İklim krizi sadece bir çevre sorunu değil, adalet meselesi de
İklim krizini, etkilerini ve Türkiye'deki durumu avukat Özlem Altıparmak ile konuştuk. Altıparmak'a göre iklim krizi artık geleceğin değil bugünün sorunu: Kuraklık, gıda fiyatları, afetler ve geçim kaybı en çok kırılgan grupları vururken, kriz derin bir adaletsizlik üretmeye devam ediyor
Esra AÇIKGÖZ
Artı Gerçek - Devletlerin iklim politikalarını müzakere ettiği ve yeni hedefler belirlediği Taraflar Konferansı (COP), bu yıl 9-20 Kasım arasında Antalya’da yapılacak. Bu zirve hem önemli bir sınav hem de kritik bir fırsat. Zira rakamlar kaygı verici: Atmosferdeki sera gazı yoğunluğu, son 800 bin yılın en yüksek seviyesinde ve buna bağlı olarak küresel sıcaklık hızla artıyor.
170 ülkedeki 18 binden fazla fosil yakıt altyapı sahasının 5 kilometre çevresinde, 520 milyondan fazlası çocuk olmak üzere en az 2 milyar kişi yaşıyor ve sağlıkları tehlike altında. Üstelik 3 bin 500’den fazla fosil yakıt altyapı sahası geliştirme aşamasında veya inşaat halinde. Bu genişlemenin en az 135 milyon kişiyi daha riske atabileceğini gösteriyor. Peki bunların hayatımızdaki karşılığı ne mi?
Dünyada orman yangınları arttı. Türkiye'de geçen yıl çıkan 3 bin 224 orman yangınından 81 bin hektar etkilendi. Sel felaketleri milyonlarca insanı yerinden etti, ediyor. Hava kirliliği her yıl 8 milyon kişinin erken ölümüne neden oluyor… İşte tam da bu yüzden, iklim krizini insan haklarından ayrı düşünmek mümkün değil. Biz de iklim krizini, iklim adaletini, mücadele için neler yapılabileceğini çevre ve iklim hukuku dersleri veren avukat Özlem Altıparmak ile konuştuk.
Konuyu daha derinlemesine öğrenmek isteyenler için bir de duyuru: Uluslararası Af Örgütü İnsan Hakları Eğitim Programı, 7 ve 14 Nisan tarihlerinde, Özlem Altıparmak’ın kolaylaştırıcılığında, feminist ekoloji ve iklim adaleti kavramlarıyla alternatif çözüm yollarının tartışılacağı, iki oturumdan oluşan webinar serisi başlatıyor. Katılmak için başvuru formlarının doldurulması yeterli.
*Küresel ortalama sıcaklığı 1,5°C ile sınırlamak ve geri döndürülemez etkileri önlemek için küresel emisyonlar 2030’a kadar yüzde 43 azaltılmalı. Ancak ne yazık ki, hedefin çok gerisindeyiz. Bir an önce harekete geçilmezse, insanlığı ve dünyayı nasıl bir tehlike bekliyor?
-Burada tehdit tek bir büyük felaket senaryosundan ibaret değil; iç içe geçen, birbirini büyüten risklerden söz ediyoruz. 1,5°C sınırına yakın kalmak için emisyonlar bu on yıl içinde hızla düşürülmezse aşırı sıcaklıklar, su stresi, ekosistem kaybı, gıda güvencesizliği, deniz seviyesinin yükselmesi ve sağlık riskleri daha ağır, daha sık ve daha yaygın hale gelecek. Özellikle 1,5°C geçilirse bazı risklerin sıçramalı büyümesi bekleniyor. İklim krizinde mesele sadece, “Hava biraz daha ısınacak, yaz çok sıcak geçecek” değil, bazı yerlerde yaşamın zorlaşması, bazı yerlerde geçimin çökmesi, toplulukların yerinden edilmesi ve mevcut eşitsizliklerin derinleşmesi. İklim değişikliğinin etkileri herkese eşit dağılmıyor. Bu değişiklikten daha az sorumlu olanlar çoğu zaman daha ağır etkileniyor. Dolayısıyla bu aynı zamanda adalet meselesi.
