Covid günleri sürüyor. Hayat da. Uygarlık alışmak. Uyum, insanın en büyük gücü. Nerelere uyum sağlarsak hayatımız o. Covid-19 pandemisi ile yeni bir sosyal rejim inşa ediliyor. Ne eğitim ne de okullar bunun dışında. Pandemi koşulları altında geçen üç yarıyılın ardından açıldı okullar, ara tatil dün bitti. Milyonlarca çocuk ve ailelerinin ana gündemi eğitim ve eğitim denince neredeyse onunla özdeşleşen okul. Çok şey bekleniyor eğitimden. Hem yaşam becerilerinin kazanılacağı hem de her türlü gelişimin merkezi olarak görülüyor. 

Artı Gerçek olarak bu haftaki dosyamızın ikinci bölümünde,  eğitim ve okula dair ebeveyn tutumları, dijital yurttaşlık, ekran bağımlılığı, çevrimiçi ortam, çocukların ruhsal, sosyal ve zihinsel gelişimleri yanında dijital kültürün hayatın öğrenme deneyimlerini nasıl etkilediğini inceliyoruz.  Yanı sıra kitapların gelecekteki işlevini, geleneksel oyuna karşı dijital oyunların çocuk dünyasındaki yeri özelinde ebeveyn-çocuk ilişkisini, konu etrafında yaşanan sorunların temelde nereden kaynaklandıklarını uzmanlık alanları “eğitim ve çocuk” başlığında buluşmuş insanlarla konuşmaya devam ediyoruz. 

Çocuk edebiyatı yazarı Dr. Seran Demiral: Okumanın zevki nadirdir

İlk sözü çocuk edebiyatı yazarı, Dr. Seran Demiral’a veriyoruz. Demiral’a, sıklıkla okumaktan ziyade izlediğimiz, seyrettiğimiz bir çağda okumanın günümüzde nerede yer aldığını, kitabın şu anda çocukların dünyasında nerede oluğunu sorduğumuzda, Demiral, cevap olarak kitap ve okumanın karşısına düşen yerden başlayacağını söylüyor. Demiral, atari salonlarından, playstation oyunlarına, internet kafede buluşup counter-strike oynanan bir zamandan oyun videolarının yayınlandığı platformlara, internet ve oyun dünyasının farklı zamanlarını çocukluğu ve ilk gençliğinde bizzat deneyimlediğini belirtiyor. Demiral, dolayısıyla görselin, akan imajlar arasındaki kurguların evrenine yabancı olmadığını ifade ediyor. Demiral şöyle devam ediyor, 

“Buna rağmen, daima okumanın zevkinin nadir olduğunu düşünürüm, çünkü hazır imajlar sunulmaz metinlerde, her şey okurun hayal gücüne bırakılır. Sinemaya gitmektense kitap okumayı tercih eden çocuktum haliyle ama oyundan konuyu açmamın sebebi başka; oyun sizi özne yapan, içine davet eden, kurgusal akışa yön vermenizi sağlayan bir yere dönüşebilir, kitaptaysa bu interaktif anlayış ancak sınırlı düzeyde mümkün. Okulu sayfaya yönlendirebilir belki metin ya da açık bir final bölümüyle metnin okurla birlikte bir sona ulaşmasına olanak tanıyabilir. Nihayetinde, edebiyattaki akımlar ve değişen kavrayışlar da toplumsal olanın yansımasının ürünü-tam tersinin olduğu durumlarsa metnin gücünün ispatı. Metnin gücü demişken, sözgelimi tiyatroyu ele alalım, bir oyunun performansında interaktifliğe alan açtığımız, seyirciyi sürece dahil ettiğimiz her seferinde metin yeniden yazılır öyle değil mi? Fakat o performans, oyunun sergilendiği sürece, oyunun farklı bir dramaturgiyle sahnelenmesi süresince önemlidir; kalıcı olan metnin kendisidir. Buradan hareket edecek olursak, ben araç her ne olursa olsun kurgunun, hikâye anlatmanın vazgeçilmez olduğu kanaatindeyim”

Bugün değişen şey okumanın yerini seyretmenin alması değil

Demiral, bugün değişen şeyin okumanın yerini seyretmenin alması olmadığını söylüyor. Demiral, tipografik bir dönemden imajların imgelerin olduğu bir döneme çoktan geçmenin ayrı bir konu olduğunu, seyretme eyleminin kendisinin daha az çaba gerektirdiği için tercih edildiğinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade ediyor. Demiral, “Kaçımız yorgun argın işten eve döndüğümüzde açıp kitap okuyoruz? Kaçımız bir dizinin peşine takılıp karşısında uyuklamayı tercih ediyoruz?” diyor. Demiral, kendi davranışımızı, seçimimizi düşününce çocuklardan beklentimiz olmaması gerektiğini belirtiyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor,  

