Mehmet Serhat POLATSOY


Despotizm öz tanımı ile ister bir grubun, isterse bir bireyin mutlak bir siyasi güç ile hükümeti yönetmesi, oluyor.

Hegel despotizm üzerine, "Doğu despotluklarında, bir tek insan özgürdür, o da hükümdardır, diyor. Günümüz Kapitalist modernite koşullarında Batı'nın, sistemsel ve yumuşak dokunuşlar ile, tereyağından kıl çeker gibi despotizmde, Doğu'ya önemli derecede fark atmış olduğunu belirtmek gerekiyor: Bunu tek askeri gücünü dahi kullanmadan, devletlere vekalet vererek yapıyor. Karşılığında para ya da para kaynakları sunuyor, yani teslim alıyor. Bu kaynakları ise vekalet verdiği devletleri dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip ülke ve coğrafyalara saldırtarak, oraların ekonomik değerlerini sömürmelerine izin vererek yapıyor. Batı'nın güdümündeki bu devletler bünyelerine aldıkları çeteler, terör odakları, mafya benzeri oluşumlar eliyle zaman zaman savaş suçları işliyor ama bunu da bünyesindeki AİHM, AP, AB ve BM gibi kuruluşlar üzerinden konjonktürel kimi göz boyama müdahaleleri ile savuşturarak, sırf o devletleri koruma amacı ile yapıyor. Öyle ya Ulus-devletler kapitalizmin, gece bekçileri ve korunmalıydılar. Hegel bugünleri görseydi sanırım o sözü kullanmaz ya da hakikati yazardı!

Konuya büyük pencereden bakan Montesquieu ise despotizmin kavramsal karşılığına önemli katkılar sunarak, açtıkça açıyor: Despotik, Monarşi ve Cumhuriyetçi devletlerin kendilerince karakterlerini ortaya seriyor. Montesquieu Cumhuriyetçi hükümet için, "bütün olarak halkın veya onun sadece bir kısmının egemen güce sahip olduğu" tahlilini yaparken monarşik hükümeti de "yalnız bir kişinin, ancak yerleşik ve sabit kanunlarla idare ettiği bir sistem olarak ele alıyor. Despotik hükümetin monarşik hükümet modelinden farkını ise şu sözlerle açıklıyor: Bir kişinin, fakat kanunsuz, kaidesiz ve sadece iradesi ve kaprisine tabi olarak yönettiği bir hükümet şeklidir" diyor.

Montesquieu, konuyu neredeyse atomlarına ayırıyor; cumhuriyet, erdem ilkesine, monarşiler şeref ilkesine, despotik devletler ise sadece korkuya dayanır. Despotun keyfini frenleyecek tek olgu dindir. Ne var ki bu hükümetlerde bizzat din de “korkuya ilave edilmiş bir korkudur” diyor.

Montesquieu iktidarı devralan vezirin despot haline geldiğini, buna karşılık onun da iktidarı kısmen devrettiği her ikincil yöneticinin “vezir” olduğunu söyler. Ancak bütün bunlar büyük despotun keyfine tabidir: Halk kanunlara göre yargılanır; büyükler ise sultanın keyfine göre. Bu canavar hükümetlerden titremeden söz etmek imkânsızdır.

Bir can alıcı noktada şu ki, cumhuriyette olduğu gibi, despotik devlette de herkes eşittir. Ne var ki cumhuriyette insanlar “her şey oldukları için” eşittirler; despotik hükümette ise “hiçbir şey olmadıkları” için eşittirler. Burada isim önemli değil, adı Cumhuriyet ama pratiği Despotik birçok devletin olduğunu biliyoruz.

Peki, Türkiye nasıl bir ülke?

Adı cumhuriyet ama pratiği, her şey! En basitinden geçtiğimiz yıllarda, önceki yılları için ceberrut olarak kabul ediliyor, TV'lerde ceberrut devlet ve icracılarının yargılanması üzerine programlar düzenleniyordu.

