ON’unla ve Onlarla

12 Mart 1995. Zamanın kanayan bir başka kıyısında kaldığımız gün. Ama biliyoruz, hepimizi güçlü kılan şeyin hatırlamak ve hatırladıklarımıza karşı duyduğumuz insani sorumluluklarımız olduğunu.

Yıllar geçti aradan. Daha dünmüş gibi gelen her şey gibi o da yerini kaydetti hafızamıza.

Kötülük hiç boş durmadı. Başka çocukların hayatına musallat oldu.

Kimini panzerle, kimini zırhlı araçla, kimini resmi kurşunla aldı aramızdan.

Kiminin üzerinden haftalar, kiminin üzerinden yıllar ve yıllar geçti.

Adalet o yıllar içinde çürüdü. Suçlular zamanın aşımına uğratılıp, yeniden hayatın içine salındı.

O yıllar içinde panzerler yenilendi, zırhlı araçlar tazelendi ve kurşunlar çoğaldı.

Oğuz Arda Sel 9 yaşında kaldı.

Berkin hayattan koparılalı 10 yıl oldu.

Uğur Kaymaz 12 yaşında, bedeninde 13 kurşunla toprağa verildi.

Ceylan Önkol’un üstüne havan topu düşürüldü. Uzuvları annesinin eteğinde kaldı.

Muhammet 7, kardeşi Furkan 6 yaşındaydı. Bir gece panzer girdi evlerine. Panzerin tekerlekleri kafalarını ezdi.

“Ay Ana “dedi Cemile. Sokağa çıkma yasağının konduğu günlerdi. Canı yanan sözleri boğazında kaldı. Kokmasın diye buzdolabında sakladı annesi onu. Tam 9 yıl geçti üzerinden.

Ahmet, Ayşe, Murat, Fadime, Berfin, Musa, Abdullah…

İsimleri farklıydı ama hepsi çocuktular.

Zaman ve acı, iki kardeş misali içimizde bir yerde diz dize otururken buluyoruz hep onları. Birbirini tamamlayan, birbirini teselli eden ama hep ağrıyan bir yer orası. Ağrı varsa zaman, zaman varsa acı, acı varsa öfke kaçınılmazdır bu yüzden.

Zamanın ve acının bir bedende 269 gün boyunca nefes alıp vermesi, ölümle yaşam arasında o küçük kalbi attıracak gücü bulması ve milyonların kalbinde yeniden hayat bulması ne büyük mucizedir değil mi?

Ölümsüzlüğün bir başka adıdır işte o “mucize

On binlerimizin, yüz binlerimizin esmer, kuş kaşlı, ince yüzlü bir çocuğa dönüştüğü o güne bıraktıkları gözyaşı hala duruyor bu yüzden kalplerin üzerinde.

O kadar çok gözyaşı ağrısı taşıyor ki bu ülke, inim inim inliyor her bir köşesi.

Ve bugün Gazi mahallesinde o ağrı.

12 Mart 1995

Zamanın kanayan bir başka kıyısında kaldığımız gün.

Taranmış, kurşunlara uğramış, alnından vurulmuş, yerlerde sürüklenmiş, gazlara boğulmuş, bedeni, ruhu ezilmiş, hor görülmüş, aşağılanmış ve hakikatin tarihinde bir katliam mağduru olarak yerini almış o gün, bugün işte.

Her aya birden çok katliam sığdırmış bir ülkede ağrısız yaşamak ne mümkün.

Ama biliyoruz, hepimizi güçlü kılan şeyin hatırlamak ve hatırladıklarımıza karşı duyduğumuz insani sorumluluklarımız olduğunu.

Bilmeyi paylaşmak, paylaşmayı çoğaltmak, çoğalttıklarımızı kazanmak, kazandıklarımızı sahiplenmek, sahiplendiklerimizi büyütmek yaşatıyor çünkü bilincimizi.

Yaşanmasın diye acılar, ölmesin diye çocuklar, çürümesin diye vicdanlar ve akıl tutulmasın diye adaletsizlik karşısında ve dil susmasın diye hukuksuzluk önünde ve gözler olup bitene kapanmasın diye, hatırlamayı tercih ediyoruz.

Hatırlamanın hesaplaşmak olduğunu öğrendiğimiz o günden beri, itirazsız tek bir gün bırakılmadı geriye.

Ağrılarımız dinmeyecek belki ama itiraz etmenin ve adaletsizlik karşısında dik durmanın huzuruyla koyacağız başımızı yastığa.

Rahat uyumak için değil, ertesi güne daha dinç kalkmak ve daha güçlü itiraz etmek için.


Akın Olgun: Siyasi nedenlerle 7 yıl tutuklu kaldı. 2002’de İngiltere’ye yerleşti. 2009-2015 yıllarında BirGün gazetesinde haftalık yazılar kaleme aldı. Gazete ve haber portalları aracılığıyla düzenli olarak okurlarıyla buluştu. Adları Saklıdır, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri ve El Alem adlı kitapları kaleme aldı. Olgun’un “Sokaksızlar” (White) ve “İnat” “Farewell” (Veda) adlı öyküleri kısa metraj olarak beyaz perdeye aktarıldı ve senaryosunu yazdığı Fısıltılar (Whispers) adlı kısa metraj filmi Feel The Reel Uluslararası Film Festivali’nden üç dalda ödüle layık görüldü.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Akın Olgun Arşivi