3 Fidanı darağacında yitirdiğimizin 50. yılı

3 Fidanı darağacında yitirdiğimizin 50. yılı
Yayınlanma:
Güncelleme: 06 Mayıs 2022 05:42
A+ A-
Türkiye siyasi tarihine kara leke olarak geçen idamların üzerinden yarım asır geçti. +GERÇEK olarak idamların 50. Yılında 68 devrimci kuşağının tanıklarıyla konuştuk.

Esra Çiftçi


+GERÇEK- Türkiye sol hareketin en önemli isimleri arasında yer alan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, idam edilmelerinin 50. Yılında anılıyor. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam cezalarının 6 Mayıs 1972 yılındaki infazı, Türkiye’nin idam tarihinde de önemli bir yere sahip. 27 Mayıs 1960’ta askerin darbeyle yönetime el koymasından bir yıl sonra eski Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. Bu idamların ardından sağ kanattan “intikam” çağrıları gelmeye başladı. Ocak 1971 yılında hâlihazırda hakkında yakalama kararı olan Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan “vur emri” ile aranmaya başlandı ve ödül konuldu.

Gezmiş ve Aslan, 12 Mart 1971’deki muhtıradan 4 gün sonra Sivas’ın Gemerek ilçesinde yakalanırken, bir hafta sonra da İnan, Kayseri’de yakalandı. Yapılan yargılama sonucunda, eski haliyle Türkiye Cumhuriyeti “teşkilatı esasiye kanununun tamamını veya bir kısmını” ortadan kaldırma suçuna idam cezası öngören Türk Ceza Kanunu’nun 146’ncı maddesi uyarınca suçlu bulundular ve idam cezasına çarptırıldılar. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) “üçe üç” bağırışları arasında Gezmiş, Aslan ve İnan’ın idamına onay verildi. İlerleyen yıllarda o dönem idama onay veren siyasetçiler duydukları pişmanlıkları dile getirdiler. Adalet Partisi kökenli siyasetçilerden Nahit Menteşe "Asker mutlaka idamlarını istiyordu. Deniz Gezmiş ve arkadaşları konusunda yanlış yaptık” dedi. “üçe üç” diye bağıranlardan biri olan Süleyman Demirel yıllar sonra, “O günün şartları öyle icap ettiriyordu” dedi. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 25 yaşında, Hüseyin İnan 23 yaşında 6 Mayıs 1972 yılında sabaha karşı idam edildi. Türkiye siyasi tarihine kara leke olarak geçen idamların üzerinden yarım asır geçti. +GERÇEK olarak idamların 50. Yılında 68 devrimci kuşağının tanıklarıyla konuştuk.

‘DENİZLERDEN SONRA DA CİNAYETLER DEVAM ETTİ’

+GERÇEK’e konuşan İlkay Demir, Deniz Gezmiş ile Çapa Tıp Fakültesinde öğrenciyken tanıştığını, Gezmiş’in doğal, kendiliğinden öğrenci lideri olduğunu, İstanbul’da öğrenci olup Deniz Gezmiş’i tanımamanın zaten mümkün olmadığını söylüyor. “Aynı örgütte yer alamadık ama aslında aynı hareketin parçalarıydık” diyen Demir, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildiğinde cezaevinde olduğunu, o günlerin çok zor olduğunu, çok büyük acılar yaşadıklarını ama buna rağmen morallerini yüksek tutmaya, çökmemeye, devrimci duyguları korumaya çalıştıklarını, böyle bir görev üstlendiklerini belirtiyor. Denizlerin idamından sonra cezaevinde bir hafta açlık grevine girdiklerini, açlık grevinin biraz da olsa acılarını hafifletmesini umduklarını söyleyen Demir, ama cinayetlerin devam ettiğini, bir süre sonra da İbrahim Kaypakkaya’nın işkenceyle öldürüldüğü haberinin geldiğini ifade ediyor.

