dickinson işte bu hayat hikayesini ince ince anlatıyor Bu Düğme Ne işe Yarıyor isimli kitabında. Çocukluğunu, onun çocukluktan koparan travmalarını, müzik ile tanışmasını ve müzikle olan bitimsiz serüvenini, kendi tanıklığında Iron Maiden’ın hikayesini ve geçirdiği kanser hastalığıyla mücadelesini kimi zaman lirik, kimi zaman mizahi bir üslupla paylaşıyor.

Bu Düğme Ne İşe Yarıyor, Bruce Dickinson, çev. Ergin Özler, İthaki Yayınları, sf.432, 2022

1a.jpg

MUTEDİL DALGALI

İçindeki sıkıntıyı saklarcasına temiz olacak elleri. Yalnızlık, diye geçirecek aklından, bu, bu çok acayip, beni bana bırakmayan, köşeleri keskin bir yalnızlık. Bütün dünya bembeyaz olurken gözlerini kapatacak. Bir yerlere tutunacak sıkı sıkı, bir yerleri hatırlayacak; bazı odaları, bazı evleri, hızla dönen bir teksir makinasını, kapıları, tavanları, yeni duyduğu bir şarkıyı… Karşısındaki adamın alnında biriken teri, solgun çiçeklerle bezenmiş duvar kağıdını ve havadaki koyu tereddüdü fark etmeyecek. O serin odada hepsi birlikte, mazinin küçük bir parçası olana kadar bekleyecekler. Daha değil ama, henüz vakti gelmedi.

Bu sene art arda okurla buluşan kitapları Muhtelif Evhamlar Kitabı ve Kum Tefrikaları’dan sonra Ömür İklim Demir, Mutedil Dalgalı isimli öykü kitabında da şiirsel diliyle ve katman katman derinleşen öyküleriyle, okuru kimi zaman metnin içine dahil olacağı bir serüvene çıkarıyor.

Unutuş ve hatırlayış arasında sürükleneceği “dalgalı” bir serüvene…

Mutedil Dalgalı, Ömür İklim Demir, Yapı Kredi Yayınları, sf. 152, 2022

3a.jpg

ADORNO VE TEOLOJİ

Teoloji üzerine hatırı sayılır çalışmaları olan, çeşitli üniversitelerde sosyal ve siyasi teoloji profesör titriyle dersler veren Christopher Craig Brittain’in yirminci yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olan Adornu’nun (1903-1969) teoloji ve din ile olan ilişkisini ele aldığı Adorno ve Teoloji isimli çalışması Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı.

Çağdaş felsefenin din ve teoloji konusunda sorunlu ilişkisi, kimi zaman düşünürlerin din ve teoloji üzerine, seküler boyutu aşan tahliller yapmasına sebep olur. Habermas, Zizek, Derrida gibi kimi düşünürler dinin hayatı ve felsefeyi nasıl şekillendirdiğini irdelerler. Hatta ölçüyü biraz kaçırdıkları, seküler bir tutum benimsemediklerine dair eleştirilere hedef olurlar. Kendilerini eleştiren muhalif grubun kaygısı ise, din kavramının düşünce dünyasına katılmasının başta demokrasi olmak üzere pek çok kavramı yozlaştıracağı yönündedir.

Adorno ve onun düşünceleri işte tam bu minvalde önem kazanır. Bu iki kutup arasında orta bir bakış açısı sunduğu, dine de teolojiye de kalıplara sığmayan yaklaşımlar getirdiği için… Nitekim o kimi zaman Marksçı felsefeye teolojik bir mercekten bakar, kimi zaman aydınlanma felsefesini taşlar. Teolojinin aydınlanma ideallerinin yerine geçmeyeceğini baştan kabul ederek ama o ideolojiyi açıklığa kavuşturmaktaki önemini fark ederek yakından ilgilenir teolojiyle. Öyle ki, zaman zaman onun bu görüşü –gizli bir teolog olduğu bile söylenir- yanlış anlaşılır, farklı yorumlanır.

