Lera Burlakova: Ukrayna’da dayanışma basit bir slogan değil

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin 4'üncü yılında Uluslararası Af Örgütü Ukrayna Şubesi Medya ve Kampanyalar Koordinatörü Lera Burlakova, savaşta yaşamayı, çocuk büyütmeyi ve insan hakları mücadelesini anlattı: 'Umutlarımız basit; bu kışı atlatmak, sevdiklerimizi hayatta tutmak ve adaleti görmek'

Lera Burlakova: Ukrayna’da dayanışma basit bir slogan değil
Uluslararası Af Örgütü Ukrayna Şubesi Medya ve Kampanyalar Koordinatörü Lera Burlakova (Ortada)

Artı Gerçek - Rusya’nın Ukrayna’yı geniş çaplı işgalinin üzerinden tam dört yıl geçti. Uluslararası Af Örgütü Ukrayna Şubesi Medya ve Kampanyalar Koordinatörü Lera Burlakova, işgalin yıldönümünde, savaş bağlamında yaşamak, çalışmak ve çocuk büyütmekle ilgili tecrübelerini kaleme aldı.

Savaş ortamında çalışmak kolay değil, ama tam da bu nedenle ülkesinde olmak zorunda olduğunu söylüyor Burlakova ve ekliyor:

“İnsan hakları çalışmaları daha güvenli ülkelere havale edilemez. Tanıklıklarını kayıt altına aldığınız insanlarla aynı koşullarda yaşamanızı gerektiriyor. Her şeyini kaybetmiş insanlarla konuşmak, tuhaf bir ev duygusu veriyor. Deneyimlerimiz örtüşüyor. Uzun uzadıya açıklama gereği olmadan birbirimizi anlıyoruz. Birbirimize sarılıyoruz.”

GENÇLER ÖLMÜŞ, BENSE HAYATTA KALMIŞTIM

Bakın, Burlakova yaşadıklarını nasıl anlatıyor:

Rusya’nın Şubat 2022’deki geniş çaplı işgalinden çok önce Ukrayna’ya askeri müdahalesi başladı. Daha o zaman, 2014 yılında, çok sevdiğim gazetecilik mesleğimi bıraktım ve Ukrayna ordusuna katıldım. Bunu suçluluk duygusuyla yaptım. “Meydan olayları” sırasında Kiev’in sokaklarında insanlar öldürüldü. Bazıları henüz 18 yaşında bile değildi. Özgürlüğü savunuyorlardı. Ben de hayatımı özgürlük savunusu üzerine kurmuştum ama bir anda kelimeler kifayetsiz kaldı. Gençler ölmüş, bense hayatta kalmıştım. Orduya katılmak, o suçluluk duygusuyla yaşayabilmenin, aynada kendimle yüzleşebilmenin tek yoluydu.

Cephe hattında üç yıl çalıştım ve engelli olarak döndüm. Savaşı doğudan eve getirdim. Rüyalarımda Kiev’e bombalar düştüğünü gördüğümü anlattığımda, psikoterapistim kaygı veya travma sonrası stres bozukluğu yaşıyor olabileceğimi söyledi. Bana göre ikisi de değildi. Önseziydi. Yine de, o zamanlar huzurlu olan Ukrayna kentlerinde hayat devam etti. Benim hayatım da devam etti ve oğlum dünyaya geldi.

İŞGALİN YAKLAŞTIĞINI HİSSEDİYORDUK

Ancak 2022 yılı başlarında, çoğu Ukraynalı işgalin yaklaştığını hissediyordu. Yalnızca inanmak istemiyorlardı. Geniş çaplı işgalin başlamasından birkaç hafta önce, Frankfurt’ta bir iş gezisindeydim, o akşam Kiev’e dönecektim. Lufthansa (Havayolları) uçuşu iptal etti. Kabin ekibi artık Ukrayna’da geceyi geçiremeyecekti.

