Asbeste maruz kalan gemi söküm işçileri anlattı: Öleceğimizi bilerek çalışıyoruz

Asbeste maruz kalan gemi söküm işçileri anlattı: Öleceğimizi bilerek çalışıyoruz
Yayınlanma:
Güncelleme: 21 Temmuz 2022 20:54
A+ A-
‘Kanserden öleceğimi biliyorum. Bununla yaşamak fena bir durum. Biz aslında sıramızı bekliyoruz. Kurban Bayramı’nda kurbanlıkları seçmeye gidersiniz ya işte o kurbanlıklar biziz.’

Seda TAŞKIN 


+GERÇEK- Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın, Brezilya donanmasına ait NaeSãoPaulo adlı savaş gemisinin Aliağa'da sökümüne izin vermesi, kamuoyunda büyük tepki uyandırdı. Uzmanlar asbestin özellikle işçiler için büyük risk barındırdığını söyleyerek, söküm işleminin başta işçilerin sağlığı olmak üzere İzmir ve çevresindeönemli tahribatlar yaratacağını ifade ediyorlar.

+Gerçek olarak İzmir’in Aliağa ilçesine giderek, yaşananları gemi söküm işçileri ile görüştük. 

Aliağa’da tam 22 firmada toplam binbeş yüz insan çalışıyor. Ahmet Güngör o çalışanlardan sadece biri. Sabah 08.00 ile 16.00 arasında çalışan ve günlük 2 saat mesaiye kaldığını söyleyen Güngör, gemi sökme işlemleri esnasında gemiden atılan kısımları parçalıyor. Uzun yıllardır gemi söküm işinde çalışan Güngör’ün babası da gemi söküm işçiliği yapıyor, ancak yıllar sonra akciğer kanserinden hayatını kaybediyor. Gemi söküm işçileri, çalışanların kaçınılmaz sonunun akciğer kanseri olduğunu, hatta akciğer kanserinin bir meslek hastalığı olarak nitelendirilmesi gerektiğinin söylüyor. 

Gemi söküm işi saha ekibi, kara ekibi ve kereste ekibi olarak gruplar içeriyor. Gemi saha ekibi gemi üzerinde çalışıp parçaları, kara ekibine atıyor. Kara ekibi balyoz gibi çeşitli yöntemlerle parçaları daha da küçültüyor. Kereste ekibi ise asıl asbestli geminin duvar ve zemininde demire ulaşıncaya kadar söküm işlemi yapıyor. Daha sonra kesim ekibi, demire ulaşıldıktan sonra devreye giriyor. 

‘YIRTIK KIYAFETLE ÇALIŞIYORUZ’ 

Güngör, parçalama işlemlerinde her ekibin asbeste maruz kaldığını ve söküm esnasında asbestin toz bulutu şeklinde üstelerine yağdığını söylüyor. Güngör, telefonundan, çektiği yırtık iş kıyafetlerini göstererek, “Normalde bizim yanmaz kıyafetler giyip daha korunaklı olmamız lazım. Ama trilyonluk işi yapmamıza rağmen işçinin hakkı bu, bize bunu layık görüyorlar. İşçilerin hepsi eskiciden aldığı kıyafetlerle çalışıyor, bunu bile biz kendimiz alıyoruz" diyor. 

‘KORUYUCU EKİPMAN DENETİMDEN DENETİME’  

Firmaların günlük bir tane maske verdiğini ve gün sonuna kadar aynı maskeyi taktıklarını söyleyen Güngör, “Biz dokuz saat aynı maskeyle çalışıyoruz. Patronlar, filtreli maskelerin kaba olduğunu söyleyip ‘size daha güzel maske alacağım’ diyerek korunaksız maskeleri bize verdiler. Biz filtreli maskeleri sadece denetim zamanlarında fotoğraf vermek için kullanıyoruz. Denetim bittiğinde bizden geri alıyorlar" diyor.  Güngör şöyle devam ediyor: 

“Burada her işçinin bir çöp torbası var ve torbanın içinde, denetim olduğunda kullandığı eşyaları var. Bunun içinde yüksek korumalı, yanmaz kıyafetler ve maskeler gibi ekipmanlar bulunuyor. Biz bu eşyaları sadece 6 ayda bir, denetimden denetime görüyoruz. Bu kadar tehlikeli atık içinde çalışırken bize sadece gözlük, siperlik, deri eldiven ve tozluk veriyorlar. Sağlık ve tedbir sözlerine burada yer yok."

