Tuncer Bakırhan: 'İran Mahabad'ın Ankara Diyarbakır'ın hukukunu tanırsa güçlenir'
Bakırhan, sürece dair 'siyasi etik' yasasının bir an önce çıkarılması gerektiğini belirtti; 'İran Mahabad'ın, Şam Kobani'nin Ankara Diyarbakır'ın hukukunu tanırsa güçlenir' dedi. CHP'li belediyelere operasyonlara da tepki gösteren Bakırhan, 'siyasi tasfiyedir' ifadelerini kullandı
Artı Gerçek - Halkların eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu.
Kürt sorunun çözüm kapsamında başlatılan sürece değinen Bakırhan, 'siyasi etik' yasasına dikket çekti ve "Tahran, Mahabad'ın hakkını tanırsa İran güçlenir. Şam, Kobani'yi kabul ederse Suriye güçlenir. Bağdat, Hewlêr'in ve Süleymaniye'nin hakkını korursa Irak güçlenir. Ankara, Diyarbakır'ın hukukunu tanırsa Türkiye güçlenir, büyür ve demokratikleşir."
Bakırhan iktidar ve muhalefete de "Türkiye'de siyasi iklimin normalleşmesi için bir araya gelelim" çağrısı yaptı.
Konuşmasında CHP'li beleyelere yönelik operasyonlara da tepki gösteren Bakırhan, "Toplum da anketler de CHP'li belediyelere dönük operasyonları yolsuzlukla mücadele değil, hukuk yoluyla siyasi tasfiye olarak kabul ediyor. Sandıkta çıkan iradeyi yargı masasında dizayn etme hevesi, ülkeye istikrar getirmez; güvensizlik üretir" ifadelerini kullandı.
Bakırhan'ın açıklamalarından satır başları şu şekilde:
"Değerli arkadaşlar, yarın 8 Nisan Romanlar Günü. Bir Roman atasözü aynen şöyle der: 'Ayakta gömün beni; bütün hayatım dizlerimin üstünde geçti.'
Bu söz, Roman olmanın tarihsel yükünü, maruz kalınan eşitsizliği, haksızlığı ve direnci tek başına anlatıyor.
DEM Parti olarak açıkça söylüyoruz: Bu ülkenin, başta Romanlar olmak üzere, hiçbir vatandaşının ikinci sınıf vatandaş olmasını istemiyoruz. Roman halkına yönelik barınma, eğitim, sağlık ve istihdam alanlarında süren eşitsizlikler ortadan kaldırılmalı.
Ayrıca bugün aramızda Devrimci 78'liler Federasyonu'ndan yoldaşlarımız da var. Hoş gelmişler, onur vermişler. Yıllarca vermiş oldukları hak, özgürlük ve adalet mücadeleleri önünde saygıyla eğiliyorum.
Dünya artık yalnızca enerji kaynakları için kavga etmiyor. Asıl büyük kavga, o enerjinin ve ticaretin geçtiği yollar üzerinde veriliyor.
Güç savaşları boğazlarda, limanlarda, koridorlarda ve geçitlerde yaşanıyor.
Kapitalizm, tarihi boyunca üretim ve tüketim krizleriyle milyonların hayatına karabasan gibi çöktü. Şimdi de dolaşım kriziyle dünya halklarını tehdit ediyor.
'ÖCALAN ÜÇ ÖNEMLİ ÇİZGİDEN BAHSETMİŞTİ'
Enerjinin nereden geçeceğinin kendisi, bir savaş ve kriz gerekçesine dönüşmüş durumda.
Bu çerçevede İran savaşına baktığımızda, Sayın Öcalan birçok şeye dikkat çekmiş, üç önemli çizgiden bahsetmişti.
Birinci çizgi, merkezi ABD-İsrail çizgisidir. Bu, savaşla hükmeden akıldır.
İkincisi, İngiltere'nin başını çektiği çizgidir. Bu da dengeyle oyalayan, statükocu akıldır.
