Josef H. KILÇIKSIZ


ARTI GERÇEK- Bu yazı, yelpazesi geniş, hibrit bir yazı olacak belki, ama ülkemizdeki ve dünyadaki gelişmeler zamanın ruhunun da hibrit bir karakter taşıdığını gösteriyor.

AFGANİSTAN'IN SEBEP OLDUĞU HAYAL KIRIKLIKLARI

Afganistan örneğinin de gösterdiği gibi, Batı'nın devlet kurma misyonları iyi niyetli olmakla birlikte, düzenli olarak başarısız oluyor.
Batı’nın Afganistan'daki başarısızlığı, sadece askeri bir başarısızlık değildir. Bu başarısızlık aynı zamanda ekonomiktir. Sivil toplumun inşasına yatırılan muazzam kaynaklar da Taliban’ın yönetimi ele geçirmesiyle birlikte boşa gitmiş oldu.

Batı, Afganistan’da, çıtayı ahlaki olarak yüksek tutmak yüzünden başarısız olmadı. Aksine siyasi ahlak açısından çıta orada yerlerde olacak kadar alçaltılmıştı. Afganistan yirmi yıl boyunca kukla hükümetler tarafından yönetildi. Dış yardım bağımlısı bir rejim, boğazına kadar yolsuzlukların içine batmıştı. Hatta öyle ki askerlerin 60-70 dolar arasında değişen maaşları bile ancak gecikmeli olarak zar zor ödenebiliyordu.

Fakat diğer yandan, baştaki yöneticiler “malı götürüyorlardı”. Savaş ağalarının eroin ticaretine, savaşı finanse etmeye yaradığı ölçüde, göz yumuldu. Ekonomik ve kültürel olarak enkaz yığınına dönüşmüş olan devlet, halka bir gelecek perspektifi sunamadı. Özellikle taşra, şeriatın Afganistan’ın toplumsal dokusuna daha uygun olduğunu düşünüyor. 

İngilizler ve Almanlar, Amerikan başkanının Avrupalıların çıkarlarına bakmaksızın birliklerini Afganistan'dan çekmesini, “ihanet” sözcüğüyle tasvir edecek kadar hayal kırıklığına uğramış görünüyorlar.

Demokrat ya da Cumhuriyetçi olduklarına bakmaksızın sloganları her zaman "Önce Amerika" olan başkanlar, askerleri çekmekle Avrupalı ​​müttefiklerine ihanet etmiş olmuyorlar. 

Avrupalıların, Biden’ın seçilmesine dair sevinci bu açıdan kısa sürmüş görünüyor. Oysa Başkan Biden seçilir seçilmez AB hükümet başkanlarına “Amerika geri döndü” güvencesini vermişti. Afganistan’dan çekilme, Amerika’nın uluslararası sahneye değil de evine geri döndüğünü gösteriyor.

İKİ SINIFLI TOPLUM

Restoranlara, spor salonlarına ve sinemalara girişte Covid sertifikası zorunluluğunun getirilmesiyle birlikte nerdeyse "iki sınıflı bir toplum" oluşuyor. Herkes için kapanma mecburiyetindense, "iki sınıflı bir toplum" seçeneğinin daha iyi olduğunu düşünenler giderek artıyor. Kamuoyu yoklamaları, birçok ülkede halkın sertifika zorunluluğunun daha da genişletilmesinden yana olduğunu gösterdi.

YÖNETİCİLERİN BEDENİ

Beden, kime ait olursa olsun, faniliğin (sonluluk) bir imgesi olarak görülebilir. Diktatörlerin “siyasi faniliği”, bedenlerinin sağlıklı olup olmamasıyla çok yakından ilişkili bir şeydir.

Bana sorarsanız, yöneticilerin bedenleri sadece et ve kandan ibaret değildir; çünkü onlar gücün alegorileri olarak işlev görürler. Kısa veya uzun, şişman veya zayıf olsun bir lider ya da yöneticinin bedeni her durumda farklı sinyaller gönderir. Bizi neyin beklediğini bilmek için yöneticilerin bedenlerinin gönderdikleri sinyallere daha yakından bakılması gerektiğini düşünüyorum.

Pragmatist ve mahir bir siyasetçi olan Erdoğan, vücut dilinde gizli mesajlar saklıyor. Zaman zaman söylemindeki yıkıcı tonlarla, zaman zaman da daha yumuşak dokunuşlarla sergilenen bu siyaset oyununun, bazı toplum kesimlerinin yaşam hakkını ne kadar tehdit ettiği, yirmi yıl aradan sonra ancak bugün ortaya çıkıyor. 

