Remzi BUDANCİR 


+GERÇEK- Ekonomik krizin giderek arttığı ve birçok sorunun giderek büyüdüğü Türkiye’de,  AKP ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı muhalefete yönelik sert söylemlerini sürdürüyor. Erken seçim çağrılarını yapan muhalefet kanadı ise yarın seçim olacakmış gibi çalışmalarını sürdürüyor. İktidar kanadı seçimlerin 2023’te yapılacağını belirtse de, genel kanı erken seçim olacağı yönünde.

Olası seçimin kimin kazanacağı ise net değil. Araştırma şirketlerinin verilerine göre iktidar ortağı MHP barajı aşamıyor. AKP ise giderek oy kaybetse de, muhalefet partileri bütünlükçü bir politika uygulayamıyor. Olası seçimin kilit partisi ise hakkında kapatma davası açılan, iktidarın hedefinde olan ve binlerce üye ve yönetici tutuklanan HDP. 31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok büyükşehir belediyesinin muhalefetin kazanmasını sağlayan HDP'nin oylarını arttırdığı görülüyor.

Erken seçim beklentisinin arttığı bu dönemde Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Edirne'deki (Selahattin Demirtaş) en büyük hesabı, İmralı'dakine (Abdullah Öcalan) verecek”  sözleri başka bir tartışmaya neden oldu. Erdoğan'ın bu sözlerini yeni bir sürecin işareti olarak gören kadar, Kürt seçmenin kafasını karıştırarak Demirtaş'ı Öcalan üzerinden zayıflatma girişimi olarak görenler de var. 2013-2015 çözüm süreci ve sonrası ile ilgili Hafıza Merkezi için ‘Kürt Meselesi ve Siyasi Barış Bağlamında Güç Paylaşımı ve Ademi Merkeziyet’  raporunu hazırlayan Akademisyen Dr. Cuma Çiçek, Erdoğan’ın açıklamasını, muhalefetin tutumunu, Kürt meselesi, uygulanan güvenlikçi politikaların etkisi ve olası yeni çözüm süreci ile ilgili +Gerçek’in sorularını yanıtladı.

1999’DAN BU YANA ‘ÇÖZÜM SÜREÇLERİ’ VE ‘GÜVENLİK’ ODAKLI SİYASETİN ŞEKİLLENMESİNDE SEÇİMLER BELİRLEYİCİ OLDU

-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Edirne'deki en büyük hesabı, İmralı'dakine verecek’ sözleri yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Erdoğan’ın bu sözleri, ‘Kürt seçmenin kafasını karıştırma’, ‘Demirtaş’ı Öcalan üzerinden zayıflatma girişimi’, ‘Kürt seçmene Öcalan ile görüşüyoruz mesajı’, ‘Muhalefet partilerini bu söylemle süreç karşıtlığı konumuna çekme’ şeklinde değerlendirenler oldu.  Basına yansıyan ve ismi açıklamayan AKP’li yetkililer ise yakında bir mektup gelebileceği yönünde görüş bildirdi. Muhalefet partilerinin erken seçim çağrılarını arttırdığı dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu sözleri ne anlama geliyor? Cumhurbaşkanı Erdoğan durup dururken neden böyle bir söylemde bulunsun?

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı açıklamaya dair hatırlattığınız yorumların hepsi geçerli olabilir. Bunlar birbirlerine tezat olan yorumlar değil, aksine aynı anda hedefleniyor olabilir. Erdoğan’ın açıklamasının asıl amacı tartışılabilir ama bu konuda daha net söyleyebileceğimiz en az üç husus var. İlki, söz konusu açıklama seçim odaklı bir açıklama. Zira, 1999 yılından bu yana yaşanan üç çözüm sürecinin takviminin oluşmasında, yine 7 Haziran seçimleri sonrası dönemde başlayan ve bugüne kadar devam eden “güvenlik” odaklı siyasetin şekillenmesinde seçimler her zaman belirleyici oldu.

