Yazarımız Alp Altınörs, bir yıldan fazladır tutuklu bulunduğu Sincan F Tipi Cezaevi'nden kaleme aldığı kamuoyuna açık bir mektupla "yargılanma" sürecinde yaşananları anlattı. Altınörs'ün mektubunu aynen yayınlıyoruz:  

Değerli dostlar,

Bildiğiniz gibi, uzunca bir süredir aranızda değilim. Bu süreç içinde yaşadıklarımı(zı) kısaca da olsa özetlemek amacıyla bu mektubu kaleme alıyorum.

25 Eylül 2020’de, bir medya linci eşliğinde gözaltına alındık ve 2 Ekim’de tutuklandık. O tarihten bu yana da 1 yıl iki aydır tutukluyum. Hakkımdaki iddia, 6 Ekim 2014 tarihinde (7 yıl önce!) Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu’nun Twitter’dan yaptığı, IŞİD terörüne ve soykırımcılığına karşı Kobanî halkıyla dayanışma çağrısının paydaşı olmamdan ibarettire. Bu demokratik çağrı krminalize edilerek 7/8/9 Ekim’de yaşanan her türlü şiddet eyleminin sebebi sayılıyor. Böylece, o tarihte HDP MYK üyesi olan herkesin TCK’daki en ağır cezalara çarptırılması isteniyor. Aradaki bağlantı ise hiçbir somut delille kurulamıyor.

Bizler tutuklandıktan sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi’nin “Selahattin Demirtaş (no 2)” kararı açıklandı. AİHM bu kararda HDP/MYK’nın 6 Ekim tweetlerinin;

  1. “O sırada silahlı terör örgütü IŞİD mensupları tarafından başlatılan askeri saldırıyla karşı karşıya olan Kobanî halkıyla dayanışma çağrısı” olduğunu,
  2. “Söz konusu çağrıların bir şiddet çağrısı olarak yorumlanamayacağı için siyasi söylem sınırları içinde kaldığını” belirtmiş. Ayrıca;
  3. “6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında meydana gelen şiddet eylemleri, her ne kadar üzücü olsa da, söz konusu tweetlerin doğrudan bir sorunucu olarak görülemez.”
  4. Ve dolayısıyla da; bu tweetler “söz konusu suçlara istinaden başvurunun tutukluluğunu haklı göstermez” tespitlerini yapmıştır. (327. Paragraf)

Kısacası AİHM Büyük Dairesi, Anayasa madde 90’a göre en üst hukuki otorite olarak, HDP/MYK’nın 6 Ekim 2014 tweetlerinde bir suç unsuru olmadığını tescil etmiştir. Ancak AİHM kararının Adalet Bakanlığınca yapılan tercümesi 4 Ocak 2021 tarihinde mahkeme dosyasına girdiği halde, tahliye edilmedik. Mahkeme AİHM’in bu açık kararına rağmen bizleri hapiste tutmaya devam etti.

Üzerimize yığılan ve üç tweetin içine sığdırılmaya çalışılan ağır suçlamalar metanetimizi bozmadı. Mahkemelerde haklılığımızı, meşruluğumuzu savunduk. Örneğin HDP/MYK’nın bu çağrısının, IŞİD’in olası yeni soykırımlarına karşı tüm dünya milletlerini “önlemek için harekete geçmeye çağıran” Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 15 Ağustos 2014 tarihli 2170 sayılı kararına dayandığını ortaya koyduk. Yine TBMM’nin 2 Ekim 2014 tarihli “Suriye tezkeresinde” BMGK’nin 2170 sayılı kararını Türkiye hukukuna teşmil ettiğini, böylece IŞİD’in Kobanî’de işlemesi muhakkak olan insanlık suçlarına karşı “harekete geçmeyi” Türkiye’deki tüm partilerin önüne bir görev olarak koyduğunu mahkeme kayıtlarına geçirdik. İnsanlığa karşı suçlar söz konusu olduğunda “harekete geçirmenin”, engellemeye çalışmanın değil, seyretmenin suç olduğunu belirttik. IŞİD’in Musul’da, Telafer’de, Şengal’de işlediği insanlık suçlarını, Êzîdî kadınların seks kölesi yapılıp pazarlarda satılmasını anlattık. Aynı insanlık suçlarının Kobanî’de de işlenmesini engellemek için yapılan bir duyarlılık çağrısının hiçbir biçimde “suç” sınıfına sokulamayacağını anlattık.