BAŞKANLIK SEÇİMLERİ VE OLASI ADAYLAR

Son zamanlarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağlığı hakkında değişik haberler çıkıyor. Hem sağlık açısından hem de anayasanın üçüncü bir hakka olanak tanımadığından hareketle Erdoğan’ın önümüzdeki seçimlerde adaylığını koyamayacağını düşünenler bulunuyor. Bu sebeple daha şimdiden Abdullah Gül’ün adaylık olasılığı yeniden konuşulmaya başlandı. Ancak Gül’ün ismi, bu sefer Cumhur ittifakı adaylığı için geçiyor.
Gül’ün ismi, geçen seçimlerde telaffuz edildiğinde, nasıl ki muhalefetin kimyasını alt üst ettiyse, şimdi de Cumhur İttifakı’nın iç dengelerini alt üst edecek bir isim olarak ön plana çıkıyor ya da bilinçli olarak çıkartılıyor.

Abdullah Gül siyasi bir kişilik. Ancak onu tanıyanlar, risk ve inisiyatif almaktan hoşlanmayan “sağlamcı” bir karaktere sahip olduğunu söylüyorlar. Anlayacağınız, Gül, “armut piş ağzıma düş” türünden bir şahsiyettir. 

Gül, ‘siyasal İslam’ın Rönesansı’nın en parlak dönemine önemli katkılarda bulunan bir siyasetçiydi. Baskın kişiliğiyle hep arka planda duran sayın Hayrünissa Gül’ün, Erdoğan hükümetlerine daha muhalif olduğu dile getiriliyordu.

Millet İttifakı’nın çatı adayı fikrine şahsen ben sıcak bakmıyorum. Çünkü, Millet İttifakı siyaseten heterojen bir oluşumdur. Millet İttifakı, bildiğimiz CHP’den, MHP’ye göre ülkücülerin bir tık daha ılımlı‘’ versiyonundan oluşan İyi Parti’den üstüne de ‘dinozor’ Millî Görüşçülerin baskın olduğu Saadet Partisi’nden ve en son Demirelcilerin devamı niteliğindeki Demokrat Parti’den oluşuyor. Bu partilere oy veren seçmenlerin siyasi tercihlerini benliğinde birleştiren bir çatı adayı bulmak mümkün müdür? Ne K. Kılıçdaroğlu, ne M. Akşener, ne T. Karamollaoğlu, ne E. İmamoğlu, ne de M. Yavaş bu heterojen kitlenin tüm siyasi temayüllerini temsil edecek bir profil çizmiyorlar.

İlk turda herkes kendi adayıyla katılırsa bir oy kaybı yaşanmayacaktır. Bu heterojen seçmen kitlesi, Erdoğan’a kaybettirmek için kerhen de olsa ikinci tura kalan adaya oy verecektir.

Millet İttifakı’nın ikinci tura kalan adayı ancak İmamoğlu ya da Yavaş olursa kazanma şansı çok yüksek olur.

Sadece adaylar üzerinden bir tartışma yürütmenin siyaseten kısır bir döngüye yol açtığı muhakkak. Ülkenin, ekonomi, salgın, yangınlar, sel, KHK’lılar, göçmenler, Suriye, Libya, Kıbrıs, Afganistan vb. gibi iç ve dış devasa sorunları bulunuyor. Bu sorunlara çare bulacak bir ekibin takdim edilmesi, kararsız seçmende daha fazla karşılık bulacaktır. 

Üstelik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sadece bir aday olarak görmemek gerekiyor. Türk usulü Başkanlık sistemiyle, Kürt realitesine güvenlikçi yaklaşımıyla, KHK’larıyla, faizlere karşı tutumuyla, laik cumhuriyetle ilgili tavrıyla, 15 Temmuz askeri kalkışmasından sonra TSK’daki tasfiyelerle tahkim edilmiş bir ‘Erdoğan Rejimi’nden söz etmek artık mümkündür. 

Gerçi, derin Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidar labirentleri, her siyasi renkten şahsiyeti ‘ehlileştirip’ kendi kurucu mitleriyle uyumlu hale getiriyor. Bu tespit, Erdoğan’ın vesayetin gücünü kırdığı savını boşa çıkarıp, bu tezi ters yüz ediyor. Yani, aslında Vesayet, baştaki ‘liberal’ Erdoğan’ı kendine benzetmeyi başarmıştır. Diğer yandan, Erdoğan, yirmi senedir ‘düşe kalka’ kurduğu çıkar ve iktidar ağı sayesinde, genel olarak varsayıldığından daha fazlası bir siyasi güce sahiptir.

Hayal kırıklıkları umut kırıklıklarına dönüşmeden, muhalefetin, Türkiye’nin karmaşık realitesine karşılık gelen, daha somut ve akılcı bir strateji hazırlaması gerekiyor. Çünkü, bu rejimin altında geçen her gün, bir “hürriyet kaybı” olarak tarihe geçiyor ve içinde, halkın aleyhine bir ruh barındırıyor.