'KÜRT SEÇMEN, SEÇİMLERDE KAYBEDENİ BELİRLEME GÜCÜNE SAHİP'

İkincisi, erken veya olağan seçimlerde Kürt seçmenin belirleyici gücü. Kürt seçmeni derken hem HDP’ye oy veren Kürtlerden, hem de AK Parti’ye oy veren Kürtlerden bahsediyorum. Bu iki kesim Kürt seçmenlerin ezici bir çoğunluğunu oluşturuyor. Türkiye'deki seçmen sayısının yaklaşık %20’sine denk düşen Kürt seçmenler, seçimlerde kazananı belirleme gücüne sahip olmasa da kaybedeni belirleme gücüne sahip.

Halihazırda kaybetme potansiyeli en yüksek olan aday Erdoğan. Zira, 2015 sonrası benimsenen ve çok sert bir şekilde uygulamaya sokulan güvenlik politikasıyla birlikte sadece HDP’li Kürtlerin AK Parti'ye ve Erdoğan'a olan mesafesi artmadı, aynı zamanda kendi Kürt seçmen tabanında da AK Parti büyük bir güç kaybetti. Erdoğan seçimi kazanmak istiyorsa Kürt seçmene ilişkin bir yol haritası oluşturmak zorunda. Söz konusu açıklamayı bunun bir parçası olarak okuyabiliriz.

Son olarak, Türkiye’de siyasi rejimin formasyonunda Kürt meselesi her zaman belirleyici bir rol oynadı. 2000’li yıllardaki yaklaşık on yıllık dönem dışarıda bırakılırsa, Kürt meselesi, Türkiye’de siyasi alanda otoriterlik, ekonomik alanda eşitsizlik kaynağı olarak araçsallaştırıldı. Bu anlamda, Kürt meselesi konusunda, Türk siyasetindeki hâkim araçsalcı aklın altını çizmek gerekiyor.

Bu akıl ana-akım Türk siyasi hareketlerinin neredeyse tamamına hâkim. Ankara’daki siyasi hegemonya kavgasında, iktidar olmak ya da iktidarda kalmak için Kürt meselesi çoğu zaman başvurulan ana enstrümanlardan biri oldu. Türkiye bugün ekonomik, siyasi ve yönetsel anlamda derin bir kriz yaşıyor. Bu çoklu krizi anlamak ve olası çıkış yollarını bulmak için Kürt meselesini konuşmak zorundayız. Bununla birlikte, Kürt meselesi bugün esas olarak bu araçsalcı aklın siyasi hegemonya kavgasında gündeme geliyor ve bugün meselenin çözümüne dönük kapsamlı bir tartışma yürütemiyoruz.

'KÜRTER İKİ SAĞCI, MUHAFAZAKÂR İTTİFAK BLOĞU İLE KARŞI KARŞIYA'

HDP kuşkusuz olası seçimlerin kilit partisi. 31 Mart yerel seçimlerinde HDP’nin kazanmasa bile büyükşehirde görüldüğü gibi iktidara kaybettireceğini gösterdi. Ancak buna rağmen muhalefet partileri HDP ile fotoğraf vermekten kaçındığı biliniyor. AKP ve HDP’nin arasının iyi olmadığı rahatlığı içinde olan CHP ve İYİ Parti “Kürtler bize oy vermeye mecbur” düşüncesinde olduğuna ilişkin yorumlar var. Siz bu yorumlara katılır mısınız? Özelde HDP, genel de ise Kürtler ne olursa olsun muhalefete oy verecek mi?

Kürtlerin zor bir durumda olduğunu kabul etmek gerekiyor. Zira, son altı yılda Türk siyasetine milliyetçi siyaset hâkim oldu. Hem AK Parti hükümeti hem de muhalefet, Türkiye’deki hâkim partileri aşan milliyetçi siyasetin kurduğu oyun alanında hareket ediyor. Kürt meselesi konusunda umut verici bir pozisyona sahip olmayan iki sağcı, muhafazakâr ittifak bloku ile karşı karşıya Kürtler. Bir yandan son altı yılda seçme ve seçilme hakkının gasp edildiği bir siyasi ortamda yaşıyor. Kayyumlar beş yılı geride bıraktı. HDP de facto olarak kapatılmış durumda. Zaten kapatma davası da sürüyor. Çatışma kuramında öne çıkan isimlerden Johan Galtung’un kavramlarıyla ifade edersem, Kürtler hem yapısal hem kültürel hem de doğrudan şiddeti derin bir şekilde yaşıyor.

