Esra ÇİFTÇİ


ARTI GERÇEK- Boğaziçi Üniversitesi direnişi devam ediyor. Bugün 247 gün oldu. Vazgeçmeyerek, kabul etmeyerek, başlarını eğmeyerek. Boğaziçi Üniversitesinde aylardır bilimdışı bir dayatma süreci yaşanıyor. Oysa üniversiteler toplumun beynidir. Üniversitelerde sanata, bilime, çok kültürlülüğe, farklı düşüncelere müdahale başladığında orası artık üniversite olmaktan çıkar, ticari bir işyerine, ya da bir cemaatin, grubun işletmesi haline gelir. Artıgerçek olarak Boğaziçi direnişine ayırdığımız bu haftaki dosyamızın ikinci bölümünde yine Boğaziçi eylemlerini, üniversitelere yapılan müdahaleleri konuşacağız.

Prof. Burhan Şenatalar:

Akademik özgürlük yoksa gerçek bir üniversite de yok

Türkiye’de tüm devlet üniversiteleri rektörlerinin Cumhurbaşkanı tarafından atandığı bir sistemin hiçbir ülkede olmadığını söyleyen, İstanbul Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Burhan Şenatalar’a veriyoruz ilk sözü. Şenatalar, şöyle konuşuyor:

“Sözünü ettiğimiz kategoride üniversite sayısı 100’ün üzerinde! Dünyada birçok ülkede bu kadar fazla üniversite yok. Özellikle nüfusu on milyonun altındaki ülkeleri düşünürsek, üniversite sayısı çok daha az. Demek istediğim, Türkiye’deki sistem bu açıdan da garip. Rektörlük süresi dört yıl olduğuna göre Cumhurbaşkanı her yıl ortalama 25’in üzerinde rektör atıyor. İşini kolaylaştıran bir husus da var, o da şu: Çok farklı kriterlere bakıldığını da sanmıyorum, genellikle dünya görüşünün iktidara yakın olması belirleyici oluyor”

Şenatalar’a başka ülkelerde neden böyle bir sistem yok diye sorduğumuzda, yanıtının çok basit olduğunu söylüyor ve şöyle açıklıyor:

“Özellikle ekonomik ve sosyal göstergeleri ileri olan ülkelerde üniversitenin işlevi daha farklı görülüyor. Öğrencilerini çok iyi yetiştirmesi ve de araştırma ve yayın alanlarında başarılı olması ve bilim üretmesi bekleniyor. Böyle bir kurumda araştırma ve öğretimin en geniş özgürlük çerçevesinde gelişmesi ön koşul. Kısacası, akademik özgürlüğün olmadığı yerde gerçek bir üniversiteden söz edilemez. Akademik özgürlüğün ön koşulu da yönetsel özerkliktir. Yani üniversitenin bir Cumhurbaşkanına, partiye, darbe liderine vb. bağlı olmamasıdır.”

Şenatalar, Türkiye’deki sistemin YÖK’ün kurulduğu tarihten bu yana hep merkeziyetçi bir sistem olduğunu söylüyor. “Başkanlık sistemine geçildikten sonra üniversitelerin siyasal iktidara bağımlılığı daha da artmıştır” diyen Şenatalar, bunun da aslında üniversiteleri geriye götürdüğünü, yani hiçbir şekilde Türkiye’nin yararına olmadığını söylüyor. Şenatalar’ın sözleri şöyle

“Boğaziçi Üniversitesi’ne dayatılan rektörler ve fakülteler ile yanlış üniversite politikası zirveye ulaşmıştır. Yapılan çok büyük bir hatadır. Boğaziçi’ni geriye götüreceği gibi tüm üniversitelerde motivasyon, umut, inanç kaybına yol açmaktadır. Ayrıca gelişmiş ülkelerde doktora yapan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ülkeye dönme ve burada çalışma niyetini de söndürmektedir.”

