Tuncay ÖZDEMİR


Murat Belge’nin ilk baskısı 2008 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan “Genesis- “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni” isimli kitabı adından da anlaşılacağı üzere erken cumhuriyet yıllarından itibaren kurulmaya başlanan Türk kimliğinin dönemi ve uzanan tarihsel kesit içinde üretilen edebiyat ürünlerinde yansıyan çeşitli hatlarına ve öğelerine dair bir incelemeyi amaçlıyor. Bu kitabı konusu bakımından benzer sayılacak tarihi, sosyal ve siyasal araştırma- inceleme kitaplarından ayıran temel özellik ise referans aldığı romanlar arasında bir analoji kurarak benzerlik ve ayrılıkları ortaya çıkarmak suretiyle karşımıza genel ve bir o kadar özellikli bir manzara koyması olarak ifade edilebilir.

Genesis İhtiyacı, Nereden?

Bilindiği üzere Osmanlı’nın çözülüş döneminin ardından kurulan cumhuriyetin erken yıllarında uluslaşma sürecinin teorik gereklerini yerine getirmek ülke entelenjansiyasının başlıca göreviydi. Bu görevin bir ayağı tarih iken diğer ayağı ise kuşkusuz olarak tarihin edebileştirilmesi yani destansı bir ulusal anlatının kurulması sorunu idi. Bir “Genesis”… Yani bir kuruluş- yaratılış anlatısı oluşturmaktı. Osmanlı boyunduruğundan en son kurtulan milliyet olan Türklerin beraberinde boyunduruk altına aldıkları diğer milletleri de kapsayacak etraflı bir tarih kurmaya ihtiyaçları vardı. Çünkü her ne kadar Osmanoğlu Beyliği bir Türkmen beyliği olsa da sonraki dönemlerde siyasi hayatına İmparatorluk şeklinde devam eden devlet Türk kimliğini çoktan geri plana itmiş – ve hatta aşağılamış- bunun yerine bürokratik kadrosunu devşirmelerden oluşturma geleneği yerleşmiş ve İslamcılık ile Devletçiliği ikame etmişti. Dolayısıyla Türkmenler bu baskı ve yok sayılma altında kendi tarih ve kültürlerini kurumsallaştıramamıştı. Osmanlı'nın bakiyesi üstüne kurulan cumhuriyetin, dönemin küresel siyasal evresi olan ulus modernizasyonunu gerçekleştirmesi bir zorunluluk olarak duruyordu. Ve burada bir dipnot olarak yine Belge’den aktarmak gerekiyor ki bu modernizasyon daha ziyade bir militarizasyon şeklinde gerçekleşmekteydi.

Devlet Ana, Osmancık, Azap Ortakları

Kitabın başlangıç bölümünde Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı, Tarık Buğra’nın Osmancık’ı ve Erol Toy’un Azap Ortakları karşılaştırmalı şekilde inceleniyor. Kuruluşu Osmanlı’dan başlatma özelliği ile aynı zeminde duran bu romanlardan hareketle özcülük düşüncesine vurgu yapıyor. Bu üç kitaptaki farklı “Genesis” çizgi ve öğelerine yakından bakarak öz’ü, biz’i, iyi ve kötü kavramlarını, ahlak maneviyatçılığı, kadının yerini ve daha pek çok şeyi “interdisipliner” bir yaklaşımla incelemeye tabi tutuyor. Özellikle Buğra ve Tahir’in eserlerinde Türk kimliğinin yansıtılışındaki özel ahlak kaygısı yani Müslüman kadının ana figürü olarak resmedilmesi ve iffet yaklaşımına karşın erkeğin cinsel haz nesnesi olarak “Kahpe Bizans’ın yiğit güzeli!” kalıbı olarak işlenmesi bolca ele alınıyor.

Kemal Tahir’in Asya Tipi Üretim Tarzını, Tarık Buğra’nın mukaddesatçı çizgisini ve Erol Toy’un Bedrettin’e giydirdiği anakronik komünist elbiseyi keskinlikle tartışıyor. Edebi bakımdan ise söz konusu yazarların kurmaya çalıştığı arkaik dil, karakter oluşumu ve olay anlatımı gibi teknik konuları süzgeçten geçirmeyi elbette ihmal etmiyor. 