Brittain bu yanlış anlamadan yola çıkarak, onun bu meseledeki fikirlerini detaylıca analiz etmeye ve okur nezdinde aydınlatmaya çalışır. Adorno ile yeni tanışacak okurların Adorno’nun felsefesine dair geniş bir özeti de bulabilecekleri çalışma, kavramların büsbütün karıştığı günümüz dünyasında, toplumsal hayatta ve düşünce dünyasında mutlak bir sekülarizmin mümkün olup olmadığı sorusunun izini de sürüyor aynı zamanda.

Adorno ve Teoloji, Christopher Craig Brittain, çev. Arda Bilgin, Ayrıntı Yayınları, sf. 272, 2022

4a.jpg

MEMLEKETTE TUHAF ZAMANLAR

Bilgi sahibi olmanın bir tür iktidar biçimi olduğunu iddia eder Michel Foucault, bilgi ve iktidar arasındaki girift ilişkiyi mercek altına aldığı çalışmalarında. Bilgi sahibi olmanın iktidarları nasıl güçlü kıldığını, kitleleri kontrol etmek için, uzaktan seyretmeyi ve bilgi sahibi olmayı sağlayan–panteon tarzı- sistemlerin nasıl inşa edildiği de ayrıntısıyla anlatır.

Foucault’un bilgi ve iktidar ilişkilerine dair iddiaları hala yürürlükte olsa da, o günden bugüne köprünün altından çok sular aktı. Artık gerçek bilgiyi elinde tutan değil, “manipülatif” bilgiyi topluma salanın iktidarı daha sağlam ve yaygın görünüşe bakılırsa. Bilhassa bilgi dezenformasyonunun ayyuka çıktığı internet ortamında… Bilginin işlevi değişti, kuşkusuz. Gerçek olanın değil, aksine kasıtla uydurulan yalan haberlerin, sahte belgelerin iktidar kurmanın bir enstrümanı halinde geldiği bu yeni dönemde bilgi nasıl bir anlam taşıyor, olabilir?

Gazeteci Yenal Bilgici bu sorunun izini sürüyor ve günümüzde bilginin nasıl evrildiğini dünyada ve ülkemizde örneklerle gün ışığına çıkartıyor. Bilhassa son yirmi yıldır iktidarda olan AKP’nin bilgi ile olan ilişkisini, trollük meselesini, tarihi dizilerin tarihle olan imtihanlarını ele alıyor, Türkiye’nin pek parlak olmayan gerçeklik karnesini çıkarıyor.

-Tanıtım Bülteninden-

Tuhaf zamanlar yaşıyoruz. Kaotik, belirsiz, sisler içinde... Yaşadığımız zaman hakikat-sonrasıysa gerçeği bize kim söyleyecek?

Ansiklopedi için kupon kesen bir toplumken, bilgiyi daha çok mu önemsiyorduk?
Kutuplaşma Türkiye'nin felaketi mi olacak?
Bir belediye başkanı başkentin göbeğine dev bir dinozor heykelini nasıl dikti?
Televizyon dizilerinde kuruluştan çöküşe Osmanlı padişahları nasıl Cumhurbaşkanı Erdoğan'a dönüştü?

Neden Türkiye'de trol olmak bile çok zor?
Şaman kılığındaki Trump taraftarları Amerikan Kongresi'ni neden bastı?
“Yankı odalarındaki” yaşamla Ulus'ta veya Başakşehir'deki yaşam arasında fark var mı?
“Kesin yaşanmıştır”cılık hayatlarımıza nasıl hâkim oldu?
20 yıllık Erdoğan iktidarı, hakikatle ilişkimizi nasıl zayıflattı? Türkiye, her parçasıyla, gerçeklik zemininden nasıl uzaklaştı?

Daha onlarca soru… Tuhaf zamanların soruları…

Başta sosyal medya olmak üzere internet, küreselleşme ve nihayet Covid-19 pandemisi dünyayı geri dönüşsüz bir şekilde değiştirdi. Siyasi yalanlar, komplo teorileri, safsatalar, masum uyarılar kılığındaki düzenbazlıklar… Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmekte zorlanıyoruz. Birçokları için artık bu ayrımı yapmanın da önemi kalmadı. Bu döneme “hakikat-sonrası” da deniyor.

