Josef Hasek KILÇIKSIZ


Soğuk savaş, yükü ideolojik gerilimlerle dolu bir zaman kesitiydi. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında hemen hemen tüm devletlerin iki-üç kutup etrafında kümelendiği bir statüko oluşmuştu. Bir dehşet dengesi uyarınca makro sıcak çatışmalar yerini mikro güç gösterilerine bırakmıştı.

Aslında emperyal egemenler her ne kadar kendi coğrafyalarında bu savaşı soğuk tutsalar da “Üçüncü Dünya Ülkeleri” denilen yoksul memleketlerin ara sokaklarında kan sıcak akmaya devam ediyordu. İran-Irak-Afganistan-Vietnam-Arjantin, Türkiye gibi ülkeler bu sıcak boğuşmanın yaşandığı ülkelerin bazılarıdır.

Soğuk savaşın ülkelerin toplumsal yaşamına yansıyan maliyetleri korkunç boyutlardaydı. Komünizmi "sınırlama" (containment) politikasının iç politikalardaki zorunlu yansımaları ve bunun yarattığı tahribatlar saymakla bitmez. Bu tahribatın yıkıntıları altında Adnan Menderes, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, TİP öğrencileri, Maraş ve Çorum katliamı vb. gibi daha adını anımsamadığım birçok kurban bulunuyor.

Soğuk savaşın başkalarının evlerinde ne kadar sıcak devam ettiğini anlamak için “Madres de Plaza de Mayo” ve Cumartesi Anneleri örneklerine bakmak yeterlidir.

Sıcak savaş ya barışla ya da ölümle sonuçlanır. Ancak, soğuk savaş katılanlara ne barış getirmiş ne de onur kazandırmıştır.

Soğuk savaşın bitmesiyle birlikte ideolojik sınıf çekişmesi de biraz olsun sönümlendi ve devletlerin tehdit algısı da değişti. Ama Türkiye’de soğuk savaş alışkanlıkları bir türlü değişmedi.

Aksine AKP-MHP hükümeti sayesinde soğuk savaş diyalektiği daha şiddetli bir şekilde geri döndü. 

Ülkede oluşan siyasal vakum, soğuk savaş mantığıyla, yapay ideolojik motivasyonlar ve medeniyetler arası çatışma hatları yaratılarak doldurulmak isteniyor. Bu ajanda uyarınca, etnik, mezhepçi yeni bir aidiyet düzeni oluşturularak kutuplaşma ve gerginlik arttırıldı. Biyolojik ırk kavramına dayanmayan kültürel yeni bir ırkçılık sürüme sokuldu.

Hükümet, “üstüne düşen yeni çığ ilk çığı unutturur” ilkesi uyarınca sürekli gündem değiştirerek ilk çığın altında kalan kurbanı unutturmak istiyor. 

Yapay gündemler yaratılırken soğuk savaşın “politbüro” propagandası mantığına başvuruluyor.

Sayısı düşük gösterilen enflasyon rakamları, Korona vakaları ve “doğal gaz, petrol bulduk” müjdeleri, tüm bunların hepsi halkı manipüle etmeye yönelik bir politbüro mantığıyla yürütülen propagandadır. Halkın yoksulluktan ve ekonomik çöküşten dikkatini başka yere çekmek için eskiden Doğu Bloku ülkelerinde buna benzer propagandalar sıkça yapılırdı.

İşte Ali-İsmail Korkmaz “post cold war era” denilen soğuk savaş sonrası dönemin en çarpıcı kurbanlarındandır.

Karl Marx'ın nefret ettiği iki toplumsal kategoriden biri olan lümpen proletarya -bu arada diğeri finans kapitaldir- soğuk savaş sonrası oluşan yeni siyasal denkleme, vekaleten yürütülecek savaşlar için bulunmaz bir aktör, bir paramiliter güç olarak girdi.

Ali İsmail’in katledilmesindeki katkısı yadsınamayan lümpen esnaf ya da proletarya sosyolojik tanımı çok zor olan bir ara sınıftır.