'DENİZLER, MAHİRLER, KAYPAKKAYALAR ÖNEMLİ MESAJ VERDİLER'

O yıllarda hapishanede güçlü bir ortaklık ruhu geliştiğine vurgu yapan Demir, Mahirlerin ve Cihan Alptekinlerin birlikte hapisten kaçtıklarını ve ölümü göze alarak Denizleri kurtarmak için birlikte eylem yaptıklarını hatırlatıyor. Mahirlerin ve Cihanların Kızıldere’de katledilmesiyle ve Denizlerin idam edilmesiyle o kuşağın ciddi bir yenilgi yaşadığını, ama buna rağmen sonraki süreçte devrimci mücadelenin yeniden güçlendiğini belirtiyor. 70’li yıllarda Türkiye’nin o güne kadar gördüğü en büyük bir kitle uyanışının yaşandığını da ifade eden Demir, bu yılların kırda, kentte, fabrikalarda, okullarda, beyaz yakalılar arasında, sinemalarda, kültür alanında devrimci mücadelenin canlandığı ve kitleselleştiği bir süreç olduğunu belirtiyor. Bu sürecin 68 kuşağının başlattığı mücadelenin çok daha güçlü bir devamı olduğunu söyleyen Demir, 70’li yılların devrimcilerinin Denizlerin, Mahirlerin, Kaypakkaya’ların verdiği önemli mesajı aldıklarını söylüyor. Bu mesajın ne olduğunu sorduğumuz İlkay Demir şöyle yanıtlıyor:

'KIZILDERE DE VERİLEN MESAJI DEVAM ETTİRMELİYDİK'

“Halkların kendi kaderini tayin etmenin mümkün olduğu mesajıydı. Başka bir dünya yaratmanın mümkün olduğu mesajıydı; ben böyle düşünüyorum. İnsanlar kendi yollarını çizmeye çalıştılar. Bundan rahatsız olan düzen 80 darbesiyle muazzam bir gaddarlıkla kitleleri bastırdı. Öte yandan, 70’li yılların önemli bazı zayıf yanları da vardı ve bunun büyük ölçüde 68 kuşağından hayatta kalan bizlerin başarısızlığı olduğu kanısındayım. Biz Kızıldere’de verilen mesajı devam ettirmeliydik, birliği sağlamalı, bölünmeleri engellemeliydik; bunu başaramadık. Çok renkli, çok sesli bir ortak mücadele yaratabilmeliydik. Çok büyük bir eksikliktir bu tarihte. Fakat bugünlerde bunlardan dersler çıkarıldığını, solda bölünme hastalığının önemli ölçüde aşıldığını düşünüyorum. Sol 80’den sonra birlik yönünde adım atmaya başlamış, bu yönde birçok deneyim yaşamıştır. Gezi bu doğrultuda önemli bir dönüm noktasıdır. Farklılıkların yan yana durmayı, ortak hedefte birleşmeyi engellememesini özgün bir tarzda başarma adımıdır. Belki de düzen bu nedenle o kadar korkuyor Gezi’den.

'KURULAN ALTILI MASALAR SOLDAN ÇOK ŞEY ÖĞRENDİ'

HDP ise yepyeni bir birlik modeli yaratmayı başaran bir harekettir. Türkiye’de bir ilktir, çok farklı kesimlerin farklılıklarını muhafaza ederek bir partide bir araya gelebildiği ve ortak noktalarda birleşerek ilerleyebildikleri bir adımdır. Şüphesiz bütün bunlar geçmişten ders çıkartılarak başarılmıştır. Bunda Kürt hareketinin büyük başarısı da rol oynamıştır. Dinamik kitlesel güç olan Kürt hareketi bir motor gücü olmuştur, herkesin aklını başına getiren, birlikte yürüme gerekliliğini gösteren bir rol oynamıştır.”

Bugün de HDP yanında çeşitli diğer sol hareketlerin de birliğe değer verdiğini, ayrılıkları değil, ortak mücadeleyi vurgulama yönünde hareket ettiklerini, eğilimlerin ayrışma yönünde olmadığını söyleyen Demir, kurulan altılı masaların bile soldan çok şey öğrendiğinin söylenebileceğini belirtiyor. Demir son olarak, “Denizlerin, Mahirlerin, Kaypakkayaların gösterdiği yol bugün de bize ışık tutuyor, onları sevgiyle, saygıyla anıyorum” diyerek sözlerini bitiriyor.