Bu ülkenin içinde her şey var ama her şey yok. Türk var ama Türk yok. Kürt var ama Kürt yok. Alevi var ama Alevi yok. Müslüman var ama Müslüman yok. Burada eğer iktidarın ve/veya Devletin Türk'ü, Kürdü, Alevi ve Müslüman'ı isen var, değilsen yoksun. Kendine göre bir sistem. Amaçta ilke, devletin devamlılığı esası! Devletin dil, üslup, tarz, çizgi ve ölçüsü ile yol\yöntem tarzı da bu esas üzerine oluyor.

AKP'yi görüyoruz. Tek partili cumhurbaşkanı dönemini yaşıyoruz. Adeta tüm zorba yönetim şekillerinin sentezi gibi. Sadece özelde bana ve aileme yaşattırılanlar üzerinden gidecek olsam bile onun komplocu karakterini anlayabiliriz.

AKP, Türkiye'nin yüzyılı için ortaya çıkan bir parti. Bir yüzyıl sonrası için değil, bu yüzyılı tamamlamak, mümkünse geçmek için. Her devlet, gelen iktidarı kendini taşımak için kullanır. Her iktidar, seçtiği vekilleri, bakanları, kendini daha fazla iktidarda tutmak için kullanır. Bu kullanma, böyle aşağılara doğru kademe kademe iner. Herkes, devlete hizmet eder. Her dönem kötülük eken devlet, iktidar her an iyilik biçmek ister. İyilikten kastları ise, kulluk.

AKP, milli görüş gömleğini çıkardık, dedikten sonra iktidarda kalabilmek için üzerine uyan uymayan tüm gömlekleri giymeye başladı. Her devlet, dünyanın her yeni çağına girişte bağırsaklarını temizlemek için lejyonerler, günümüz tabiri ile paralı askerler kullanır. Bu paralı askerler direkt devlete değil, iktidarları eliyle kullanılan araçlar konumunda olurlar; geçiş sürelerinde bunlar olmazsa, olmazdır: Kurulan dernekler eli ile toplanan paralı askerler, başka ülkelerde kullanılmak üzere ısmarlama çeteler, terör örgütü olan gruplar gibi birçok oluşum koltuğun mutlak devamlılığı için kullanılır. Bunlar aynı zamanda hep kutsal devletin devamlılığı esas alınarak yapılan görüntüde, pratikler oluyor...

Türk toplumu, "bir devletimiz var, düşmanlarımız her yanda pusuya yatmış bekliyor", diyerek iktidarların en olmazına bile -devletlerine zarar gelmemesi için- sessiz kalıyor.

...Hesabının verilemeyeceği kimi pis işler, para ile alınanlar eliyle yapılıyor. Nasıl bu fabrika üretimi oluşumlar bir gün oldukları yerlerden sökülüp atılacaksa, bunları kontrol edenler de sistemleri tümden dahil olmak üzere bir gün atılacağı günü bekliyorlar. Tabi iktidar da boş durmaz; bu süre zarfında 'acaba iktidarda kalır mıyız, acaba ömrümüz, ne kadar sürer' diye düşünmeden, öte taraftan devleti ele geçirmeye, yani devletleşmeye çalışırlar. Silsilenin en altındakiler, fırsatını bulduğunda her zaman bir üste, mümkünse en tepeye tırmanmak ister ve bunun için de her şeyi yaparlar. Şahsiyetler şirket, şirketler hükümet, hükümetler ise devletleri devirebilirler!

AKP'nin ideolojisi ve getiriliş amacı!

AKP hükümetinin ideolojisinde bir netlik yok çünkü geliş amaçları 'törpü' görevi görmektir. AKP'nin getiriliş amacının kısmen temsil ettiği siyasal İslam dahil tüm parti, inanç sistemleri, cemaat ve tarikatlar ile ideolojileri -kullanabildiklerini kullandıktan sonra- törpülemek olduğunu biliyoruz. Tıpkı yasak olmayan bir yürüyüşte ya da siyasi iklimin esnek görüntü sunarak demokrasicilik oyunu oynadığı bir etkinlikte alanda bulunan polis kamerasının herkesi fişleyip, yıllar sonra suç devşirildiği gibi. Siz, "aman duman, o zamanın siyasi iklimine göre yürüdük, konuştuk, yazdık" deseniz de, ne çare! Aslında burada o dönem AKP'nin değirmenine su taşındığı, tamamen saf ve temiz duygularla iktidarı eleştirdiğinizi sanarak yaptığınız fiillerin bile ona yaradığından bihabersiniz.