Bir de geri dönülmesi güç eşikler var. Ekosistemler belli noktadan sonra kendini toparlamakta zorlanıyor: Tarımsal üretim desenleri değişiyor, türler yok oluyor, kıyılar, ormanlar, su varlıkları ve kentlerin altyapıları daha kırılgan hale geliyor. Yani gecikmenin bedeli yalnızca çevresel değil, sosyal, ekonomik ve hukuki olarak da çok ağırlaşıyor. Bu nedenle, “Ne de olsa biz etkilenmeyeceğiz, biraz daha bekleyelim” deme lüksümüz ne yazık ki kalmadı.
*Evet ama hâlâ çoğu insan iklim krizini, “uzun gelecekte yaşanacak, dolayısıyla kendilerini etkilemeyecek bir tehlike” gibi görüyor…
-Bunu insanlara anlatırken en temelden başlamak gerekiyor. İklim krizi bugün sıcak hava dalgaları, kuraklık, sel, orman yangınları, gıda fiyatlarındaki artış, su stresi, hava kirliliği ve geçim kaynaklarının azalması olarak gündelik hayata girdi. Bilimsel çalışmalar her ek ısınma artışının aşırı hava olaylarını, su kıtlığını, gıda güvencesizliğini, çok katmanlı kayıp ve zararları büyüttüğünü açıkça ortaya koyuyor. İnsanlara, “İklim krizi bir gün gelecek” demek yerine, “Kriz zaten burada ve en ağır bedeli de en kırılgan ve savunmasız olanlar ödüyor” demek daha doğru. Bence bugün asıl sorun, insanların iklim krizine inanmaması değil, iklim krizini hâlâ parçalı biçimde algılaması. Oysa iklim krizi hayatın tüm alanlarını etkileyen bütünlüklü bir süreç ve elektrik faturasıyla, çiftçinin ürün kaybıyla, kentteki yaşlının aşırı sıcakta sağlık riskiyle, güvencesiz tarım işçisinin afet sonrası toparlanamamasıyla doğrudan bağlantılı.
COP31 TÜRKİYE’DEKİ HAK SAVUNUCULARI İÇİN BİRLEŞTİRİCİ OLABİLİR
*Bu nedenle iklim krizini insan hakları bağlamında düşünmek önemli…
-Evet, mesele artık yalnızca çevre, enerji ya da ekonomi politikayla ilgili değil. İklim krizi yaşam, sağlık ve barınma haklarını, suya ve gıdaya erişimi, çalışma ve geçim kaynaklarını, hatta eşitlik ve ayrımcılık yasağını doğrudan etkileyen bir haklar meselesi. Kuraklık, seller, orman yangınları, aşırı sıcaklıklar ve ekolojik yıkım herkesi aynı ölçüde etkilemiyor, zaten kırılgan gruplar bu etkileri çok daha ağır yaşıyor. Bu nedenle iklim krizine hak temelli bakmak, kimin nasıl etkilendiğini, yükün kimlerin sırtına yıkıldığını ve karar alma süreçlerine kimlerin dahil edilmediğini görünür kılar.
Aslında bu bağlantıyı hem dünyada hem Türkiye’de görece geç kavradık. Ama son yıllarda önemli bir normatif gelişme yaşandı. BM İnsan Hakları Konseyi 2021’de sağlıklı, temiz ve sürdürülebilir bir çevre hakkını tanıdı; BM Genel Kurulu da 2022’de bunu insan hakkı olarak kabul etti. Yine insan hakları ve iklim değişikliği alanında ilk BM Özel Raportörü 2022’de göreve başladı. Bu gelişmeler, iklim krizinin artık yalnızca teknik değil, aynı zamanda hukuki ve siyasal bir hak ihlali çerçevesinde tartışıldığını gösteriyor.
*Türkiye’deki çalışmaları bu açıdan nasıl görüyorsunuz?