Ben yine de sosyolojik konturlarını çizmeye çalışayım: politik olarak sınıflaşamamış köylü-şehirli karışımı bir pejmürde proleter, mahalle berberine yaptırıldığı çok belirgin olan saçları genelde jöleli ve ıslak, sürü halinde cesur, ama karşısına bire bir çıkıldığında “delikanlılığı” bir kenara bırakıp kaçan, halinden memnun köle, içinde sonradan görmeliğin, agresifliğin ve kompleksliliğin her nüansını barındıran, baskın karakteristik özellik olarak cahillik, farklı olanın neredeyse her türlüsünü aşağılama, doğrudan yarar sağlamayan bilgiyi ve nesneyi reddetme, çıkarcılık, faydacılık, sözde ve harekette saldırganlık, anlaşmazlık durumunda hemen şiddete başvurma eğilimi, güç tapıcılığı, bünyesinde çekirdekten ya da dahil olunan “kabile” sayesinde din sosu katılmış ırkçılık bulunan, hibrit bir çelişkiler yumağı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir konuşmasında, “bizim medeniyetimizde, milli ve medeniyet ruhumuzda esnaf ve zanaatkâr gerektiğinde askerdir, alperendir, gerektiğinde vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır, gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir, hakemdir” demiş ve bu sosyal kategorinin Gezi olaylarında asayişi sağlamadaki katkılarını övmüştü.

"Bir yerimiz varsa bu dünyada, her şey insanca olmalı, sevmek de, yaşamak da, ölmek de" der Edip Cansever. Bırakın insanca yaşamayı bir tarafa ölmenin bile insanca olmadığı bir Doğu toplumunda yaşıyoruz.

Ali-İsmail, düşlerinde özgür dünya, arka sokakta bir pusuda öldürüldü. Ali İsmail’e arka sokakta pusu kuruldu ve "Batı'da düello, Doğu'da pusu vardır." sözünün bir kez daha doğrulandığı bir cinayet daha işlendi.

Pusular, bu ülkenin kötücül siyasi cinayetler geçmişine damga vurdular:

23 Ocak 1921- Mustafa Suphi, 2 Nisan 1948 – Sabahattin Ali, 17 Nisan 1978- Hamit Fendoğlu (Malatya Belediye Başkanı), 24 Mart 1978- Savcı Doğan Öz, 1 Şubat 1979- Abdi İpekçi, 28 Eylül 1979- Cevat Yurdakul (Emniyet Müdürü), 17 Haziran 1980-Mehmet Zeki Tekiner (Avukat), 19 Temmuz 1980- Nihat Erim (Eski Başbakan), 22 Temmuz 1980- Kemal Türkler (DİSK, Sendikacı), 31 Ocak 1990- Muammer Aksoy, (Prof. Dr. Türk Hukuk Kurumu Başkanı), 7 Mart 1990- Çetin Emeç (Gazeteci).

24 Ocak 1993-Musa Anter, (Kürt yazar ve şair), 5 Şubat 1993- Uğur Mumcu (Gazeteci), 2 Temmuz 1993- Madımak (37 aydın), 30 Aralık 1994- Onat Kutlar (Yazar), 24 Ocak 2001- Gaffar Okkan (Diyarbakır İl Emniyet Müdürü), 18 Aralık 2002- Necip Hablemitoğlu, (Tarihçi, yazar), 19 Ocak 2007- Hrant Dink…ve adını anımsamadığım birçok insan hain pusularda katledildi.

Türkiye'nin dört bir yanında sokaklarda, ellerinde palalar, bıçaklar, satırlar ve sopalarla, bazen polisle yan yana, bir paramiliter güç gibi eylemcilere saldıran, iktidar tarafından korunup kollanan, gözaltına alınmayan, alınsa bile hemencecik serbest bırakılan bu hibrit sınıfın temsilcileri sonunda gencecik bir çocuğu katletti. 

Ali İsmail eli palalı adamların sırtının sıvazlandığı ülkede eli sopalılar tarafından öldürüldü.

Ali İsmail Taksim Gezi Parkı direnişine destek olmak için 3 haziranda saat 00.30 sularında Eskişehir’de yapılan kitlesel yürüyüşte polis müdahalesinden kaçarken, arka sokakta içinde sivil polislerin de olduğu iddia edilen eli sopalı bir grup tarafından öldüresiye dövüldü.