Gazeteci yazar Yenal Bilgici, okuru bu tuhaf zamanların, Türkiye'yi ve dünyayı temelinden sarsan bu hakikat-sonrası çağının içinde bir gezintiye çıkarıyor.

Memlekette Tuhaf Zamanlar, Yenal Bilgici, Doğan Kitap, sf. 224, 2022

6a.jpg

KIRMIZIDA DURURUM: İLK RESİMLİ TRAFİK KİTABIM

İş Bankası Kültür Yayınlarının okul öncesi çocuklarla buluşturduğu eğitici yeni bir kitap daha: Kırmızıda Dururum…

Küçük Can evden dışarı çıktığı zamanlarda yürürken cadde ve sokaklarda dikkatli bir şekilde karşıdan karşıya geçmeli, arabaları kollamalıdır. Kimi zaman da babası onu arabayla bir yere götürürken oturduğu arka koltukta kemerini bağlamayı unutmamalı, arabada uyulması gereken kurallara saygı göstermelidir. Üstelik Can’ın trafik ile ilişkisi bu kadar değildir. Bir de ailesiyle birlikte toplu taşıma vasıtalarına binmekte, orada birtakım kaidelere uyum sağlamak durumundadır.

Can yürürken, arabaya ya da toplu taşıma vasıtalarına bindiğinde acaba hangi kurallara dikkat etmek zorundadır? Trafikte geçerli olan kurallar ne gibi hayati önem taşmaktadır?

Dominik Rupp’ın resimleri eşliğinde çocuklara trafikte ve araçlarda nasıl davranmaları gerektiğini öğreten neşeli bir hikaye…

Kırmızıda Dururum, Lydia Hauenschild, çev. Duygu Bolut, İş Bankası Kültür Yayınları, sf. 32, 2022

7.jpg

DUL

1998 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan dünyaca ünlü edebiyatçı Jose Saramago’nun 25 yaşındayken kaleme aldığı Dul isimli romanı, Kırmızı Kedi Yayınları etiketi ve Bengi De Samatos Paixao çevirisiyle büyük yazarın doğumun yüzüncü yılında Türkiyeli okurlarla buluştu.

İlk defa Günah Diyarı ismiyle 1947 yılında yayımlanan Dul, Saramago’nun ilk romanı. İlk etapta sadece kitabının yayımlanmasını bile büyük başarı olarak gören bir genç yazarın, yayıncısının teklifi üzerine ismini değiştirmek zorunda kaldığı, bir müddet sonra ise ticari bir kaygıyla yapılan bu değişikliği içine sindiremediği, bu yüzden 1997 yılına dek ilgilenmediği bir gençlik sızısı aynı zamanda. Her ne kadar, geleneksel Saramago çizgisinden biraz daha farklı olsa da, roman sanatı açısından diğer eserlerinden aşağı kalır yanı olmayan, buna rağmen uzun zaman örselenen eseri…

Dul, Portekiz’in taşrasında geçen bir kurguya sahip. Çiftliğin sahibi Manuel Ribeiro’nun ani vefatıyla çiftlikte baş gösteren olayları merkezine alıyor. Keza o vefattan sonra Manuel’in eşi Maria Leonor çiftliğin işlerini ve iki çocuğunun sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacak, geleneğin bir kadın için çizdiği katı sınırları ihlal ederek çiftliğin yeni efendisi olacak ama bir yandan da zaman zaman “bu katı ihlal”e rağmen bedeni bir kadın olduğunu ona hatırlatacak, arzuları ile sorumlulukları, edilgenlik ile efendilik arasında sarsılıp duracak, taşranın acımasız ve bağnaz gerçekliği ile baş etmek zorunda kalacaktır.

Dul, Jose Saramago, çev. Bengi De Sa Matos Paixao, sf. 296, 2022

(KÜLTÜR SANAT)

Öne Çıkanlar