-Eskiden iklim değişikliğini daha çok enerji arzı, kalkınma modeli ya da teknik uyum politikaları üzerinden konuşuyorduk. Bugün ise haklar üzerindeki etkisini daha net görüyoruz. Bu, iki yönden dönüşümü zorunlu kılıyor: İklim alanında çalışan aktörlerin hak temelli yaklaşımı güçlendirmesi ve insan hakları örgütlerinin iklim krizini çalışma alanlarının merkezine alması. Türkiye’de bu dönüşüm başladı ancak henüz yeterli değil. Özellikle yerelde yürütülen çevre mücadeleleri zaten uzun süredir bir yaşam alanı, sağlık, su, gıda, geçim ve katılım hakkı mücadelesi niteliği taşıyor. Fakat bu mücadelelerin politika yapım süreçlerine, iklim stratejilerine ve kurumsal karar alma mekanizmalarına aynı ölçüde yansıdığını söylemek zor. Hak temelli dil hâlâ iklim yönetişiminin merkezine yerleşmedi. Ancak önümüzde önemli bir eşik var. COP31’in Antalya’da yapılması, Türkiye açısından ciddi sorumluluk ve önemli fırsat. Bu süreç, normalde birbirinden kopuk çalışan hukukçuları, insan hakları savunucularını, ekoloji hareketlerini, kadın örgütlerini, yerel toplulukları ve kamu kurumlarını aynı zeminde buluşturabilir. Ancak bunun gerçek bir fırsata dönüşmesi için iklim politikalarının sadece hedef ve teknoloji diliyle değil, adalet, eşitlik, katılım ve hesap verebilirlik diliyle kurulması gerekir.
*İklim krizini, insan haklarıyla birlikte düşünmek, iklim adaletini merkeze almakla mümkün. Peki bunun sağlanması için en acil yapılması gerekenler neler?
-İklim adaletinin iki temel sorusu var. Birincisi, iklim değişikliğinden herkesin, her topluluğun, her ülkenin aynı şekilde sorumlu olup olmadığı. İkinci soru ise herkesin, her topluluğun, her ülkenin aynı şekilde etkilenip etkilenmediği. Sorumluluk ve etkilenme açısından baktığımızda, hiç de adil olmadığını fark ederiz. İklim değişikliğinden en az sorumlu olanların, en çok etkilendiğini biliyoruz.
Bence en acil yapılması gerekenler şunlar: Öncelikle kömür gibi fosil yakıtlara bağımlılığı azaltan net ve ölçülebilir bir emisyon azaltım planı çıkarılmalı. İkinci olarak, iklim uyum politikaları yalnızca altyapı yatırımı olarak görülmemeli; halk sağlığı, su hakkı, gıda güvencesi, afetlere hazırlık ve sosyal koruma boyutlarıyla birlikte düşünülmeli. Üçüncü olarak da karar alma süreçlerine gerçek ve anlamlı katılım sağlanmalı. Katılımın adı var ama etkisi yoksa bu yeterli değil. Yerel toplulukların, kadın örgütlerinin, sendikaların, gençlerin ve çevre savunucularının sözünün politika sonuçlarına yansıması gerekir. Dördüncü önemli nokta ise adil geçiş. Karbonsuzlaşma gerekiyorsa, bunun bedelini madende çalışan emekçilerin, yoksulların ya da belli bölgelerin sırtına yıkan bir model kabul edilemez. Adil geçiş; iş güvencesi, sosyal koruma, yeniden eğitim, bölgesel destek ve demokratik planlama demek. Beşinci olarak da toplumsal cinsiyet eşitliği iklim politikasının ek başlığı değil, kurucu unsuru olmalı. Çünkü iklim etkileri, bakım sorumlulukları ve afetler sonrasındaki toparlanma kapasitesi de toplumsal cinsiyetten bağımsız işlemiyor. Mevcut eşitsizlikler derinleşiyor ve yeni eşitsizlikler yaratılıyor.
TÜRKİYE İÇİN İLK ADIM İKLİM POLİTİKASINI HAK TEMELLİ HALE GETİRMEK OLMALI
*Dediğiniz gibi COP31 Türkiye’de olacak. Türkiye’nin iklim krizindeki en önemli payı nedir?
-Türkiye’nin payını iki düzeyde düşünmek gerekir. Birincisi, emisyon azaltımı boyutu. Türkiye, tarihsel olarak en büyük emisyon sorumlusu ve kirletici ülkelerden değil. Yani atmosfer sömürgecisi bir ülke değil. Ama bu gerçek, bugünkü sorumluluğu ortadan kaldırmıyor. Türkiye hâlâ fosil yakıtlara dayalı bir kalkınma ve enerji çizgisini tam olarak terk etmedi. Uluslararası Enerji Ajansı verileri de Türkiye ekonomisinde fosil yakıtların hâlâ belirleyici olduğunu gösteriyor. Bu nedenle Türkiye’nin en önemli payı, kendi enerji, sanayi, ulaşım ve kentleşme politikalarını karbonsuzlaşma hedefiyle uyumlu hale getirmekte gecikmesi. Bir diğer konu, atmosferdeki sera gazlarını emen ve depolayan yutak alanlarımızın korunması. Ormanlar, sulak alanlar, denizler, çayırlar korunmak bir yana her geçen gün daha fazla talan ediliyor. Üstelik kimi zaman yenilenebilir enerji yatırımları da hak temelli ve ekolojik ölçütler gözetilmeden planlandığında, meralar, zeytinlikler ve yerel geçim kaynakları üzerinde ciddi baskılar yaratabiliyor.