“Nicelik itibariyle, seyrettiğimiz bir çağda olduğumuz vurgusu elbette gerçek ama bugün değişen şeyin araçtan ziyade insan alışkanlığı olduğundan söz etmek mümkün. Piyasa tabiriyle “tüketicinin”, hikâye bağlamında ise, hikâyeyi alımla yan insanın alışkanlığı. Nedir bu alışkanlık? Dahil olma arzusu, katılımcılık, sürecin kendisini yönetme. Medya ile yeni medyanın en büyük farkını düşünün. Haber kaynağımız artık tek yönlü değil, yeni medya ortamı ise, bizim de dahil olduğumuz, sıradan insanın bilgi ve deneyimini paylaştığı, popüler bir kişiye dönüştüğü, önemsendiği, kendi (dijital) benliğini inşa ettiği bir yer aynı zamanda. Buradan kitabın dijitalleşmesine vurgu yapmak mümkün ama benim vurgu yapmak istediğim asıl nokta, okurun eserin üretiminde söz sahibi olma arzusu. Geçmişte yazarları tanımazdık bile, onlar kendi kabuklarında var olan tanrılar gibiydi, bugünse yazarların, sanatçıların yaşam öyküleri ve her birinin sıradan insanlar olduğu fikrine daha yakınız”

Demiral, öznenin çağının bu olduğunu, kahramanlara ve romantizme gerek olmadığını söylüyor. Demiral, herkesin resim yaptığı, fotoğraf çektiği, kitap yazdığı bir çağ olduğunu, kitap yazarlığı ile tweet yazarlığı arasındaki farkı ve kimin nitelikli üretici olduğunun yanıtını verecek olanın zaman olduğunu ifade ediyor. Demiral, bu değişen zamandaysa araç ne olursa olsun, çağa uygunluğunun imkânı, yazan ile hakkında yazılan ya da yazılanın hitap ettiği kitle arasındaki sınırların belirsizliğinden geçmekte olduğunu söyleyerek şöyle devam ediyor, 

“Kitap çocukların dünyasında nerede sorusunun karşılığı, tam da bu nedenle oyundan, filmden bir sosyal medya platformundaki kanaldan bağımsız değil. Kitap hep var olmaya devam edecek, orası kesin, fakat plak gibi yeniden prestij kazandırılan nostaljik bir nesne olarak mı yoksa tamamen dijitalleştirip bir metaverse evrende kaynak tüketiminden azade, yeşil ekonominin bir parçası olarak mı? Bunun cevabını birlikte arayacağız. Benim için kesin olan tek şey, insanın anlatma ihtiyacı. Bu ihtiyaç için gündelik hayatta en çok kullandığımız yöntem dilse, kelimelerse, doğal olarak bunların var olduğu yerden, metnin kendisinde daha yaratıcı, kalıcı, iyi bir anlatma şeklinin olduğunu düşünmüyorum. Her zaman kalıcı olan ve insanın özgüllüğünü gösteren şey dilin kendisi, yöntemimiz ve aracımız her ne olursa olsun metnin kalıcı olacağı kesin. Yeni kuşaklar yeni metotlar geliştirecek, dijital olanı sürecin ayrılmaz bileşenine dönüştürecek belki ama bunu da metnin olanaklarıyla yapacaklar kanaatindeyim.”

Felsefi danışman Özlem Marangoz Aydın: Bugünün çocukları dijital dünyaya doğdular

Opus Noesis’den Felsefi Danışman Özlem Marangoz Aydın’a çocuklarla yeni dijital yurttaşlarla yetişkinlerin (öğretmen, anne-babalar) birbirini anlamasındaki güçlerin neler olduğunu sorduğumuzda, Aydın, çocukların dijital kullanımı söz konusu olduğunda olumsuz şekilde karşı karşıya kaldıkları grubun öğretmenlerden ziyade ebeveynleri olduğunu söylüyor. Aydın, aşmaktan ziyade anlaşılmak kavramının duruma daha uygun düştüğünü, çocukların “dijital yurttaş” olarak anılmalarının sebebinin telefon, televizyon, bilgisayar, tablet gibi dijital tüm aletlerin günlük hayatta yoğun bir şekilde kullanıldığı bir dönemde doğmuş olmaları olduğunu belirtiyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor, 