CHP VE İYİ PARTİ, KÜRT MESELESİNDE BİR ALTERNATİF OLUŞTURABİLMİŞ DEĞİL

Kürt siyasetinde güvenlikçi politikaları sert bir şekilde uygulayan AK Parti'nin Kürt toplumunda desteği açık bir şekilde azalmış durumda. HDP seçmeni zaten AK Parti’ye en mesafeli kitle şu an. Öte yandan, muhalefette, ifade ettiğiniz gibi “Kürtler bize oy vermeye mecbur” gibi bir yaklaşım var ve muhalefetin iki taşıyıcı aktörü olan CHP ve İYİ Parti bugüne kadar Kürt meselesinde ne iç, ne de dış politika bağlamında bir alternatif oluşturabilmiş değil. Çözüm niyetini belirsizlik içinde ifade eden ancak, meseleyi seçim sonrasına erteleyen bir muhalefet var. Öte yandan tüm Türkiye'de olduğu gibi, Kürt sokağında da ekonomik kriz bütün ağırlığı ve yıkıcılığıyla hissediliyor.  

KÜRT SEÇMENDE ÜÇ EĞİLİM

Tüm bu tablo içinde hem HDP, hem de genel olarak Kürtler içerisinde kabaca üç eğilimin olduğunu söyleyebilirim. Bunlardan ilki Türkiye’de siyasete olan umudunu ve ilgisini kaybeden kesim. Özellikle son beş yılda bu kesimin genişlediğini not etmek gerekir. Bu kesimin önemli bir kısmı muhtemelen sandığa gitmeyecektir. İkinci eğilimi temsil edenler esas olarak Erdoğan'ın kaybetmesine odaklamış durumda ve kısmi de olsa bir “normalleşmeyi”, bir tür 2015 öncesine dönüşü şimdilik yeterli görüyor.

Bu kesimin adresi HDP ve muhalefet partileri. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortak adaya oy verebilirler. Özellikle metropollerde yaşayan Kürtler içerisinde bu eğilimin güçlü olduğunu gözlemliyorum. Üçüncü grup Ankara siyasetine daha mesafeli bir eğilime ve bu anlamda daha pragmatist bir pozisyona sahip. Kürt sokağına ve Kürt meselesine sınır-aşan bir bağlamda odaklanan bu grup, Ankara, İstanbul kadar Irak Kürdistan Bölgesi’ne, Rojava’ya bakıyor. Türk devletinin ve Kürt siyasetinin bu konudaki pozisyonlarını gözlemliyor. Bu üç eğilim de sabit değil. Hükümet, muhalefet partileri ve Kürt siyasetinin pozisyonlarına bağlı olarak değişiyor.

Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sözleri üzerinden tartışılsa bile kamuoyunda yeni bir süreç beklentisi yok değil. Toplumun geniş bir kesimi bir rahatlamaya ihtiyaç olduğunu, Kürt meselesinin diyalogla çözülmesi gerektiğini ifade ediyor. Bu beklenti olsa bile 2013 döneminin koşulları pek yok. O tarihte sürecin tarafı olan AKP, 2015 yılından bu yana güvenlikçi politikalar uygulanıyor. İktidar ortağı ise MHP... Kürt, Kürt meselesi başta olmak temel hak ve özgürlükler konusunda çok sert politikalar uygulanıyor. 2013 dönemi gibi olmasa bile yeni bir çatışmasızlık dönemi, ya da yeni bir süreç bu dönem için mümkün olabilir mi?

Kürt meselesi gibi kimlik temelli, çatışmaların uzun yıllara yayıldığı teritoryal çatışmalarda, çoğunlukla kalıcı istikrarsızlık ya da müzakereye dayalı çözümlerin şekillendiğini görüyoruz. Çoklu eşitsizlikler olarak yapısal şiddet, fiziki ve ruhsal yaralar açan doğrudan şiddet ve her iki şiddet biçimini meşrulaştırma, bu konuda norm üretme anlamında kültürel şiddet sorunun esas kaynaklarını oluşturuyor. Şiddetin bu üç yüzü bütün ağırlığıyla varlığını sürdürüyor. Bu anlamda Türkiye’nin Kürt meselesinin çözümüne dönük daha başlangıç adımlarını bile atamadık. Orta ve uzun vadede baktığımızda, Kürt meselesi siyaseten çözülmediği sürece sürekli bir istikrarsızlık ve herkes için bir yıkım alanı olarak varlığını sürdürecek.  