Atom altı dünyada bir parçacık bu günündeki bir hareket, konumlanış, yani gelecekteki eylem sonucu ile geçmişi etkileyebiliyor. O gün ne yaptık, aslında neydi! Kuantum silgisi deneyine göz atabilirsiniz. Aslında AKP'nin arkasındaki asıl gücün toplumun ezici çoğunluğu ile muhalefet ve kısmen kendine devrimci demokrat diyenler olduğunu anlamak pek de zor olmasa gerek. Geçmişteki süreci okuyamamak, ne yapıyor, elbette geleceği etkiliyor. Peki gelecekte yaşananlar ile ne olmuş oluyor, geçmişi değiştirmiş oluyorsun çünkü sen eğer 'sensörlere' (devletin savcılarına) dikkat etseydin bugün geçmişte, iktidarın değirmenine su taşımaz, ülke ve dünya nezdinde onun geçmişteki "demokrasicilik algısına" hizmet etmezdin.

Devam edecek olursak bir parti ya da şahsiyet, iktidarda kalabilmek için her şeyini feda eder mi? Kaybı ne kazancı ne olur? Her şeyini kaybeden, ne kazanır?

İşte AKP ideolojisinin net olmamasının bir nedeni de bu gri tarafın açıklığa kavuşmamış olmasıdır. AKP, karma bir ideolojiye sahip olmakla birlikte, tüm ideolojilerin kötü yanlarını da sentezleyerek yürüyen bir parti konumundadır. Din boyutu, AKP'nin elinde adeta bir araç konumundadır. Bu nedenle de iktidarlarını sorunsuz bir şekilde yürütebilmekte ve zaman zaman da devletin tamamına oynayabilmektedirler. Milliyetçilik ve Din olgularını ustalıkla kullanabildiklerinden İslam dini ve Türklüğe hizmet ettiklerini ülke nüfusunun, Din ve Milliyetçi odaklı çoğunluğuna kabul ettirebilmektedirler. AKP hem kendisine inanan hem milliyetçi çevreyi, devlete biat etmiş kullar olarak görüyor. Burada sesleri her daim -bilinçli olarak- cılız çıkan (amaçları devlete muhalif olana muhalefet etmek olan) muhalefet partileri denilen partilerin de, devlet için AKP'ye iktidarı sürdürmeleri için kaldıraç rolü oynadıklarını görmezden gelmemek gerekiyor. Tam da burada Machiavelli'ye kulak kabartmak gerekiyor.

Machiavelli'yi biliriz: Toplum için nasıl iyi olurdan çok, hükümdarlar nasıl hayatta ve iktidarda kalır üzerine önerilerde bulunan, aslında çözümlenebilip anlamlandırılabildiğinde görüşleri, -önerileri bugün tüm Ulus-devletlerce uygulandığından ki bu, açıkları yakalanarak- toplum lehine kullanılabilecek bir düşünür ya da askeri stratejist olarak görmek gerekiyor. Machiavelli'nin Hükümdar adlı kitabında önemli bir tespiti vardır. Hani İskender'in Dara\Darius ülkesini işgal ettikten ve sadece birkaç yıl yaşadıktan sonraki ülke yönetiminin yaşadıklarını anlattığı bölüm. Machiavelli orada, "Türkler, siyasi bakımdan kuldurlar; hükümdarın iktidarında hiçbir payları yoktur. Sadece katlanırlar" diyor. Yüzyıllık Türk toplumu ve muhalefet partilerine uyuyor olabilir mi!