İkincisi ise yönetişim boyutu. Türkiye’de iklim meselesi uzun süre teknik, sektörel ve merkeziyetçi bir alan gibi ele alındı. Oysa iklim politikası aynı zamanda bir haklar, adalet ve demokrasi meselesi. En önemli eksiklerden biri, karar alma süreçlerinin yeterince katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir olmaması. Yerelde yaşam alanlarını savunan toplulukların, kadınların, çiftçilerin, işçilerin, gençlerin ve kırılgan grupların deneyimi politika yapımının merkezine yeterince girmiyor.
Bir başka temel sorun da iklim hedeflerinin niteliği. Türkiye’nin resmi iklim taahhütleri ilerleme içeriyor gibi sunulsa da uluslararası değerlendirmeler mevcut hedeflerin 1,5°C ile uyumlu bir patikadan uzak olduğuna işaret ediyor.
*Öyleyse gelelim çözüm önerilerine; Türkiye’nin iklim kriziyle mücadelede en acil alması gereken önlemler neler? Türkiye’de iklim adaleti nasıl sağlanabilir?
COP31 Türkiye açısından sıradan bir diplomatik ev sahipliği değil, çok ciddi bir siyasal ve hukuki sınav olacak. Türkiye, kendi iklim yönetişimini de daha inandırıcı hale getirmek zorunda kalacak. Bunun için de sivil toplumun katılım alanı genişlemeli ve karşılıklı diyalog güçlendirilmeli.
Türkiye’nin en acil atması gereken adım, iklim politikasını gerçek anlamda hak temelli hale getirmek. Bunun için emisyon azaltım hedefleri bilimle daha uyumlu ve daha şeffaf hale gelmeli. Kömür ve diğer fosil yakıtlara bağımlılığı azaltacak açık bir takvim ve sosyal açıdan adil bir geçiş planı oluşturulmalı. Afetlere direnç ve iklime uyum politikaları özellikle su, tarım, sağlık ve kent planlaması alanlarında güçlendirilmeli. Çevresel karar alma süreçlerinde bilgiye erişim, katılım ve yargıya erişim güvenceleri fiilen işletilmeli.
Türkiye’de iklim adaletinin sağlanması ise ancak şu sorulara dürüst cevap verilirse mümkün olur: Hangi bölgeler en ağır riski taşıyor? Hangi toplumsal kesimler en kırılgan durumda? Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, mevsimlik tarım işçileri, kent yoksulları, kırsal topluluklar ve göçmenler bu politikalarda gerçekten görülüyor mu? İklim adaleti ancak bu eşitsizlikleri görünür kılan ve politika tasarımına yansıtan bir anlayışla kurulabilir.
Ben burada bir fırsat da görüyorum. Türkiye’de insan hakları hareketi, ekoloji hareketi, kadın hareketi ve yerel yaşam alanı mücadeleleri aslında uzun süredir birbirine temas eden ama her zaman aynı çerçevede konuşmayan alanlar. COP31 süreci bunları buluşturmak için önemli bir eşik olabilir ama bunun için iklim dilini sadece teknoloji, finansman ve hedefler üzerinden değil, adalet, eşitlik, katılım ve hesap verebilirlik üzerinden kurmak gerekir. Çünkü iklim krizi artık yalnızca çevre politikası başlığı değil, nasıl yaşadığımızı, kimin korunduğunu ve kimin gözden çıkarıldığını belirleyen temel bir adalet meselesi. Türkiye COP31’e giderken asıl soruya cevap vermek zorunda: İklim politikasını gerçekten haklar temelinde mi kuracak yoksa bunu yalnızca diplomatik bir vitrin olarak mı ele alacak?