'YENİ BİR ÇÖZÜM SÜRECİNİ MÜMKÜN KILACAK EN GÜÇLÜ DİNAMİK SURİYE İÇ SAVAŞININ GİDİŞATI VE ROJAVA’NIN GELECEĞİ OLUŞTURUYOR'

Bir diğer önemli konu, Kürt meselesinin jeopolitik boyutu. Kürtlerin dört devletin siyasi sınırları içerisinde yaşaması, her bir ülkedeki sorunun bir diğerini etkilemesi ve uluslararası aktörlerin meseleye dahil olması anlamında jeopolitik Türkiye'nin Kürt meselesinin formasyonunda hep belirleyici oldu. Hem Kürt çatışmasının ortaya çıktığı 1970’li ve 80’li yıllarda bu durum geçerli, hem de 1990’lı yıllarda Özal öncülüğünde gelişen ve 2015 yılına kadar süren çözüm arayışlarında.

Bugün yeni bir çözüm sürecini mümkün kılacak en güçlü dinamik Suriye iç savaşının gidişatı ve Rojava’nın geleceği oluşturuyor. Suriye'de siyasi çözüm süreci hızlandıkça, bu durum Türkiye'nin Kürt meselesinde bir yenilenme yaratabilir. Bu konuda altı çizilmesi gereken temel husus şu; Türkiye Kürt meselesinin çözümünü erteledikçe, kendisi açısından sorunun “maliyeti” her geçen gün artıyor. Bu anlamda, maliyetler yükselmeden sorunu çözme eğilimi Türk siyaseti ve devlet bürokrasisi içerisinde “bir rasyonel seçim” olarak gelişebilir.

'1999 YILINDAN BU YANA GELİŞEN ÜÇ ANA ÇÖZÜM SÜRECİNDE SEÇİMLER HEP BELİRLEYİCİ OLDU'

Son olarak, seçimlerin altını çizmem gerekir. Kısa ve orta vadede yeni bir diyalog ve müzakere sürecine zemin oluşturacak bir diğer dinamik seçimler. 1999 yılından bu yana gelişen üç ana çözüm sürecinde seçimler hep belirleyici oldu. Her ne kadar araçsalcı bir yaklaşımla mesele gündeme gelse de seçimler Kürt meselesinin siyasi zeminde tartışılmasına alan açtı. Bu anlamda başta Kürtler olmak üzere meselenin siyasi zeminde çözümünü arzulayan aktörlerin siyaset yapma becerisi belirleyici olacak.  

Yeni bir süreç olursa nasıl olur? 2013 döneminde belirli bir program vardı. Akil İnsanlar heyeti, İmralı Heyeti ve devlet bürokrasisi buna taraftı. Süreç bu şekilde işledi. Şu anda bunlar yine de mümkün mü?

Bu sorunun cevabını verebilmek kolay değil. Çok aktörlü ve çok ölçekli bir meseleden bahsediyoruz. Bununla beraber birkaç hususun altını çizebilirim. İlk olarak, her temas ve diyalog girişimi bir deneyim, bir referans oluşturuyor. Bu anlamda yeni bir sürecin öncekilerinin tekrarı olmayacağını belirtmek gerekir. Türkiye’de bugüne kadar gelişen 1999-2004 İmralı Süreci, 2007-2011 Oslo Süreci ve 2013-2015 Çözüm Süreci hem siyasi gündemler, hem süreci yürüten aktörler, hem de kamuoyu ile kurulan ilişkiler bağlamında birbirinden farklı oldu. Örneğin siyasi gündem açısından sırasıyla dilsel ve kültürel haklara odaklanan demokratik cumhuriyet tezi, Kürtlerin bir kolektif grup olarak siyasi statülerine gönderme yapan, demokratik özerklik ve son olarak güç paylaşımı meselesini yerel yönetimlerle sınırlandıran yerel demokrasi kavramları etrafında tartışmalar yürütüldü.