Evladım Kiev’deydi. Savaşın neye benzediğini biliyordum. İnternet çekmez, her yanda yıkıntılar, yangınlar... Bunu daha önce görmüştüm. Nişanlımı savaşta kaybetmiştim. Soğuk ellerini tuttuğumu, cephe hattında onun kanlı ceketini giydiğimi, o ceketle uyuduğumu hatırlıyorum. Ölüm soyut bir şey değildi. Adları vardı.

Kiev havalimanının bir gecede Donetsk havalimanına dönüşeceğinden korktum. Bir gün uçuşlar var, ertesi gün yok. Bir gün hayatın nabzı atıyor, ertesi gün aniden enkaz altında kalıyor. Sabah uçuşum gerçekleşti. Eve geldim, hızla eşyaları topladım, çocuğumu arabaya koydum ve aynı gün, işgal başlamadan haftalar önce Kiev’den ayrıldık. Dolayısıyla, 24 Şubat’ta ben yurtdışındaydım. Annemle babam o sabah veda etmek için aradılar. Çok şükür hayatta kaldılar.

Beni dehşete düşüren şey bombardıman değildi. Daha önce Ruslar burnumun dibine kadar gelmişti. Sivillere ve savaş esirlerine nasıl davrandıklarını görmüştüm. İşgalin ne anlama geldiğini biliyordum. Buça bir şok değildi. O yüzden aynı yıl geri geldim.

HAYATTA KALMAK TAVİZ VERMEK DEMEKTİ

Çocuğumla birlikte döndüm, o zaman dört yaşındaydı. Sirenleri ilk duyduğunda ağladı. Ona, “Sirenler seni korkutmak için çalmıyor” dedim, “Seni uyarmak, dikkatli olman için çalıyor.” Bu bakış açısı böyle devam etti. Buradaki herkes gibi biz de kimsenin uyum sağlamaması gereken koşullara uyum sağlamayı öğrendik.

İlk aylarda hayatta kalmak taviz vermek demekti, ki bu genellikle hâlâ böyle. Binamızda bomba sığınağı yok. En yakın sığınak, metro istasyonu. Günde beş kez ve genellikle geceleri kucağında bir çocukla ve köpeklerle sığınağa koştuğunda, hiçbir şey yapamaz hale geliyorsun. Çocuklar okula gitmeyi bırakıyor. Yetişkinler çalışmayı bırakıyor. Bazen kaçmak da daha tehlikeli, balistik füzeler senin güvenli bir yere doğru koşmandan daha hızlı uçuyor. O yüzden hesaplıyorsun. Ne zaman sireni duymazlıktan geleceğine, ne zaman olduğun yerde kalacağına karar veriyorsun.

Dört yıl sonra Ukrayna’da hayat, inatçı bir normallikle kaplı bir hayatta kalma mücadelesi. Bu kış en şiddetli kışı yaşıyoruz. Ocak ayının ortasından beri binamızda ısınma yok. Sıcaklıklar feci düştü. Bir odaya taşındık. Donbas’ı hatırladım (yıkılmış binalar, battaniyelerle örtülü pencereler, berelerle uyuyanlar) ve bildiğim her yolu denedim. Hayatta kalma modu yaşamı daraltır. Ufkun mevsimsel hale gelir. Bahara kadar yaşayalım diye düşünürsün.

KİEV’DEN ÜÇ MİLYON İNSANI TAHLİYE EDEMEZSİNİZ

İnsanlar neden gitmediğimizi soruyor. Kiev’den üç milyon insanı tahliye edemezsiniz. Daha da önemlisi, Rusya panik yapmamızı istiyor. Gitmemizi istiyor. Biz de tam bu nedenle gitmek istemiyoruz.

Partnerim orduda. Onu çok az görebiliyorum, geçen yıl boyunca belki iki hafta görüştük. Bu savaşta zaten sevdiğim birini kaybettim, o nedenle korku bazen nefes aldırmayacak kadar yoğunlaşıyor. En acı verici olan şey, çalınan zaman. Tek hayatımız bu, o da kısa ziyaretlerle ve geri dönüp dönemeyecek olmasının belirsizliğiyle geçiyor.

Oğlum mutlu, meraklı bir çocuk. Waffle, lego ve Star Wars’u seviyor. Sonunda iyinin kötüyü yeneceğine inanıyor. Yorulduğumuz zamanlarda bile bu inançla yaşıyoruz.