'DENİZLERİN YAKTIĞI MEŞALE HALA BUGÜNÜN YOLUNU AYDINLATIYOR'

+GERÇEK’e konuşan Mustafa Yalçıner, 68 devrimci kuşağını, devrime inanan, mücadele kararlılığı olan, sonsuz coşkulu bir kuşak olarak yorumluyor. Dünyada da hareketliliğin olduğunu, bu hareketliliğin Türkiye’deki devrimcileri de etkilediğini, beraberinde işçilerin, köylülerin de etkilendiği bir süreç olduğunu, Denizlerin köylü hareketlerinin, işçi hareketlerinin örgütlenmesinde ve içinde bizzat yer aldıklarını belirten Yalçıner,  Denizlerin yaktığı meşalenin hala bugünün yolunu aydınlattığını söylüyor ve şöyle devam ediyor:  

“Deniz’e ‘Kemalist’ derler ama özellikle darbecilikten koparken bizler mücadele içinde Kemalizm’e karşı da mücadele ettik, onun sol cenahtaki kalıntılarını bertaraf ederek ilerledik. Deniz’in son sözlerinden birisi “Yasasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücalesi” dir. Bu iki halkın mücadelesine, birliğine ortaklığına vurgu yapmıştır. “Yasasın işçi sınıfı, yaşasın köylüler” demiştir. Gerçekten manifestodur. Buradan ilerlenebilir yoksa zamanında Denizlerin ‘buradan yürünmez’ dediği parlamentoda çözüm yolu olarak tek adam yönetiminin karşısına sanki sihirli değnekmiş gibi çıkarak değil. Bu çok açık tarihin bilgisidir. Denizlerin idam kararı parlamentoda onaylandı. Demirel, Menderesleri kastederek “üçe üç” diye bağırarak el birliğiyle “evet” oyu kullandılar. Parlamentoda örgütlendiler. Dolayısıyla halkın mücadelesinin önderlerini, en önde gelen evlatlarını aramızdan zorla alıp götüren bir kurumu herhalde baş tacı etmemeliyiz. Tamam karşı değilim seçimlere ama çözüm yolu olarak tek seçeneğin sandık olarak gösterilmesi, Denizlerin reddettiği şeylerdi.”

'DENİZLE MAHİR ARASINDAKİ YOLDAŞLIK İLİŞKİSİ BUGÜNDE GERÇEKLEŞMELİ'

Denizle Mahir arasındaki yoldaşlık ilişkisinin bugün de gerçekleşmesi gerektiğini söyleyen Yalçıner, halkın egemenliğinden yana olanların, sömürüye karşı olanların, demokrasi isteyenlerin, emperyalizme karşı olanların, halkın kurtuluşunu isteyenlerin, yan yana gelmekten başka bir şanslarının olmadığını, Emek Partisi, HDP, Sol Parti, TİP bütün bunların yan yana gelmesinden başka bir yolunun olmadığını belirtiyor ve şöyle devam ediyor:

“Ben ayrı duracağım olmaz. Halkın beklentisi bu değil. Denizlerin ortaya koyduğu mücadeleci tutumla bir araya gelmektir. Bu düzeni değiştirmek üzere bir araya gelmektir. Parlamentoya saplanıp kalarak değil. Bunu parlamentoyu yok saymadan, seçimleri yok saymadan ama bunla sınırlandırmadan, sadece her şeyi sandık olarak düşünmeden, sokakları, meydanları asıl mücadele alanları bilerek, grevlere dayanarak, gösterilere dayanarak, halkla birleşerek, halktan korkarak değil. Denizlerin, Mahirlerin temel özellikleri halkla birleşmek, halkın derdine derman olmaya çalışmaktı. Bir tek halkın önünde eğildiler onun dışında hiçbir gericiliğe boyun eğerek uzlaşmaya girişmediler. Asıl şimdi tekrar bunu yapmak gerekir.”