 'SORUNU TEK BAŞINA BİR İÇ MESELE OLARAK ELE ALIP YÖNETME ŞANSI ORTADAN KALKTI'

İzleyebildiğim kadarıyla olası bir çözüm sürecinde tartışacağımız konuların başında HDP’nin konumu yer alacak. HDP bugüne kadar meselenin çözümünde stratejik bir aktör olarak konumlanmadı ya da konumlanamadı. Bu konuda bir mutabakat yok ve bu mesele bir kriz potansiyeli taşıyor. İkinci olarak, yeni bir çözüm süreci çok daha fazla bölgesel bir yaklaşıma dayanacak gibi görünüyor.

Bu, ilgili tüm aktörler için geçerli. Suriye iç savaşı, Rojava ve Türkiye’nin Suriye’deki konumu, Rusya ve ABD başta olmak üzere bölgesel ve küresel aktörlerin soruna müdahil olmaları dikkate alındığında, sorunu tek başına bir iç mesele olarak ele alıp yönetme şansı büyük oranda ortadan kalktı. 2013-2015 Çözüm Süreci’nde bölgesel perspektifi olan ama esasında meselenin içeride çözümüne odaklanan bir yaklaşım vardı. Bugün, Türkiye bölgesel ve küresel düzeyde yeniden konumlanmadan, bu konuda yeni bir siyaset gelişmeden Kürt meselesinde bir açılım beklemek zor görünüyor.

Bu konuda da Türkiye’de bir mutabakat söz konusu değil. Bir diğer sorun alanını farklı toplumsal kesimlerle kurulacak ilişkiler oluşturuyor. 2013-2015 Çözüm Süreci’nde sürecin toplumsallaşması Akil İnsanlar gibi mekanizmalarla çok sınırlı düzeyde sağlandı ve süreç esas olarak sınırlı bir elit arasında kaldı. Bununla birlikte, Türkiye'de siyasetin daha parçalı bir hal aldığı ve geçmiş deneyimler dikkate alındığında, farklı toplumsal aktörlerin katılımı ve toplumsal müzakereler çok daha fazla önem arz edecek.

'KÜRT MESELESİ YA SİYASETEN ÇÖZÜLECEK, YA DA ÇOKLU YIKIM ALANI OLMAYA DEVAM EDECEK'

-Diyelim ki iktidar, ya da daha sonra gelecek olan yeni iktidar yeni bir süreç uygulamadı ve  Kürt meselesine güvenlikçi politikalarla yaklaşmayı sürdürdü. Kürt meselesi artık uluslararası bir mesele olduğu tartışılmaz bir gerçek. Irak ve Suriye'de ABD-Rusya bir şekilde bu meseleye dahil olmuş durumda. Türkiye açısından uyguladığı güvenlikçi politikalar nasıl bir sonuç verir sizce?  Uluslararası boyut kazanan Kürt meselesinde nasıl bir yol izleyebilir?

Türkiye'nin Kürt meselesi ya müzakereye dayalı olarak siyaseten çözülecek, ya da uzunca bir dönem bir istikrarsızlık ve çoklu yıkım alanı olmaya devam edecek. Sorunun formları ve yüzleri zaman içinde değişebilir ancak bahsettiğim temel niteliği kalacaktır. Zira, Kürt meselesinde, Türk devletinin ya da genel olarak bir devletin baş edemeyeceği en az beş temel boyut var. Bunlardan ilkini nüfus oluşturuyor. Kürtlerin nüfus büyüklüğü bir devlet mühendisliğinin sınırlarını aşıyor. İkincisi, coğrafyayı hatırlatmak gerekiyor.

Kürtlerin yaşadığı toprakların coğrafik büyüklüğü önemli bir alan ve Kürtler bugün hala kadim topraklarında çoğunluğu oluşturuyor. Üçüncüsü, bu nüfus ve coğrafya sınır-aşan bir niteliğe sahip. Kürt coğrafyası ve nüfusu komşu üç ülkenin sınırlarına taşıyor ve sınırın öte yakalarında kardeşleri yaşıyor. Dördüncüsü, üç yakanın ikisinde kardeşleri teritoryal yönetimlerini kurmuş durumdalar ve bu yeni jeopolitik denklemin yakın gelecekte Kürtler aleyhine radikal bir şekilde geriye gideceğine dair bir belirti yok. Son olarak, Kürtler, sınır-aşan bir topluluk olarak kendilerini Araplar, Farslar, Türkler gibi gruplarla denk görüyorlar. Bu konuda toplumsal alanda bir kolektif kimlik inşası tamamlanmış durumda ve bunun bir devlet mühendisliğiyle geriye döndürülmesi mümkün görünmüyor.