Çoğu gece bir hava saldırısı oluyor. Holde bir şiltede uyuyoruz, pencere yok. Doğrudan bir darbeye karşı hiçbir şey koruyamaz ama duvarlar cam kırıklarından koruyor. Sıradan bir gün, hava saldırısı uyarısı yapılıp yapılmadığını kontrol etmekle başlıyor. Yapılmışsa, okul uyarının bitmesinden bir saat sonra başlıyor. Yalnızca sığınağı olan okullar açık. Çocuklar gerektiğinde yeraltında derslere devam ediyor.

ISINMA YOK, GENELLİKLE ELEKTRİK YOK, BAZEN SU BİLE OLMUYOR

Çoğunlukla evden veya sahada çalışıyorum. Ekibim ve ben, dış basınla ve Ukrayna medyasıyla çalışıyoruz, farkındalık yaratmak ve hikâyeler anlatmak için sergiler düzenliyoruz, çok sayıda tanıklık ve yüzlerce kişisel hikâye topluyoruz. Isınma yok, genellikle elektrik yok, bazen su bile olmuyor. Bu sırada, kafeler benzin ve gürültülü jeneratörler sayesinde açık kalıyor. Laptopunu her yerde şarj edebiliyorsun. Yolun karşısındaki fırın her sabah sıcak tarçınlı çörekler çıkarıyor. İnsanlar devamlı birbirlerine yardımcı oluyor. Dayanışma burada basit bir slogan değil, altyapı.

Bu şekilde çalışmak kolay değil. Ama tam da bu nedenle burada olmak zorundayız. İnsan hakları çalışmaları daha güvenli ülkelere havale edilemez. Tanıklıklarını kayıt altına aldığınız insanlarla aynı koşullarda yaşamanızı gerektiriyor. Her şeyini kaybetmiş insanlarla konuşmak, tuhaf bir ev duygusu veriyor. Deneyimlerimiz örtüşüyor. Uzun uzadıya açıklama gereği olmadan birbirimizi anlıyoruz. Birbirimize sarılıyoruz.

Rusya’nın hava saldırılarında çocuklarını kaybeden her anne-baba hâlâ kamuoyuna konuşuyor. Çocuklarının en sevdiği meyvenin hangisi olduğunu, en sevdikleri sözcükleri anlatıyorlar; kolay olduğu için değil, bir sonraki ölümü durdurmak için yapıyorlar bunu.

UMUTLARIMIZ GAYET BASİT

Savaş esirlerinin aileleriyle çalışıyorum. Son evre kanser hastası olan bir kadın, üç yıl boyunca haber alamadığı eşini bekledi. Eşi nihayet iade edildiğinde, öpüştükleri bir fotoğraflarını paylaştı. Paylaşımında, “Kazandık” yazıyordu.

Zaferden bunu anlıyorum: En zor koşullarda kendimiz olarak kalabilmeyi. Hiç kimsenin, bizim kim olduğumuzu, kimi sevdiğimizi veya nerede yaşadığımızı değiştirmesine izin vermemeyi.

Uzak vadeli planlar yapmıyoruz. Umutlarımız gayet basit: Bu kışı atlatabilmek, sevdiğimiz insanları hayatta tutabilmek ve zaman alsa dahi adaletin yerini bulduğunu görmek.

Bizler geçici bir hikâye değiliz. İnsanız. Haklarımız var. Uluslararası Af Örgütü bize bir platform, destek, kurumsal ağırlık ve adında taşıdığı güveni sunuyor. Tanıklıklarımızın sınırlarımız ötesine geçmesini, karar alıcılara, gazetecilere ve belki başka bir şekilde haberi olamayacak sıradan insanlara ulaşmasını sağlıyor. Bize, er ya da geç, bu saldırı savaşında öldürülen masum insanların çektikleri tüm acıların adaletle onurlandırılacağı umudunu veriyor. Ama umarım erken gerçekleşir çünkü hepimiz bunu görmek istiyoruz.