'6 MAYIS TÜRKİYE DEVRİMCİ MÜCADELESİNDE ÖNEMLİ KIRILMA NOKTALARINDAN BİRİDİR'

+GERÇEK’e konuşan Füsun Çeliker, 6 Mayıs’ın Türkiye devrimci mücadelesinde önemli bir kırılma noktası olduğunu söylüyor. 6 Mayıs’ın devrimci gençlerin devletin en acımasız ve hain yüzünü tanımaya başladığı bir tarih olduğunu söyleyen Çeliker, 68 hareketinin her ülkede ayrı bir tarih yazdığını, Fransa’da, Vietnam’da, Amerika’da başka başka 68’ler olduğunu belirtiyor. Çeliker, 68 hareketini iki açıdan önemli bulduğunu, birincisinin gençlerin ülkeyi kurtarmada öncü bir misyon yüklenmeleri, ikinci olarak da Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın (DDKO) kurulmasıyla Kürtlerin kendi özgün mücadelelerine yoğunlaşmaları olduğunu belirtiyor. Bu oluşumun şu andaki Kürt özgürlük hareketinin de önemli bir başlangıç noktası olduğunun altını çizen Çeliker sözlerine şöyle devam ediyor:

“68 Gençlik Hareketine baktığımız zaman genellikle bir Kurtuluş Savaşı efsanesi üzerine inşa edildiğini görüyoruz. Bir demokratik devrim tezi, bir antiemperyalist mücadele tezidir ve emperyalizme karşı yapılacak mücadeleyi milli unsurlarla yapmayı amaçlamaktadır. Bana göre de bu tez devletin o hain yüzünü gizlemekte çok önemli bir rol oynamıştır. Ağır bir eleştiri olabilir ama ben böyle düşünüyorum. Tabi bu çok doğal çünkü bir Demokrat Parti geçmişi yaşanmış, onun arkasından gelen 60 Anayasası var, onun getirdiği özgürlük ortamı var. Bir darbe anayasası olmasına rağmen yapanların becerisi sayesinde belli özgürlükler sağlanmış, toplumun nefes almasına imkân verilmiştir. Gençler yeni yeni çevrilmeye başlanan sol yayınlar sayesinde sosyalizmle tanışıyor, gençlerin demokratik taleplerine işçiler grevlerle ve direnişlerle, köylüler toprak işgalleri ile katılıyordu. Bu göreceli özgürlük ortamında devrimci gençlerin eylemleri toplumda çok ciddi bir sinerji yaratmıştı ve devlet oluşan bu sinerjiyi kendi tekçi ve baskıcı yapısına bir tehdit olarak algılıyordu. Devletin bu yapısını Dersimliler biliyordu, Kürtler biliyordu ama batıda çok bilinen bir şey değildi. Devlet bütün gücü ile gençlerin, işçilerin, emekçilerin taleplerini dile getirdikleri eylemlerin üzerine yürümeye başladı. 31 Mart Kızıldere katliamı bu tavrın önemli göstergelerinden biridir.”

Mahir Çayan liderliğindeki THKPC ile THKO’nun ortak düzenlediği Denizleri kurtarma girişimini bir yoldaşlık hukuku olarak tanımlayan Çeliker, yoldaş olmak demenin arkadaş olmak demek olmadığını, yoldaş olmanın birbirinin omuzuna yaslanarak direnebilmek, yoldaşı için ölümü göze alabilmek olduğunu söylüyor. Anlatılanlardan, okuduklarından 68 hareketinden önce sol hareketlerde benzer bir yoldaşlık hukukunun olmadığını söyleyen Çeliker, 68 öncesi daha çok iç çekişmeler olduğunu ifade ediyor.