'KÜRT MESELESİNİN ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ TÜRKİYE’NİN TAMAMINA MALİYET YARATIYOR'

Bu anlamda siyasi çözüm dışındaki seçenekler maliyet yaratmak dışında bir gelecek sunmuyor. Ayrıca, bu durum sadece Kürtlere kaybettiren ve maliyet yaratmıyor, aynı zamanda Türkiye’nin tamamına maliyet yaratıyor. Türkiye'nin son yıllarda içine girdiği otoriterleşme süreci ile Kürt meselesinin yeniden güvenlikleştirilmesi arasında doğrudan bir bağ var. Diyarbakır’a kayyum atayan merkezi hükümet, pandemi yönetiminde İstanbul, Ankara gibi illerde belediyelerin hesaplarını dondurdu.

İstanbul’un en az yarım asırlık geleceğini belirleyecek, atık suyundan, gıda tedarik zincirlerine, trafiğinden, eğitimine, sağlığına kadar her şeyini belirleyecek Kanal İstanbul projesini, büyükşehir belediyesi başta olmak üzere İstanbul’un aktörlerini dışarıda bırakarak, hatta onlara rağmen Ankara’dan planlayıp uygulayabiliyor. Yine, bugün içinde boğulduğumuz bu ekonomik krizi Türkiye'nin yönetim sistemi ve siyasetini anlamadan kavrama şansınız yok ve tüm bu süreçlerde Kürt meselesi kurucu bir dinamik olarak işlev görüyor.   

'GÜVENLİK SİYASETİ “UMUT EDİLEN” SONUÇLARI YARATMAKTAN ÇOK UZAK'

Türkiye Kürt meselesinin çözümünde bugüne kadar minimalist bir yaklaşım sergiledi ve kök nedenlere odaklanmadan, geçici çözümlerle yol almaya çalıştı ve esasında sorunu ertelemeyi tercih etti. Bununla birlikte her geçen gün kendisi açısından sorunun “maliyetleri” artıyor. Bakın 1999 yılı ile bugün arasında bir kıyaslama yapabilirsiniz. 1999 yılında Öcalan Türkiye’ye teslim edilmiş, PKK’nin ciddi bir örgütsel kriz içerisine girmişti. Bugün HDP’nin temsil ettiği gelenek o yıllarda %6,5’in altında oy alan ve sekiz ilde iddiası olan bir siyasi hareketti. 5-6 ilde birinci parti, 2-3 ilde de önemli bir muhalefet hareketiydi.

Ne Irak Kürdistan Bölgesi bugünkü anlamda vardı ne de Rojava. Bugünkü tabloya bakarsanız, HDP %10-12 bandında oy alan, 20 ilde iddiası olan bir hareket. Bu 20 ilin 12’inde birinci parti, ki 11’inde %50 ve üstü oy alıyor. Üç ilde iki ya da üç ana siyasi bloktan biri, 7 ilde ise güçlü bir muhalefet hareketi. Öte yandan Türkiye’nin 11 metropol kentinde %5-17 arasında oy alarak seçim dengelerini değiştirebiliyor.

Öte yandan Türkiye'nin güneyinde iki teritoryal Kürt idaresi oluşmuş durumda. Bunlardan Irak Kürdistan Bölgesi bir federe devlet ve bağımsızlık arayışında, Rojava de facto olarak özerk, ulusal ve uluslararası alanda tanınma çabası içerisinde. Üstelik Rusya ve ABD gibi bölgesel ve küresel aktörler meseleye doğrudan müdahil olmuş durumdalar. Özetle, normatif açıdan taşıdığı tüm sorunlar bir yana bırakılsa dahi, ilgili aktörün kendi maddi ve sembolik çıkarına odaklandığı bir rasyonel seçim olarak baktığınızda güvenlik siyaseti “umut edilen” sonuçları yaratmaktan çok uzak.