Üçüncüsü ise demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. Yani uğruna bedeller ödediğimiz çizgidir. Bu, demokratik bir toplum kurmak isteyen akıldır.
Bu üç çizgi arasındaki mücadele bugün İran'da karşı karşıyadır.
'İRAN'DA DA DEMOKRASİYİ SAVUNUYORUZ'
Biz, tüm Ortadoğu'da olduğu gibi İran'da da demokrasiyi ve ortak yaşamı savunuyoruz. Sadece Kürtlerin hakkını değil, Azerilerin, Beluçların, Lurların, Türkmenlerin ve en çok da "Jin, Jiyan, Azadî" diyen İranlı kadınların haklarını ve hukuklarını savunuyoruz.
Biz İran'a ve Ortadoğu'ya sadece petrol, doğalgaz, petro-dolar diye bakmıyoruz.
Burası, medeniyetin mayalandığı, halkların ve inançların yüzyıllarca yan yana yaşadığı bir coğrafyadır.
Bu gerçeği gözetmeyen her hegemonik ve bölgesel güç yanılgı yaşar.
Türkiye de artık eski kodlarla, eski korkularla değil; barış ve demokrasi eksenli, akılcı bir siyasetle bölgeye bakmalıdır.
'ANKARA TAHRAN'A DA ÇAĞRIDA BULUNABİLİR'
Ankara'nın dış müdahaleye karşı tutumunu anlamlı buluyoruz. Ankara, Kürtlerin, kadınların, farklı halkların ve inançların tanınması için de Tahran yönetimine çağrıda bulunabilir. Bu, Türkiye'nin de pozisyonunu güçlendirebilir.
Böyle bir yaklaşım, Kürtlerin de İran'daki ezilen halklar ve inançların da Ankara ile olan bağını güçlendirir.
'İYİ KÜRT KÖTÜ KÜRT AYRIMI DOĞRU DEĞİL'
Şunu da belirtmek istiyorum: Dikkat edin, her konuşmamızda süreci barış, demokrasi, hukuk ve kardeşlik kavramlarıyla açıklıyoruz. Çünkü buna inanıyoruz.
Fakat birilerinin çıkıp iyi Kürt, kötü Kürt ayrımı yapması doğru değil. Biz bu dili tanıyoruz.
Bu dil, Kürtlere yönelik böl-yönet politikasıdır. Bu dil, sorunları çözümsüz kılan bir dildir.
Kürt örgütleri ve liderleri, ilk günden itibaren dış müdahaleden değil, müzakereden yana olduklarını açıkladılar.
'TAHRAN MAHABAD'IN ŞAM KOBANİ'NİN ANKARA DİYARBAKIR'IN HUKUKUNU TANIRSA GÜÇLENİR'
Açık söylüyoruz: Kürtler, yaşadıkları ülkelerin başkentleriyle sorunlarını çözmek istiyor. Ama bu başkentler de statükodan ve çözümsüzlükten vazgeçmeli.
Tahran, Mahabad'ın hakkını tanırsa İran güçlenir. Şam, Kobani'yi kabul ederse Suriye güçlenir. Bağdat, Hewlêr'in ve Süleymaniye'nin hakkını korursa Irak güçlenir. Ankara, Diyarbakır'ın hukukunu tanırsa Türkiye güçlenir, büyür ve demokratikleşir.
Böyle bir perspektifle hem bölge ülkeleri hem Kürtler kazanır. Kazan-kazan politikası budur.
Türkiye, yüz yıllık tarihinin en stratejik ve kıymetli sürecini yaşıyor.
BAHÇELİ'NİN AÇIKLAMALARI
Bu önemli süreçte önce-sonra ikilemi kurmak, süreci teyit mekanizmasına havale etmek çözümü geciktirme çabasıdır. Bu çaba, sadece çözüm karşıtlarını cesaretlendirir ve süreci enfekte etme riski ortaya çıkarır.