Aslında özgürlüğün kapısını birkaç santimlik de olsa aralamayı da başardık. Haziran’daki duruşmada 8 arkadaşımızı özgürlüğe uğurladık. Ama Eylül ayından itibaren, mahkemeye yeni bir siyasi müdahale gerçekleşti. Mahkeme Başkanı, önce sağlık gerekçeleriyle iki duruşmaya katılamadı, sonra ise bir HDK kararnamesiyle görevden alındı. Yerine başka bir üye atandı ve Mahkeme Başkanı da değiştirildi. Eş zamanlı olarak, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “108 kişi hakkında gün yüzünü haram edecek karar kısa sürede alınmalı” açıklamasıyla mahkemeye alenen siyasi talimat verdi. “Rastlantıya” bakınız ki, yeni bileşimiyle 22. Ağır Ceza Mahkemesi “özel” heyeti (Sadece “Kobanî” dosyasına bakıyor, tek işi bu) birden mahkeme sürecini suni biçimde hızlandırmaya girişti. “15 gün boyunca mahkeme, bir hafta ara” şeklinde bir duruşma periyodu belirledi. Avukatlarımızın ve bizlerin tüm itirazlarımıza rağmen de bu periyotta ısrarcı oldu. Böylece şipşak bir mahkeme süreciyle bir an evvel hakkımızda hükmü kesme çabasına girişti.

Değerli dostlar,

Sosyalist bir düşünce işçisi, yazar, çevirmen, siyasetçi ve hepsinden önemlisi bir insan olarak yanı başımızdaki bir halk IŞİD barbarlarının pençesine düşmüşken dayanışma çağrısı yapmayı ahlaki ve vicdani bir tutum olarak görüyorum. Ama işte IŞİD terörüne, IŞİD soykırımcılığına karşı bir çağrı yapmak gerekçesiyle de 1 yıl 2 aydır haksız ve hukuksuz biçimde özgürlüğümden yoksun bırakılmış durumdayım.

Ne yasal bir partinin MYK üyesi olmak “suç” sayılabilir, ne de IŞİD soykırımcılığına karşı bir çağrı yapmak. Kaldı ki, Anayasa’nın 34. Maddesi “önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemeyi” bir hak olarak tanımlamaktadır. Bizim yaşadığımız; bir diğer MYK üyesi olan Cihan Erdal bu dosya ile ilgili başvurusunda BM İnsan Hakları Konseyi, Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu’nun aldığı kararda da belirttiği gibi; “Keyfi Tutuklamadır” ve “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’Nin 6,8,9,10 ve 11. Maddelerine aykırıdır.” (Cihan Erdal Türkiye hakkındaki 38/2021 sayılı görüş, 16 Eylül 2021)

Bu kapsamda, Anayasa Mahkemesi’ne yaptığım bireysel hak ihlali başvurusu, bir yılı aşkın süredir beklemektedir. Tüm hukuki işlemleri tamamlanan bu başvuru, karar aşamasındadır. Hukuksal prosedür yönünden AİHM kararlarını ve içtihatlarını takip etmesi gereken Anayasa Mahkemesi, ortada açık ve net bir AİHM kararı bulunduğu halde bu haksız tutukluluğun uzayıp gitmesine seyirci kalmaktadır. Aslında “özgürlük hakkı” gibi en temel bir hak ihlali söz konusu iken bir yılı aşkın bir süre karar vermeyerek beklemesi, Anayasa Mahkemesi’Nin “etkili bir hak arama yolu” olup olmadığını da sorgulatmaktadır. Bizim bu haksız tutuklulukta geçirdiğimiz her bir gün, hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’Nin hem de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’Nin ihlalini oluşturmaktadır.

Değerli dostlar,

Mektubumu çok da uzatmamak adına burada noktalarken, her birinize olan özlemimi ifade etmek istiyorum.

Bizlere “gün yüzü göstermemeye” niyet etmiş bir siyasi çılgınlığın karşısında, sizlerin dayanışması ve itiraz sesleri, dört duvarı aşarak bize ulaşmaya devam ediyor.

Dayanışma yaşatıyor ve “ezilenlerin inceliği” olarak moralimi her daim yüksek tutmama destek oluyor.

Hepinize en içten selamlarımı yolluyor, en kısa sürede özgürlükte görüşmeyi diliyorum.

Sevgilerimle

Alp