Siviller tarafından ara sokağın başında yakalanıp hunharca dövülen ve ardından bilincini yitirip, sokakta bayılan Ali İsmail, kendine geldikten sonra eve gitmeye çalışırken yine sivil polisler tarafından yakalanıp öldüresiye yeniden dövüldü.

Gittiği Yunus Emre devlet hastanesinde, omzunda kırık ve kafatasında darbe olmasına rağmen, kendisine yeterli müdahale yapılmadı. Ve aynı günün sabahında fenalaşarak tekrar aynı hastaneye gittiğinde, adli vaka olduğu gerekçesiyle kendisine ifadesini verdikten sonra tedavi edilebileceği söylenerek karakola yönlendirildi.

O haldeyken önce Çarşı karakoluna sonra da Odunpazarı karakoluna götürülen Ali İsmail karakolda tekrar fenalaştı. Yine kendi olanakları ile gittiği Eskişehir devlet hastanesinde kendisine bu sefer beyin kanaması teşhisi kondu ve aynı gün tıp fakültesine sevk edildi.

Suçluların ve suça ortak olanların eylem ve tutumları ideolojikti. Bunların hepsi bir post-soğuk savaş figüranıydı. Peki asıl suçlu kimdi? Eli sopalılara mı, eli sopalı grubu sokağa dökecek şekilde açıklama yapanlar mı, beyin kanaması geçirmekte olan insanı karakol karakol gezdiren sistem mi, güvenlik kamerası görüntüleri açılamıyor diyerek katilleri kollayanlar mı, yoksa hastanede o halde dört saat bekletildikten sonra adli vaka olduğu bahanesiyle tedavi etmeyen, «omzunda ezik var, sen eve git, bu morluklar geçer” diyen doktorlar mı?

Bu sorunun doğru yanıtı sistem olmakla birlikte, faşizan erki tutum ve davranışlarıyla yeniden üreten “vatansever esnaf” vatandaştı.

Ali-İsmail ömrünün son saatlerinde 5 polis, 6 esnaf ve bir doktorla karşılaştı. Bunların hepsi ya mücrimdi ya da onların suç ortaklarıydı.

İnancı epey sallantılı biri olarak, Tanrı’nın varlığını bir kez daha sorgulatacak bir can katledilmişti gözlerimizin önünde. “O katledilirken Tanrı dahil hepiniz ordaydınız” diye geçirdim içimden.

Göğsüme bir öküz oturmuş, boğazımda bir yumruk, gözlerimde yaşlar, tükürüğüm fazlalaşmış ya da kurumuş ağzımda, Ali-İsmail hastanede yaşam mücadelesi verirken, «Tanrı’m şimdi tezahürün tam zamanıdır, haydi Ali için göster kendini» diye kilisede dua etmiştim.

Şu an trenle işe gidiyorum. Ali’nin adının geçtiği paragrafları okuyorum «akıllı» telefonumdan. Gözlerimden yaş geliyor. İnsanlar bana bakıyor. Onların bakışları altında küçülüyorum, çaresizlik karşısında ufalanıp atomlarıma ayrılıyorum.

Bana bakan yolculara «siz hiç Haziran'da öldünüz mü?» diye sormak istiyorum. Belki aralarında bazıları Ece Ayhan’ı tanır diye umutlanıp dizelerini fısıldıyorum sessizce:

«Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür.»

 

Yeniden yüzlerine bakıyorum yolcuların. “Ne var, ne bakıyorsun?” dercesine bakıyorlar yüzüme, çünkü zihinlerinde “devlet dersinde öldürülmenin” bir karşılığı yok.

Ülkemde kötülüğün iktidarı sürüyor. Eğer Ali-İsmail yaşasaydı şimdi 26 yaşında olacaktı. Ama ülkemde insanın hayatta kalması, bir olasılıklar hesabında bir zar atma oyunundaki şans kadardır. Eğer yaşasaydı, bu süre zarfında belki Çorlu tren kazasında, Kızılay’da ya da Suruç’ta bomba patlamasında, işsiz kalıp havai fişek fabrikasında çalışırken ölebilirdi ve yine kimse cezalandırılmazdı.