Bugün Sayın Devlet Bahçeli, dün de Sayın Cumhurbaşkanı aynı şeyleri söyledi. Barış, eşzamanlı ve karşılıklı adım atma sürecidir; geç kalınmamalı ve ivedilikle yasal adımlar atılmalıdır.
Hiçbir yasal hazırlığa gerek kalmadan AİHM kararları uygulanabilir, kayyımlar kaldırılabilir.
Barış, hukukun söze değil; sözün hukuka bağlandığı anda başlar. Adımlar birlikte atılırsa güven oluşur; güven oluşursa yol açılır.
O yüzden gece gündüz barış için yollardayız. Barış için ter döküyoruz. Bu memleket bizim, hep birlikte sahip çıkmalıyız.
Gün, polemikleri büyütme günü değil, barışı büyütme zamanıdır.
Bugün Türkiye'nin barışından ekonomisine, umudundan mutluluğuna kadar her konuda olumsuz sonuçlar üreten şey, demokrasi ve hukuk krizidir.
Emin olun, bir avuç dışında herkes elinde fenerle adalet ve hukuk arıyor.
İktidar, hukuk ve yargı mekanizmalarını muhalefeti kuşatmanın aracına dönüştürmüştür.
Şimdi birileri çıkıp "Ama yolsuzluk iddiaları var, ama ahlaksızlık var" diyecek. Biz asla yolsuzluk iddialarına da ahlaksızlıklara da gözlerimizi kapatmadık.
Fakat hukuk eğilip bükülüyor. İktidara ayrı, muhalefete ayrı hukuk olmaz. Güçlüye ayrı, güçsüze ayrı hukuk olmaz. Zengine ayrı, yoksula ayrı hukuk olmaz.
'SİYASİ ETİK YASASI ARTIK ERTELENEMEZ'
Bizim çizgimiz nettir. Yolsuzluk iddiası sonuna kadar araştırılmalıdır. Yerel yönetimler dahil, her düzeyde tam şeffaflık ve hesap verilebilirlik sağlanmalıdır.
Tam da bu nedenle, kişiye göre değil herkese göre işleyecek güçlü bir Siyasi Etik Yasası artık ertelenemez.
Siyasi Etik Yasası, siyaset ile akçeli işler arasındaki bağları kesmelidir. Siyaseti, bürokraside yükselme basamağı olmaktan çıkarmalıdır.
Seçilmişlerin, siyaset yapma dışındaki tüm imtiyazları kaldırılmalıdır.
Buyurun, hodri meydan diyoruz. Buyurun, kim çalıyorsa yakasına yapışalım; kim halkın vergisinde aşırıyorsa peşini bırakmayalım ve hesap soralım.
'CHP'Lİ BELEDİYELERE YÖNELİK OPERASYONLAR SİYASİ TASFİYEDİR'
Toplum da anketler de CHP'li belediyelere dönük operasyonları yolsuzlukla mücadele değil, hukuk yoluyla siyasi tasfiye olarak kabul ediyor.
Biz demiyoruz, İçişleri Bakanı itiraf ediyor. Diyor ki: "31 Mart 2024'ten beri bin 48 belediyede soruşturma açılmış. Bunların 472'si AKP'li belediye, 217'si CHP'li belediye, 78'i MHP'li belediye, 16'sı DEM Partili belediye." Yani hakkında soruşturma açılan her iki belediyeden biri AKP'li.
Biz de soruyoruz: Soruşturma açılan her iki belediyeden biri AKP'li ise Allah aşkına neden kayyım DEM Partililere, görevden uzaklaştırma CHP'li belediyelere uygulanıyor?
Bunun adil, hakkaniyetli bir açıklaması var mıdır Sayın Bakan? İktidardan olunca yolsuzluk, hırsızlık, usulsüzlük serbest; muhalefetin nefes alması bile yasak.