İlgili bölümde, "Bir hükümdar ve kulları tarafından yönetilen hükümdarlıklarda, hükümdar çok daha büyük otoriteye sahiptir, çünkü ülkesinin bütün toprakları üzerinde en yüce kişi olarak yalnız o bilinir ve tebaa başka birine itaat etse bile, bunu, onun bir vekili, ya da memuru olarak görür, buna karşı hiçbir şahsi bağlılık duymaz. Türk padişahının bütün ülkesi, yalnızca onun tarafından yönetilir, geri kalan herkes kuldur ve o, imparatorluğunu sancaklara (askeri bölgeler) bölmüş ve bunların başına valiler getirmiştir; bunları dilediği gibi azleder ve değiştirir" diyor. Bugün Türkiye'nin Suriye, Libya, Irak, Doğu Akdeniz gibi birden çok açtığı cepheleri, diplomatik ve askeri savaş sahalarını, iktidarda kalmak için "2071'e hazır mısınız" benzerinden vaatlerle de din odaklı ve milliyetçi cepheyi afyonladığından biliyoruz. Peki muhalefet ne yapıyor? Onca maddi ve manevi kaynağın heba olmasına sırf, 'mesele devletse gerisi teferruattır' anlayışı ile yaklaştığından, göz yumuyor.

Hal böyleyken devrimcilerin, devletin yanlışlarını görmeyen, iktidarın devleti kullanmasına sırf, "vatan, devlet, bayrak ve din" penceresinden bakan Türk toplumu ve muhalefetten ya da yönetimin içinde çelişki yaratıp, gedik açarak ilerlemeleri çok zordur çünkü Machiavelli'nin şu tespiti geçerliliğini koruyor: Hükümdarın dışında yönetim kademesinde olanların hepsi eşit biçimde hükümdarın kulu durumunda olduklarından ve hepsi servetlerini eşit biçimde ona borçlu bulunduklarından, onları satın almak çok zordur; hatta bu başarılsa bile bundan pek az avantaj beklenebilir, çünkü ayaklanacak olurlarsa, halkı peşlerinden sürükleyemezler".

Machiavelli, yüzlerce yıl önce yaptığı tespitlerde "kulluk" nedeniyle bir gerçeği şu cümle ile ifade etmiştir: Türklere (iktidara) saldırmak isteyen kimse onları karşısında yekvücut olarak bulacağını bilmeli, iç karışıklıklardan pek medet ummamalı ve kendi gücünden başkasına güvenmemelidir, diyor.

Kulluk, devlet ve İslam'a inanan Türklerin ya da Türkleşmiş olanlar ile Türklüğü kullananların talihi, yazgısı değildir elbet. Her "halkın hafızası, özgürlüğü hiçbir zaman unutmaz" ama üzerlerinde ölü toprağı olduğu da nettir.

İslam ya da Türklük değil çünkü bu, sosyo-psikolojik etmenler ışığında bir çözümlemeye muhtaç olmakla birlikte günümüz AKP iktidarı üzerine söylemek gerekirse tarih, Montesquieu ile Machiavelli'nin yaşadığı tarih de değildir. Hem halk hem muhalefet ya da devrimci dinamik güçler eğer gerçekten bir şeylerin değişmesini istiyorlarsa, öyle gerçekten ülke ve devletlerini koruma güdüsü içerisinde iseler, sadece ve sadece uyanmalı ve kendi öz güçlerine inanmalılar. Bunun dışında atılacak tüm adımlar halihazırdaki iktidara, yönetime yaramaktan, onu kalıcı hale getirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Türkler ve Kürtlerin, Aleviler ve Müslümanların, bilcümle halklar ve inançların aynı coğrafyada adalet, eşitlik ve özgürlük temelinde birlikte yaşayabilmelerinin yolu muhalif ve devrimci dinamiklerin kendilerine güvenmelerinden geçiyor. Yani öyle dıştan bir müdahale beklemeden, öz güçlerini açığa çıkarmaları gerekiyor. Koltuğum gider, maaşım kesilir, cezaevine girerim, aman ölür, öldürülürüm demeden, yeter ki ülkesini ve coğrafyası ile halklar ve doğasını seven, muhalefeti ya da devrimcisi herkes yapması gerekeni yapabilecek cesareti gösterebilsin!

Son tahlilde, Türkiye ne tam despotik ne tam monarşik bir yönetime sahip olmadığı gibi -ideolojik yapısal konumlanışı nedeniyle- hem despotik ve hem de ciddi anlamda monarşik özellikler taşımaktadır, diyebiliriz. Bu durumun aynı zamanda hem tam teslimiyetçilik tehlikesini hem de özgürlüğü getirebilecek fırsatlar sunabileceğini görmek gerekiyor.