'ON’LARDAN BİZE KALAN EN DEĞERLİ EMANETLERİ CESARETLERİ VE SON SÖZLERİDİR'

Deniz Gezmiş’in idam sehpasında söylediği “Yaşasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği” sözünün çok önemli olduğunu söyleyen Çeliker şöyle devam ediyor:

“Deniz Kürt değildi. Hüseyin İnan’ın teorisyenliği ve onun bu konudaki önderliği aydınlatıcı THKO’da. O sözler çok önemlidir. “Yasasın Marksizm ve Leninizm” de denmiştir. Bütün bu gelişmeler defalarca belirttiğim o baskıcı ve tekçi devletin hükmünü kaybedeceği korkusu ile geliştirdiği darbe ortamında devrimcilerin üzerine bütün gücü ile yüklenmesi sonucunu doğurmuş, Deniz, Yusuf ve Hüseyin hiçbir hukuki gerekçe olmaksızın idam edilerek katledilmişlerdir. Tarih bugün devletin zaferini değil, onlardan bize kalan en değerli emanet olan cesaretleri ve son sözleridir."

'BİZE KALAN HER DURUMDA HAKSIZLIĞA SÖMÜRÜYE EŞİTSİZLİĞE KARŞI KARARLILIKLA MÜCADELE ETME KARARLILIĞIDIR'

+GERÇEK’e konuşan Aydın Çubukçu, 68 ruhundan iki anlamda söz edileceğini vurguluyor. Birinci olarak dünyayı saran muhalefet hareketlerinin yarattığı ortak atmosfer olduğunu belirten Çubukçu,  özellikle ABD’deki ırkçılığa ve savaşa karşı protesto eylemlerinin, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da halk savaşlarının ve gerilla mücadelelerinin, devrimci demokratik değişimlerle kendisini gösteren “yeni bir dünya”nın mümkün ve gerekli olduğu düşüncesine bağlanabilecek siyasal atmosfer olduğunu ifade ediyor. İkinci olarak da gençlik kitlelerinin bu ortamı algılama tarzından doğan düşüncelerin ve özlemlerin biçimlendirdiği kültürel atmosfer olduğunu söyleyen Çubukçu, yeni müzik türlerinin ortaya çıkışının, özgürlük tutkusunun kazandığı yeni ifade biçimlerinin, “eski” olan her şeye karşı, “başka bir şey” arayışının yarattığı, felsefe, politik sanatsal atmosfer olduğunu da ekleyerek sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bunların bileşkesinin gençlik kitleleri içinde eylemli ifadesini bulması, dünya ‘68’ini yaratmıştır. Kuşkusuz her ülkede farklı özgün taleplerle ortaya çıkan öğrenci olmayan (işçi, köylü, kentli küçük burjuvalar) kitlelerin öğrenci hareketiyle birleşmesi,  dünyanın devrimci bir görünüm kazanmasına yol açmıştı. Denizler, bütün bunların Türkiye gerçekliğinde vücut bulmasının en uç temsilcileriydi. Elbette onlar, dünyanın o dönemdeki nesnel koşullarını miras bırakamazlardı. Bize kalan, her durumda, haksızlığa, sömürüye, eşitsizliğe karşı kararlılıkla mücadele etme kararlılığıdır. Sahip oldukları kişisel özellikler, yalnızca “kahramanca” erdemlerden, cesaretten, fedakârlıktan, boyun eğmezlikten ibaret değildi; bilgili, dürüst, dayanışmacı ve mücadelenin her anında neşeli olmak gibi özellikleriyle de önde yürüyorlardı.” 

'DENİZLER DEYİNCE YALNIZ YUSUF VE HÜSEYİN DEĞİL, BAŞTA MAHİR OLMAK ÜZERE KIZILDERE DE KATLEDİLENLERİ İBRAHİM KAYPAKKAYA’YI DA ANIYORUZ'

Bugün bir efsane haline gelmişlerse, sanat ve edebiyatın her dalında kendilerinden söz edilebilecek bir şeyler bulunabiliyorsa, bunun nedeninin, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın ‘68’in ruhunu da temsil etmelerinden olduğunu söyleyen Çubukçu, “Kuşkusuz “Denizler” deyince, yalnızca Yusuf ve Hüseyin değil, başta Mahir Çayan olmak üzere Kızıldere’de katledilenleri, İbrahim Kaypakkaya’yı da anmış oluyoruz” diyor.