‘BİR ARKADAŞIMIZ YANARAK ÖLDÜ, ERTESİ GÜN İŞ DEVAM ETTİ’ 

Bazı işçilerin asgari ücrete çalıştığını, asgari ücretin üstünde maaş alanların da primlerinin asgari ücretten gösterildiğini söyleyen Güngör, “Burada kendine baktın baktın, bakmadın, her an bir ölüm yaşanabiliyor. Çay içemiyoruz, bir dakika durmadan sürekli çalışıyoruz. Bir anlık dalgınlık hayatımıza neden olabilir. İnsan hayatı o kadar ucuz ki, bir arkadaşımız yanarak gözlerimizin önünde öldü. Bir gün sonra bir şey olmamış gibi aynı işe devam edildi. Bir arkadaşımız, yanmaz kıyafeti olmadığı için üzerindeki kıyafetler üzerine yapışarak öldü. Burada bacağı kesilenleri, ciddi yaralananları, ölenleri gördük. Bunca şey yaşanmasına rağmen, tek bir şeyin değiştiğine şahit olmadık. Bunun suçlusu da biz işçileriz, çünkü onca şey yaşanıyor ama ortak bir talepte bulunamıyoruz. Bir kesim ses çıkarıyor, bir kesim susuyor. Sonra konuşanlar muhalif ilan edilip kapı dışına konuluyor" diyor. 

‘HAYAT PAHALILIĞINDAN SAĞLIĞIMIZI DÜŞÜNEMİYORUZ’

Asbest taşıyan geminin Türkiye’ye gelmesine ilişkin kaygı duyup duymadığını sorduğumuz Güngör, “Valla ben dahil hiçbirimiz sağlığımızı düşünmüyoruz. Sadece ona zam gelmiş, buna zam gelmiş, bu ay bunu alırsak önümüzdeki ay ne yaparız diye düşünüyoruz. Yani hayat zorluğuna kilitlendik. Ekonomik kaygılar her şeyin önüne geçti" yanıtını veriyor. 

‘AKCİĞER HASTALIĞI, MESLEK HASTALIĞI SAYILSIN’ 

Güngör iki ay içinde gemi söküm işinde çalışan 2 kişinin akciğer kanserinden öldüğünü söyleyerek, “Daha dün beraber gülüyorduk, geriye 3 çocuk bırakarak gitti. Hepimizin sonu bu olacak. Biz artık kendimizi düşünmüyoruz, bari ailelerimiz bizden sonra zorlanmasın. Akciğer kanserinin meslek hastalığı olarak görülmesini istiyoruz. Bir şeyleri değiştirmek istiyoruz ama kendi arkadaşlarımız ekonomik nedenlerden kaynaklı, ikna olmuyor. Burada kimse bize haklarımızı vermez, biz işçiler alırız. Tuzlada işçilerin direnişi yankı getirmişti. Bir şeyler değişirse biz işçiler sayesinde değişir" diyor. 

‘BABAM AKCİĞER KANSERİNDEN ÖLDÜ’

20 yılı aşkın bir süredir gemi söküm işinde çalışan Nejdet Demir ise asbest söküm bölümünde de çalışmış. Ahmet gibi Nejdet’in babası da gemi söküm işinde çalışırken, akciğer kanserine yakalanarak hayatını kaybetmiş. Demir, geminin asbestli kısmını söktükten sonra geri kalanı çıraklara devrettiğini anlatıyor:

“Biz bu kadar riskli bir bölümde çalışmamıza rağmen koruyucu ekipman verilmiyordu. Sadece fotoğraf çekmek için o kıyafetleri kullanıyorlar. Denetimciler ‘siz nasıl söküm yaptınız?’ sorusuna bu fotoğraflar ile cevap veriyorlar. Çıraklar bizden sonra yerlere dökülen asbestli parçaları topluyordu. Geri kalan kısmı da rüzgarla havaya gidiyor, bir kısmı ise denizlere dökülüyor. Gemi yakıldıktan sonra geri kalan parçalar da denize atılıyor. Asbest ateşle yakılıp yok olmuyor ama bu kimsenin umurunda değil. Hatta gelen gemilerin içinde bulunan bozuk gıdalar bile denize dökülüyor."

‘500 LİRA İNSAN SAĞLIĞINA DEĞMEZ Mİ?’