“Bana sorarsanız bir çocuk için ayakkabısının gerekliliği ile tabletinin gerekliliği arasında fark yok. Asıl soru bu cihazların ne şekilde kullanıldığı bir evde doğmuş olmaları. Yetişkin olarak ebeveynler sürekli çocuklarından ve çok fazla dijital oyun oynadıklarından şikâyet ediyorlar. Aslını isterseniz bunun çocuklara yapılmış bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Kastım çocukların sınırsız bir özgürlükle dijital dünya ile baş başa bırakılması değil elbette. Doğru rehberlik alır ve iyi örnekler görürlerse çocuklar zamanı geldikçe dijital cihazları kullanmayı öğrenir, ne zaman, hangi amaçla, ne kadar süre ile kullanabileceğine çok küçük yaşlardan itibaren kendisi karar verebilir. Tecrübelerim gösteriyor ki, uygulamalı felsefe alanında annelerle, babalarla, ebeveynlerle felsefe atölyelerinin özgürleştirici etkileri var, en başta durumu anlamaya yönelik”

Çocukları kabloya bağlamayın

Aydın, diğer yandan felsefi danışmanlık sürecini yürüttüğü ailelerin çocukları ile felsefi iletişim yöntemini kullanmaya başladıklarında çocukları ile daha kolay anlaşabildiklerini, bir tür önleyici sağlık hizmetleri gibi olası iletişim kazalarını engellediklerini gözlemlediğini söylüyor. Aydın, çocukların edilgen, hatta emir alan konumundan çıkarak kendi esenlikleri için kararlar alabilen bilince ulaştığında dijital cihazların kullanımının sorun olmaktan çıktığını ifade ederken hepimizin günlük hayatta uyguladığı pratikleri örnek veriyor. 
 

“Anlaşmazlıkların şu durumlarda daha da derinleştiğini gözlemliyoruz, sürekli elinde telefonla dolaşan ebeveynler, mama sandalyesinde bile çizgi film seyrederek yemek yedirilen bebekler, televizyonun sürekli açık olduğu evler “aman yeter ki ağlamasın” diye eline sürekli dijital cihaz tutuşturulan çocuklar, daha rahat bir sohbet ortamı ya da daha sessiz bir ortam için önüne, eline dijital cihazlar verilen çocuklar, dijital cihaz ebeveyn için vazgeçilmezse ve çocuğunu dinleyip göz teması kurmasına bile engelse… “Çocukları kabloya bağlamak” diye bir deyim kullanıyorum. Çocuklarınızı kabloya değil, aranızdaki sevgiye dayalı ilişkiye bağlayın, bu koşulsuz sevgi ilişkisi sıklıkla ihmal ettiğimiz ve nedense aranması nafile araçlarda “doyum” u aramaya ve asla bulamamaya sevk ediyor” 

Aydın’a genelinde oyun, özelinde tabletle oynamanın gelişim üzerindeki etkilerinin ne olduğunu, tablet ya da bilgisayar üzerinden oynanan oyunların çocuk gelişimi kavramı açısından nasıl değerlendirdiğini sorduğumuzda, Aydın, oyun oynamanın çocuğu gerçek hayata hazırladığı, kişisel gelişimini, sınırlarını, karakteristik özelliklerini kısaca kendisine ait tüm özelliklerini çeşitli oyunlar için diğer çocuklarla birlikte keşfederek deneyimlediğini, değiştiğini, esnediğini, çarpıştığını, barıştığını, problem çözme yeteneklerinin geliştiğini, çocukluktan yetişkinliğe bir tür yolculuk, hatta yaşama bilgeliğine ulaşmasından muhteşem bir araçlar, olanaklar topluluğu olduğunu söylüyor.  Aydın, günümüzde fiziksel aktivitelerin olduğu, koşmalı, yuvarlamalı, açık alanda, ebeveyn gözetimi olmadan oyunların özellikle büyük şehirlerde binaların arasına sıkışmış hayatlar yaşayan ailelerde yine yetişkinlerin eliyle kısmen uygun alan olmaması kısmen güvenlik sebebi ile çocukların hayatlarından çekilip alındığını ifade ediyor. Aydın, bir çocuğa “koşma, zıplama” demenin çok yersiz olduğunu düşündüğünü, tam tersine eğer bir çocuk koşmuyorsa “Bir sorun mu var, neden koşmuyorsun?” diye sorgulanması gerektiğini ifade ediyor. Aydın sözlerini şöyle sürdürüyor, 