Şenatalar, çıkış yolunun ancak başkanlık sisteminden kurtulmakla açılabileceğini söylüyor. Bugünkü sisteminde rektörlerin aşırı yetkili ve aşırı güçlü olduğunu, dolayısıyla atanan rektörlerin çoğu iktidarın dünya görüşüne yakın dekanları belirlemekte ve aşağıya doğru kadrolaşma ile üniversitenin kurumsal kimliği ve geleneklerinin de değiştirilmekte olduğunu ifade ediyor. Şenatalar, kimliği, felsefesi, kadroları bu kadar değiştikten sonra üniversite tek düze, tek sesli, tek renkli bir kurum olduğunda artık üniversite değil, yüksek lise olmuştur diyor.

Prof. Ersin Kalaycıoğlu: OHAL üniversitelerde uygulandı

Sabancı Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Profesörü Ersin Kalaycıoğlu, Anayasanın rektör atamasını düzenleyen 130. Maddesinin birinci paragrafı kamu niteliği olan üniversitelerin özelliklerini tanımladığını söylüyor. Kalaycıoğlu, 130. Maddenin özellikle bilimsel özerkliğe vurgu yaptığını belirtiyor. Kalaycıoğlu’nun sözleri şöyle

“Bu durum rektör ve dekan atamalarında özerkliği dikkate alarak atama yapılmamasını meşru kılmıyor. Oysa 2016'dan beri atamalarda bu duyarlılığın kalmaması akademisyenler ve öğrenciler arasında kırgınlığa sebep oluyor.
1980’lerin başından itibaren üniversitelerin içine girmiş olduğu koşullarda üniversite özerkliği konusunda epey bir tartışma ve mücadele yürütüldü. 1990’larda Boğaziçi üniversitesi başı çekerek, 1992 yılından itibaren öğretim üyelerinin eğilimlerini saptayarak rektör ve dekan seçimleri uygulamaları yapıldı.”

Kalaycıoğlu, bu süreçte adayların ortaya çıkması, sandıklarda oy kullanılması bu eğilim saptama sürecini adeta bir seçim haline getirdiğini söylüyor. Buradaki asıl amacın sadece en çok oyu alanın kazanması şeklinde bir sistem olmadığını, önemli olanın öğretim üyelerinin hangi adayı ne kadar desteklediğinin saptanması olduğunu belirtiyor. Kalaycıoğlu bu durumun nasıl değiştiğini şu sözlerle ifade ediyor

“Bu süreç 2016 menfur darbe girişimine kadar uygulandı. OHAL ile birlikte bu uygulamanın kaldırılmasıyla akademisyenlerin kendi yöneticilerinin kim olacağına işaret edebilecek derecede bile saygınlığa layık görülmediği bir uygulamaya geçildi. Dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesindeki akademisyenlerden de öğrencilerden de onları paydaş olarak görmeyen bu uygulamaya tepkiler geldi. Boğaziçi üniversitesinin 1992-2016 yılları arasında öğretim üyelerinin eğilimlerine önem vermesi ve bunun baş mimarlarından olması farklı bir duyarlılık yaratmıştı. Dolayısıyla bu yaklaşımı kabul etmiyorlar ve barışçıl protestolarla, kendilerinin tekrar saygın ve ehil bireyler olarak kendilerini yönetecekler konusundaki duyarlılıklarını kaile alan bir uygulamanın ihdasını istiyorlar."

Barış akademisyenlerinden Dr. Mert Büyükkarabacak:

Üniversiteler diploma dağıtma merkezleri değil

Boğaziçi mezunu olan, barış akademisyenlerinden Dr. Mert Büyükkarabacak, Boğaziçi direnişinin hem özyönetim, hem kendi kendini yönetme anlamında demokrasinin ve hem de akademinin savunulması kapsamında büyük bir iş başardığını söylüyor. Büyükkarabacak, Boğaziçi’nin tüm bileşenleriyle birlikte ilk günlerde yükselen ölçüsüz ve sinik “elitizm” eleştirilerine de kulaklarını tıkayarak bir çokluk halinde ve bu çokluğun ortaklaşma noktasını hep güçlü tutarak direnmeyi sürdürebildiğini ifade ediyor. Büyükkarabacak Boğaziçi eylemlerinin şok edici saldırılar karşısında ayakta kalmayı ve karşı hamleler üretebilmeyi bildiğini, sokağa çıkamaz hale getirilen Bulu’nun görevden alınması sonrasında yaşananlardan bağımsız olarak demokrasi güçlerinin son yıllarda elde ettiği en moral verici ve güven tazeleyen başarılardan birine imza attığını da ekliyor.  Büyükkarabacak’ın sözleri şöyle:

“İhraçlar sonrasında yaşanan genel sessizlik Türkiye’de akademinin varlığını sorgulanır hale getirmişti.  Boğaziçi bu anlamda akademi olmanın kendi özgürlüklerine sahip çıkma, dayanışmayı yükseltme ve özerkliğini savunmadan bağımsız ele alınamayacağını sergileyerek ne anlama geldiğini de hatırlattı. Üniversitenin diploma dağıtma merkezleri olmanın ötesinde işlevlere sahip olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya koydu”

Boğaziçi mezunu olarak bu direnişle gurur duyuyorum”

“Faşizm koşullarında demokrasi mücadelesinin de farklılıkları kabullenerek ancak ortaklaşma noktalarını ayrışma yaratan faktörlere göre daha da belirginleştirerek başarılabileceğine dair ümitleri de besledi. Boğaziçi’nin tarihinde de böylesi uzun erimli direnişlerin bulunması, zorluklara rağmen ayakta kalabilmeyi başaran bir geleneğin varlığının da işareti olarak okunabilir. Özgürlüğü ve özerkliği savunabilmek için önce ona gerçekten sahip olmanız gerekiyor galiba. Bir Boğaziçi mezunu olarak hem bu direnişle gurur duyuyorum hem de ondan her gün biraz daha fazlasını öğrenmeye devam diyorum”

Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi İsmail Gürler:

Piyonu değil şahı istiyoruz

 Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji öğrencisi İsmail Gürler’e veriyoruz.  Gürler, sürecin en başında, Boğaziçi’ndeki başkaldırıyı bu denli görünür kılan faktörün, görünüşte öğrencilerin, hiç de öğrenci sorunlarıyla kendini kısıtlamadan merkezi siyasetin sorunlarından dem vuran bir çizgi tutturması olduğunu söylüyor.

Gürler’in sözleri şöyle:

“Bu itibarla itirazı yükseltenler öğrenci kimlikleri ile değil, hükümete karşı mücadele etmeye hazır kesimler olarak bu itirazı yükselttiler. Bu itiraz da yalnızca bir üniversiteye atanan kayyum rektöre karşı değil, daha başından atanan tüm kayyumlara, kayyumu atayan siyasi merkeze yönelik bir itiraz idi. Bunun somut bir dille ifade edilişini, Melih Bulu'nun istifasının kabul edilmesinin ardından, "Piyonu Değil Şahı İstiyoruz" şiarı ile görmüş olduk. Gerçekten de daha ortaya çıktığı ilk andan itibaren kendisini demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak gören bir hareketin, demokrasi sorununu olması gerektiği gibi siyasi bir sorun, bir iktidar sorunu olarak kavradığı takdirde siyasal iktidara yönelmiş olması gerekir”

SİYASİ PARTİLER NE DİYOR?

HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy:

İktidarın rıza üretme kapasitesi kalmadı

HDP, kayyımlara hiç de yabancı olmayan, seçilmiş belediye başkanlarına iktidar tarafından kayyım atanan parlamentodaki üçüncü parti. Boğaziçi’ne atanan kayyımları, HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy’a soruyoruz.

Boğaziçi’nde üniversitelisinden akademisyenine yaklaşık bir senedir direniş sürüyor. Melih Bulu bir gece yarısı kararnamesi ile kayyum olarak atandığı Boğaziçi Üniversitesi’nden yine bir gece yarısı kararnamesi ile görevden alındı. Melih Bulu’nun görevden alındıktan sonra ise yerine, güven oyu olan 17 adaydan biri değil, yüzde 95 hayır oyu olan Naci İnci atandı. Boğaziçi Üniversitesi’nin öğrencileri ve akademisyenlerinin iradesi hiçe sayılarak ikinci bir atama yapıldı. Naci İnci de Melih Bulu gibi üniversitelilerin ve akademisyenlerin iradeleri hiçe sayılarak Erdoğan tarafından atandı”