Bu iktidar ağzını açıyor, "milli irade" diyor. Bakın, son yerel seçimlerden bu yana yaklaşık 90 belediyede yönetim değişti. Yaklaşık 9 milyon insanın iradesine müdahale edildi. Nerede milli iradeye saygı?
Sandıkta çıkan iradeyi yargı masasında dizayn etme hevesi, ülkeye istikrar getirmez; güvensizlik üretir.
Biz ise bu tarihi dönemece, ekonomisi kırılgan, demokrasi ve iç barışı oldukça zayıf bir dönemde giriyoruz.
DEM Parti olarak, iktidar ve muhalefet partilerine teklifimiz şudur: Türkiye'de siyasi iklimin normalleşmesi için bir araya gelelim.
Oyu, sandığı, makamı, mevkiyi, popülizmi ve polemiği değil; 86 milyonun geleceğini düşünerek siyasi iklimi normalleştirelim.
Biz, siyasi iklimin normalleşmesi için elimizden gelen her şeyi yapmaya hazır olduğumuzu belirtmek istiyorum.
Gelelim soframıza, gelelim cebimize. Ekonomi başlığında da halkın yaşadığı gerçek ile iktidarın anlattığı masal arasında derin bir uçurum var.
'İKTİDAR MASALINDA EKONOMİ UÇUYOR'
İktidar masalında ekonomi uçuyor, diyorlar. Ama gerçekte emeklinin de emekçinin de sofrası her gün biraz daha eksiliyor.
Bir tatile gitmeyi, sinemaya gitmeyi, torunlara harçlık vermeyi geçtim; gıda ihtiyacı bile giderilemiyor. Türkiye, dünyadaki en yüksek gıda enflasyonuna sahip üçüncü ülkedir.
Bakın, savaştaki ülkelerden daha yüksek gıda enflasyonumuz var.
Ekmeğe, elektriğe, doğalgaza gelen zam çarşıdaki, pazardaki bütün fiyatlara yansıyor. Halk perişan durumda.
Bu yoksul halk ne yiyip ne içecek?
İşsizlik büyüyor. İşsizlik yüzde 30'a dayandı. Amed'de, Batman'da tekstil fabrikaları; Ege'de üretim fabrikaları kapanıyor, atölyeler sönüyor, emekçiler işsiz bırakılıyor. Ya da düşük ve güvencesiz işlerde, düşük ücretlerle çalışmaya zorlanıyor.
Sadece Manisa'da Vestel'de son 1 yılda 5-6 bin insan işten çıkarıldı.
Eş Genel Başkanımız buradan ne demişti: "Enerji zamları halka yansıtılmamalı, enflasyonu önleyen politikalar devreye konmalı, çiftçiyi koruyan düzenlemeler yapılmalı" dedik.
Bu hafta da birkaç önlemi sizlerle paylaşmak, iktidara hatırlatmak istiyorum.
Siyasetin ekonomiye olumsuz etkileri ortadan kalkmalıdır.
'86 MİLYONUN REFAHI PARTİLERİN ÇIKARINDAN DEĞERLİDİR'
Hukuki ve demokratik güvenceler sağlanmalıdır. Böylece gelecek öngörülebilir olmalıdır.
Ekonomik alan demokratikleştirilmelidir.
Vergide adalet sağlanmalıdır. Adil bölüşüm mekanizmaları devreye alınmalıdır.
Halkın ve esnafın üzerindeki vergi borcu hafifletilmeli, üreticinin faiz borcu kaldırılmalıdır.
Ekonomi büyük buhran alarmı veriyor. Bu sebeple artık ekonomi, siyasi partiler arası rekabetin konusu olmaktan çıkarılmalı; demokratik ve bilimsel bir yaklaşımla ele alınmalıdır.
86 milyonun refahı, tüm siyasi partilerin çıkarlarından daha değerlidir." (POLİTİKA SERVİSİ)
Devlet Bahçeli: 'Barış teslimiyet değildir, taviz değildir'Politika