“Pandemi ile beraber tablet ve bilgisayar örgün eğitimin çatısı altında da gereklilik haline gelmişken çocuklarımızı dijital dünyadan asla koparamayız, tam tersine dijital dünya içinde oyun oynarken de doğru kararlar almalarında onları destekleyebilir, çocukların öğrenme yolculuklarında onlara eşlik eden kolaylaştırıcı nitelikte bir tür rehberlik yapabilmeliyiz. Yüzlerce çocukla yaptığım felsefe atölyelerinde çocuklar dijital oyunlar oynamak yerine fiziksel oyunları tercih ettiklerini, fakat alansız, arkadaşsız kaldıklarından dijital oyunlara daha fazla yöneldiklerini dile getiriyorlar. Bazı dijital oyunların neden bu kadar öldürmeli ve kanlı olduklarını sorgulayarak birbirlerine gelişimlerini destekleyici, keyifli, araştırmacı yönlerini güçlendiren kimi dijital ve kutu oyunları tavsiye edebiliyorlar. Kendileri ile saklambaç, körebe oynamayan, zaman ayırmayan ebeveynlerini şikâyet ederken, pek çoğu “Bizi başlarından atmak için, uslu duralım diye tablet veriyorlar, sonra da oynadın diye kızıp elimizden çekerek alıyorlar” tespitinde hemfikir”

Aydın, Felsefi Danışmanlık talep eden ailelere sundukları rehberliğin sadece çocukların değil, ailelerin de oyuna bakış açısını değiştirerek aile içi ilişkilerini okul, dijital ortam kullanımı, ödev, oyun ve bağ kurma konularında tam bir esenlik sağlamaya yönelik özgür ve sınır ihlali olmayan bir ev ortamı oluşmasını desteklediğini söylüyor. Aydın, uygulamalı felsefe ile kendi kararlarını kendi iyiliğine almayı öğrenen özgür, kendi problemlerini her alanda çözebilen çocukların gelişmesine katkısı bulunmak olması gerektiğini belirtiyor. Aydın, “Asıl konunun toplum ve ebeveynler olarak çocuklarımızın gelişmesini isteyen bizler ne durumdayız? Gelişime, değişime, esnemeye açık mıyız? Çocuklarımızı sever, över, yerer ve yargılarken içimizdeki çocuğa da söz hakkı veriyor muyuz” diyor. Aydın’a çocukların anlam, anlama dünyalarını Pandemi dönemiyle birlikte tabletlere dair değişen zıt tutumlarını nasıl anlamlandırdığını sorduğumuzda, Aydın: 

“Çocuk olmanın çok zor olduğunu düşünüyorum. Henüz ne olduğunu bilmediğiniz bir yetişkine evrilirken etrafınızdaki herkes sizden çok biliyor ve tüm hayatınızı büyümenize eşlik eden diğer yetişkinlerin sunduğu sınır ya da sınırsızlıklar içinde yaşamak zorunda hissediyorsunuz. Çocuklarla kararlı, istikrarlı, güven verici ve sevgi dolu bir bağ, ilişki kurmadığımız sürece sadece tablet kullanımı ile ilgili değil her alanda sorun yaşarız. İki çocuk annesiyim, çocuklarla, ebeveynlerle ve yaşlılarla da felsefe yapıyorum. Tüm ilişkilerde yaşanan sorunları her açıdan ve asıl muhataplarından, yaşanmışlıklardan süzerek öğreniyorum. En önemlisi çocuklardan, onların gözüyle yapılmış analizler dinliyorum. Sorunu ilişkiye toptan bakarak daha iyi tanımlayabiliriz. Diğer bir deyişle eğer bir ilişkide sorun varsa asla tek değildir ve asla tek taraflı değil, belli bir bağlam içinde. Eğer uygulamalı felsefe yöntemiyle yaklaşırsak bağlamı somutlaşabiliyoruz. Bu da çözümlemeyi, anlamayı sağlıyor, aynı zamanda sağlıklı kararın altyapısını da oluşturabiliyor danışmanlık yolculuğumuzda”