Geçtiğimiz günlerde Aliağa’ya asbest uzmanlarının geldiğini ve uzmanlardan, günlük koruyucu malzemelerin 500 lira civarında olduğunu öğrendiğini söyleyen Demir, “Bu insan sağlığına değmez mi?" diye soruyor. “Biz sadece yükümlülüklerin yerine getirilmesini istiyoruz" diyen Demir, sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“İşveren, sigorta primlerini bile çalıyor. Aynı zamanda sadece bizden değil, devletten de çalıyorlar ama görmezden geliniyor. Mesela buraya bir gemi gelmişti ve içindeki eşyaları görmek için Emniyet Müdürü, Kaymakam gibi üst düzey kişilere hediyeler verildi. Geminin içinde ne beğendilerse hediye edildi. Biz buzdolabımız bozuk desek vermezler. Çünkü olası bir iş cinayetinde kolluk kuvvetleri, hakimler bu işe dahil olup, taraf oluyorlar."

‘TEK SORUN ASBEST DEĞİL, KURŞUNLU BOYA DA BÜYÜK RİSK’

Riskin sadece kendilerine yönelik olmadığını söyleyen Demir, iş kıyafetleriyle bindikleri toplu taşımada bulunan insanlara, evine gittiğinde ailesine de asbest taşındığını anlatıyor. Demir, “Tüm İzmir, birinci derecede tehlike altında bulunuyor" diyor. 

Asbestin dışında kurşunlu boyanın da çalışanları etkilediğini söyleyen Demir, “Boyayı soluduğumuzda kanımızda kurşun oranı yüksek çıkıyor. Belli bir oranın üzerine ulaştığında da bizi ücretsiz izne çıkartıyorlar. Sonra ya işi bırakıyorsun ya da belli bir süre sonra geri dönüyorsun. Kuzenim bu durumu yaşadı ve belli bir süre sonra yeniden işe döndü. Çünkü bizim başka alternatifimiz yok."

Nae SãoPaulo adlı savaş gemisi henüz Türkiye’ye gelmeden ücretlerinin konuşulur olduğunu söyleyen Demir, “Şimdiden herkes sağlığını tehlikeye atarak çalışmak istiyor. Çünkü ekonomik kaygılar insanları buna itiyor. Patron ‘ne kadar tehlike o kadar para ’diyor, işçiler de kabul etmek zorunda kalıyor. Mesela ben 20 yıl boyunca asbest yutmuşum bundan sonra yutsam ne olur diyorum. Bu saatten sonra benim için bir şey değişmez. Ben zaten akciğer kanserinden öleceğim. Buradaki herkes ölecek. En azından para kazanalım gözüyle bakıyoruz" diyor.

“Biz zaten öleceğimizi bilerek çalışıyoruz" diyen Demir, şöyle konuşuyor:

“Kanserden öleceğimi biliyorum. Bununla yaşamak fena bir durum. Kanserden ne zaman öleceğimi bilmeden bekliyorum. Bu ölen arkadaşımız 45 yaşındaydı, ben de yaklaşık 40 yaşındayım. Yani 5 yıl sonra ölebilirim. Nasıl hissettiriyor diye sorarsanız; aslında kötü hissettiriyor, ben babamı da kanserden kaybettim. Geleceğe dair bir plan yapamıyorum. Ama yaşamak da zorundayım o ana kadar. Ufak da olsa bir umudum var. Biz aslında sıramızı bekliyoruz. Kurban Bayramı’nda kurbanlıkları seçmeye gidersiniz ya işte o kurbanlıklar biziz. Öleceğiz kesin ama ne zaman bir sonraki Kurban Bayramı’nda mı bilmiyoruz? 

‘İŞYERİ KAPATILMASIN, ÖNLEM ALINSIN’ 

Asbest konusunun yeni olmadığını ancak gelecek gemideki oran nedeniyle insanların dikkatini çektiğini söyleyen Demir, güvenlik uzmanlarının da bağımsız olmadığını söylüyor. “Patrondan para alan birine ne kadar bağımsız diyebilirsiniz?" diye soran Demir, burada tüm işlerin kâğıt üzerinde yapıldığının altını çiziyor. Demir, “Biz iş yerlerimizin kapatılmasını değil, yeterli önlemlerin alınmasını istiyoruz. Burada hepimize görev düşüyor. Şimdiye kadar kimse bizim çığlıklarımızı duymadı, umarım bundan sonra duyarlar. Biz bu koşullarda Avrupa’da çalışsak inanın heykelimizi dikerlerdi. Ama burada insan sağlığı diye bir şey yok" diyor.