Ersoy, Naci İnci’nin de aynı Bulu gibi Boğaziçi’nde direnen üniversitelilerin önüne polisi dizmekten, akademisyenlerin işine son vermekten geri durmadığını söylüyor. Ersoy, Melih Bulu’nun görevden alınmasında da görüldüğü gibi, Boğaziçi’nde aylardır kayyım rektöre karşı mücadele verenlerin onurlu mücadelesinin kazandığını ve kazanacağını ifade ediyor. Ersoy’un sözleri şöyle

“Kayyım rektörlerin tüm icraatları bilime düşman, akademiye düşman, üniversiteliye düşman uygulamalardır. İktidar 18 yıldır ele geçiremediği ve akılla, bilimle kapısından giremediği üniversiteleri ancak emirle, talimatla ve kendi atadıklarıyla yönetme derdindedir. Gezi direnişinden beri iktidarın toplumda rıza üretme kapasitesi kalmamıştır. İktidarın bugünkü rejimi halkın rıza gösterdiği bir rejim değildir. O nedenle ancak baskıyla, zorla, kayyumlarla ve faşizmle iktidarda kalmak derdindedir”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen:

Gençler elektronik kelepçelerle evlere hapsedildiler

CHP Gençlik Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen, Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum atanmasının üzerinden 8 aydan fazla bir süre geçtiğini, ancak ne akademisyenlerin ne de öğrencilerin bu süre içinde bir adım geri atmadığını söylüyor. Gökçen’in sözleri şöyle:

“Öğrencilerin hedef gösterildiği, insanların cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrıştırıldığı, kadın katilleri için her nasılsa bulunamayan elektronik kelepçelerle gençlerin evlere hapsedildiği bir süreç yaşadık. Kendinden son derece emin ve gücünü saraydan aldığını bilen kayyum bir gece yarısında gönderildiğini Resmî Gazete ’den öğrenirken gücü yalnızca kendi kararlılığı ve haklılığından alan öğrenciler taleplerini yüksek sesle ifade etmeye devam ettiler”

Gökçen, demokrasiyi ve özgür üniversiteyi savunanlar olarak rektörlük seçimlerinin geri getirilmesini ve bu seçimlerde üniversitenin tüm bileşenlerinin temsil edilmesini istediklerini söylüyor. Bunu yalnızca Boğaziçi gibi köklü bir üniversite için değil, tüm üniversitelerin kendi ekolünü, kendi kültürünü oluşturup dünyada tanınır hale gelebilmesi için, bütün üniversiteler için istediklerini belirtiyor. Gökçen şöyle bitiriyor

“Bizler biliyoruz ki öğrenci ve akademisyenlerin kararlılığı sonucunda birinci kayyum nasıl gittiyse, hep birlikte haklılıkta buluştuğumuz ve mücadelemizi kararlılıkla sürdürdüğümüz sürece tüm kayyumları ve kayyumların efendisi olan tek adamı göndereceğiz”

DEVA Partisi GMYK üyesi Baran Deniz:

Siyasi iktidarın tahakkümünü kabul etmiyoruz

DEVA partisi GMYK Üyesi ayrıca Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi olan Baran Deniz Bağatur, yükseköğretimde merkeziyetçi bir yapıyı ve siyasi iktidarın tahakkümünü kabul etmediklerini söylüyor. Bağatur şöyle devam ediyor,

“Akademik özgürlük, olmazsa olmaz bir değerdir. Akademik özgürlüğün ön koşuluysa, idari özerkliktir. Bu bağlamda, Boğaziçi Üniversitesi'nde ve bütün üniversitelerde seçimlerin gerçekleşebilmesi, bizim için büyük önem arz ediyor. Yükseköğretim planımızda YÖK'ün kaldırılması ve üniversitelere idari özerklik verilmesi yönünde kesin adımlar var. Bu idari özerklik hususunun, Mütevelli Heyetleri kurulmasını içeren yeni bir sistem tasarısını yürürlüğe sokarak sağlanması konusunda kararlıyız”