İhtiyaç duyduğumuz tek şey özgürlük

Aydın, çocuklar ve yetişkinler arasında sorun ya da inatlaşmanın her alanda karşımıza çıktığını, yemek seçme, kıyafet seçimi, dijital ortam kullanımı, ödev yapma, okuma alışkanlığı, yatma saati vs. ister gündelik yaşamdaki beşeri ilişkilerle ilgili olsun ister öğrenciliğiyle kendi sınırlarını kendi koyabilen yani cihazı kapatan, ödevlerini zamanında ve eksiksiz yapan, aile içindeki statüsünün ona yüklediği sorumlulukları uyarısız biçimde yerine getiren çocukların var olduğunu ve bunun bir tesadüf olmadığını, felsefi iletişim ile mümkün olduğunu söylüyor. Aydın, çocukların sanılanın aksine sınırları sevdiklerini, bununla güvenli alanları, bu alanların içinde ihtiyaçlara yönelik çizilen, istikrarlı ve asla keyfi olmayan kuralları kastettiğini, gerekçeleri içtenlikle paylaşılan kuralların, başkalarıyla birlikte yaşama bilinci edinmelerine ortam yarattığını ifade ediyor. Aydın bu durumun da onların etik kişilik geliştirmelerini kolaylaştırdığını, sonuç olarak yaşamını, ilişkilerini, diğer tüm insanlarla kurduğu bağlarını daha anlamlı hale getirdiğini, kendi kararlarını sonuçlarını üstlenerek özgürce almasına da rehberlik ettiğini belirtiyor. Aydın’a Pandeminin sosyal, fiziksel, ruhsal, zihinsel gelişimlerini nasıl etkilediğini sorduğumuzda, Aydın: 

“Kendi çocuklarım da dahil olmak üzere dolaylı ya da direkt olarak iletişim kurduğum, felsefe yaptığım her çocuğa “Ya o çocuk ben olsaydım!” diye bakarım. Bu bakış açısı ile yaklaştığımız her çocuğun varlığını, varlığından doğan ona ait özelliklerini, ihtiyaçlarını görür, anlar, dinler, kabul eder ve anlaşmaya yönelik bağ kurabiliriz diye inanıyorum. Her çocuk biricik ve hepsinin içinde bulunduğu ortam farklı, Pandemi sebebi ile hepsinin etkilendiği ortak konular var, bireysel olarak çok farklı sorunlar da yaşadılar ve yaşamaya devam ediyorlar, yaşananlardan bazıları ne yazık ki derin izler bırakacak. Pandemiye bağlı ya da değil, öyle ya da böyle sorun hep yaşanıyor, önemli olan bizim sorunlara karşı nasıl bir tavır geliştirdiğimizdir. Sorun, çocuklarımıza kendilerinin başa çıkma yöntemlerini oluşturmaları için rehberlik edip edemediğimiz”

Aydın, sanal dünya ve dijital dünya kavramlarının birbirine karıştığını, ebeveynlerin tutum ve davranışları arasındaki farklılıkların çocukların kafasını karıştırdığını ve tutum geliştirmelerini güçleştirdiğini söylüyor. Aydın, ebeveynlerin dijital dünyayı çocukları için ödül ve ceza olarak kullandığını, bu tür yaklaşımların kısa vadede aile içi ilişkilere, uzun vadede çocuğun gelişimine ve kişiliğinin oluşmasına olumsuz yansıdığını ifade ediyor. Aydın, dijital dünya ile sınırsız bir ilişki içinde olan ebeveynlerin çocuklarını dijital dünyadan yasaklar koyarak uzaklaştırdıklarını belirtiyor. Aydın sözlerine şöyle devam ediyor, 

“Yasaklarla yönetilmeye çalışılan ebeveyn çocuk ilişkisi baskıcı ebeveyn tutumu sebebi ile çocuğu gizlemeye, gizlenmeye, yalana ve neticede sanal dünyaya daha çok itiyor. “Bende yoktu, çocuğumda olsun!”, “Ben yapamadım, çocuğum yapsın” mantığı ile dijital araçları sınırsızca çocuğun kullanımına sunan ebeveyn yaklaşımı aynı şekilde aile içi sorunlara yol açıyor” 

Aydın son olarak bir insan ve her yaştan insanla felsefe yapmaya gayret eden bir kolaylaştırıcı olarak, insanlara kişi muamelesi yapmanın sorumluluğumuz olduğunu söylüyor. Aydın, onları gözetmenin, duymanın, eşit ilişki kurmanın, düşüncelerini önemsemenin ve şüphesiz içten biçimde sevgiye dayalı ilişki kurmanın kilit önemi olduğuna inandığını, sorumluluğu alınan davranışların özgürleştirdiğini ve özgürlüğün hepimize iyi geldiğini söylüyor. “Belki de ihtiyaç duyduğumuz tek şey özgürlük” diyerek sözlerini bitiriyor.