Ali-İsmail’in ölüm haberini alan annesi, "çok acı çekmiştir oğlum, keşke kurşunla öldürselerdi" demişti.

Derler ki, evladı ölünce annenin kalbindeki 40 mumun 39’u söner zamanla, geriye kalan bir tanesi için için yanarmış ölene kadar.

Rivayet odur ki, «büyümezmiş ölü çocuklar». 

Adamın biri “I can't breathe" dedi, dünya ayağa kalktı. Ali İsmail "vurmayın, öldüm dedi", “arka sokağın vatansever fırıncıları” odunlarla öldüresiye vurmaya devam ettiler. 

Ali İsmail, "Acaba akşam evime sağ salim dönebilecek miyim?" tedirginliğine mahkûm edilenlerin, “güvercin ürkekliğine” hapsedilenlerin, ülkeyi bir post soğuk savaş mantığıyla yönetenlerin ve onu her an sevdiğiniz birini yok yere kaybedebileceğiniz bir mayın tarlasına çevirenlerin son kurbanı değildir.

Birilerinin elinde sopalar, palalar, diğerlerinin yanaklarında hiç tanımadıkları birileri için kuruyan gözyaşları, birileri her gece sağa sola dönerek uyumaya çalışırken, diğerleri bir insanın daha insanca yaşamasını ve adil yargılanmayı herkese sağlamak umuduyla bedenini ölüme, yorgun gözlerini sürmektedir gecenin kalbine.

Birileri ellerindeki kanı temizleyecek suyu, vicdanlarını rahatlatacak bahaneyi bulmaya çalışırken, diğerleri cezaevlerinde ya da sokakta özgürlük mücadelesinde. Birileri kedi yavrusunu ya da küçük bir köpeği duvardan duvara vuracak kadar vahşi, diğerleri fidanlar kesilmesin diye hayatlarını tehlikeye atacak kadar uygar. Birilerinin ölüye bile saygısı yokken diğerleri “nekro-iktidarın” ölümcül düzeneklerini kırma peşinde.

Kimilerine göre Ali-İsmail eylemlere katıldığı ve polise direnç gösterdiği için ölmeyi hakkeden bir “çapulcu”. Kimileri için ise Ali-İsmail sesini duyurmak ve özgürleşmek istediği için faşistlerin sopa darbeleriyle katledildi.

Vicdanınız ve aklınız hangisini doğru bildiyse öyle anın Ali İsmail'i ya da Ebru Timtik’i, çünkü Ali-İsmail 20 yaşını görememişti, Ebru ise cezaevinde hayatını kaybetmiş bir avukattı.

Madımak saldırganlarını savunan avukatlar AKP kontenjanından AYM üyesi, Belediye Başkanı hatta milletvekili seçilerek ödüllendirildi. Kimse onlara, “37 aydının katilleri şeriatçıları niye savundunuz?” diye sormadı.

Şaban Dişli Lahey Büyükelçisi olarak atandı. “Ama kardeşi ‘Fetöcü’ Mehmet Dişli’ydi” dendiğinde, suçun ve cezanın şahsiyeti ile masumiyet karinesi hatırlatıldı.

Ancak Ebru Timtik’in ölümünün arkasından nefret kusan kindar ve dindar nesil onun DHKPC üyelerini savunan bir avukat olduğu riyakâr savına sığındılar. Meçhul bir itirafçının soyut tanıklığıyla örgütle bağlantılandırıldı.

Ebruların ve Alilerin ölümüyle birlikte hayat denen dramanın görkemine yakışan bir sona yaklaştık. Masumiyetini çoktan yitirmiş bir çağda yaşadığımızı bir kez daha anladık. Onlar ayrıldı aramızdan, onların vedasıyla birlikte sonsuz çocukluk çağı da sona erdi. Çok uzun zaman oldu birisinin temiz yürekli olabileceğine inanmayalı, çok uzun zaman oldu birisinin içten gülümseyişini fark etmediğim.

Sevgili Ali, biz hemşeriyiz seninle, belki bu yüzdendir adının sıklıkla, sebepsizce aklıma gelmesi. Adın yadıma düştükçe kimi zaman umudum olur, kimi zaman gözyaşlarım.