Burada kişisel okuma tecrübemden hareketle bir noktada özeleştirel yaklaşım ifade etmek istiyorum. Belge’nin “Azap Ortakları” eleştirisi beni hayli düşündürdü. Sonunda şunu fark ettim: Azap Ortakları’nı okuduğum vakitler henüz sosyalist düşünce ile yeni karşılaşmış ve sempatisi etkilenme düzeyinde olan yeni yetmeydim. Ayrıca edebiyata ilgim vardı. Şeyh’in eşitlikçi görüşleri ve bu görüşler uyarınca Osmanoğlu iktidarına saflarındaki binlerce kişilik mürit topluluğuyla silahlı bir karşı koyuş pratiği içinde olması beni etkilemiş, böylece dilin epik- destanlılığının da katkısıyla duygularımı coşturmuştu. Fakat durum bundan ibaretti. Yani okuduğum zamanda bir miktar abartılmış olduğunu hissettiğim Bedrettin görünüşünü yine de heyecanla karşılamış ve dimağımda o günkü anısını yaşatmışım. Sonraki yıllarda Azap Ortakları hakkında yeniden düşünmemişim. Sübjektif, özcü ve her şeyden önemlisi bu denli egemen olan olgusal anakronizmi hissetsem dahi fark etmemişim. Fakat yine de kuruluşunu Osmanoğlu Beyliği’ne götüren Tarık Buğra ve Kemal Tahir’in devletçiliği karşısında Erol Toy’un tarihini Bedreddin İsyanında arayan devrimci tavrını aynı kefeye koymanın haksızlık olacağı inancıyla selamlamadan geçemeyeceğim.

Son olarak Murat Belge’nin söz konusu yazarların başka ülkelerde de benzerlerine rastlanacak şekilde “kuruluş edebiyatı” olarak adlandırılacak janr içinde ele aldığı eserlerde tarihin kurgulaştırılarak kuruluşun olgusal olmaktan uzak bir tarzda edebileştirildiğini yani yapılan şeyin edebiyat içinde olsun olmasın bir keşif olmaktan çok “İcat” olarak adlandırılması gerektiği vurgusunu belirtelim. Bu noktadan hareketle tarih ve edebiyatın iç içeliğini daha iyi kavramak mümkün olmaktadır.

Filibeli Ahmed Hilmi

Yine kitabın bir bölümünde kuruluş edebiyatına örnek olarak Filibeli Şehbenderzade Ahmed Hilmi’nin “Öksüz Turgut” adlı eseri inceleniyor. Bununla beraber Filibeli’yi daha iyi anlamak açısından “Öksüz Turgut” ile benzerlik taşımayan ”Amak-ı Hayal” adlı roman’ını da (M. Belge, bu eserin roman değil ancak bir anlatı olabileceği görüşünü paylaşıyor) gözden geçiriliyor. Filibeli’nin kitaba konu olmuş yazarlar içerisinde İslamcı değilse bile mukaddesatçı ve tasavvufi yanı ağır basan biri olması ve eserlerinde bu manevi boyutu öne çıkarması açısından özellik taşıdığı belirtiliyor.

Irkçı- Ülkücü yazında “Genesis”

Necati Sepetçioğlu, sağcı- ülkücü yazına ürün veren yazarlardan. Kuruluş Romanı türünde sayılacak romanı ise 5 ciltten oluşan “Kilit”. Bir pentaloji. Sepetçioğlu bu romanında kuruluşu bekleneceği üzere Osmanlı’dan önceye Türkler’in Anadolu’ya girişi kabul edilen Malazgirt Savaşına tarihliyor. Murat Belge’ye göre bu tarihleme yine bir ülkücü olan ve “Bozkurtların Ölümü” adlı eserinde kuruluşu pagan döneme götüren Nihal Atsız’a nazaran yine de iyi. Necati Sepetçioğlu içinden geldiği ve beslendiği ülkücü hareketin kültürel sığlığı dolayısıyla bekleneceği üzere ortaya bir edebi ürün koymaktan ziyade ideolojik görevi öncelenmiş hamasi ve elbette bu türdeki kötü edebiyatın ortak özelliği olan abesle iştigal bir arkaik dil ve anakronik bir takım lakırdılar koymuş oluyor yalnızca. Belge “Kilit” adlı kitabı incelerden yabancı nefreti, ideolojik düşmanlar, din ve millet, kadın ve erkek gibi başlıklar altında deşifrasyon yapıyor. Bu alanlarda yazılanlar ve bunun arkasında yatan zihin dünyasına ilişkin faşizmi işaretleyen önemli saptamalarda bulunuyor.

Kuruluş romanı analizinde sıra Nihat Atsız’ ın 1946’da yayınlanan “Bozkurtların Ölümü’ romanına geliyor. Belge, bu bölüme ulus çağında her ulus veya ulus adayının kaçınılmaz olarak milliyet ve din gerilimi yaşadığını, bunun kaçınılmaz bir ayırım noktası olarak kendini dayattığını ve fakat nihai olmasa da ibrenin ulus kimlikleri açısından milliyete doğru kaydığını belirterek başlıyor. Nihal Atsız’ın bu romanı kendi dönemi içinde Müslümanlık öncesi Türkleri hikâye eden romanlar arasından Müslüman olmamış Türk’ün olmuş Türk’den iyi olduğunu ima etmesiyle ayrılıyor. Murat Belge, Bozkurtların Ölümü’nü incelerken karakterlerin stereotip yapısına dikkat çekerek popüler olmasındaki nedeni buraya bağlıyor. Keza Atsız’ın tasarısının aksine kitabın akıbetinin bir çocuk romanı olmasını da kurgu ve karakterlerin basitliğine bağlıyor. Bunun üzerinden “Bozkurtlar Diriliyor” ve “Deli Kurt” romanlarının başarısızlığını da izah etmiş oluyor. Tutarlı bir ırkçı olarak Nihal Atsız’ın romanlarında Türklük ile İslam arasına en uzak mesafeyi koyan yazar olduğunu söylemek yanlış olmaz. Murat Belge bu bölümün Türk Irkı adlı kesitinde bizzat Atsız’dan alıntı yaparak, onun görece okumuş, entelektüel biri olarak zoru başararak nasıl ırkçı olduğunun altını çiziyor:” Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için… Evet, tekrar ediyorum: ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için…” (Atsız, İçimizdeki Şeytan, İstanbul 1992 s.10) .

Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü”’nde Çin’li düşmanlığı özel bir önem arz ediyor. Hatta Çinli düşmanlığında ileri giden Atsız’ın şu ifadeleri ile Çinlileri medeni olmakla suçlaması ise hayli ilginç bir manzara ile karşı karşıya bırakıyor bizi ; “Çeri olmak için değil, dokuma yapmak, yemiş yetiştirmek ve filozof olmak için yaratılmış yarı buçuk kişiler”. Nihal Atsız’ın ırkçı- milliyetçi ve militarist olmanın da ötesinde düpedüz faşist edebiyatı kadınlar konusunda da bekleneni veriyor ve Türk kadınını ancak erkeksi erdemlerin yüceltildiği aseksüel bir imge olarak kodlarken, Türk olmayan kadınları ise kural olarak orospu olmakla itham ediyor. Bu bölüm Atsız’ın Genesis’e ilişkin tavır ve yaklaşımının incelenmesi ile son buluyor.

Atilla ve Hunlar 

Peyami Safa’nın en son 1974 yılında Ötüken’den neşredilen “Attila”’sının Marcel Brion’un “Attila”sına cevaben yazılmış olduğuna kanaat getiren Murat Belge, Brion’un Attilasını sonra Peyami Safa’nın Attilasını inceliyor. Atilla’yı ulusal kahraman olarak sunmada anlaşmış olan yazarların ulusal kahramanlarını ele alış biçimleri ise belirgin olarak farklılaşıyor. Örnek olarak ise Brion’un kurgusundaki Attila harp etmeyi sevmeyen, asıl yeteneği diplomasi olan bir lider olarak tasvir edilirken Safa’nın Attilası ise tam tersi bir özellik taşıyor. Safa eserinde Attila’nın “Allahın Kamçısı” sıfatını beğenerek paylaşıyor. Bu bölümün ilerleyen kısımlarında Belge yine Ziya Gökalp ve kimi sürgün Jön Türklerin çıkardığı bazı edebi dergilerden Attila’nın resmedilişine ilişkin şiirleri alıntılayarak Trablus ve Balkan bozgunundan sonra diriltilmek istenen militarist ruha dayanak yaratmak isteyen Türk Milliyetçiliğinin bir ulusal kahraman yaratma serüvenine etraflıca göz gezdiriyor. Bu gezide Macar yazar Geza Gardonyi’nin 1902 tarihli muhtemelen ilk Attila romanına da değiniyor ve sonuç olarak Atatürk öncülüğünde yapılan Birinci Türk Tarih Kongresinin kararlaştırdığı tarih kurgusuna açılımına uygun düşen edebiyattaki Attila tasarımlarına dair eleştirel bir analizi bizimle paylaşmış oluyor. 

Türklük Sorunsalı Olarak Cengiz Han
Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun dönemin popüler edebiyatı içinde hatırı sayılır bir yere sahip olduğuna önceki bölümlerde de değinilmişti. Kozanoğlu erken cumhuriyet yıllarında (Resmi Türk-Tarih Tezi'nin bizatihi devlet eliyle oluşturulmaya gayret edildiği bir dönemdir bu.) ulusal kimlik yaratma adına tarihini savaşçılık ve medeniyet taşıyıcılığı gibi “yüce” değerlere yaslamak isteyen milliyetçi yazının içine düştüğü ulusal kahraman yaratma sorunsalına “Kızıl Tuğ” romanı ile katkı sunuyor. Sorunsaldan kastedilen şeyin ise elbette Cengiz Han’ın türk olup olmadığı hakkındaki farklı görüşler ve rivayetler olduğunu söylemeye gerek yok. Örneğin Kızıl Tuğ romanında Cengiz’in Türk olduğu iddiasında olan Kozanoğlu’na karşın Birinci Türk Tarih Kongresinin önemli isimlerinden Reşit Galip aksini savunuyor. Afet İnan ve diğer bazılarının çözümü ise Cengiz’i Türk ancak Moğolları Türk görmemek oluyor. Çünkü Moğolları Türk görmek aynı zamanda Türkleri sarı ırk içinde saymayı beraberinde getiriyor ve malum üzere sarı değil beyaz ırktan olmak makbul olandır.

Mavi Anadolu’cular

Murat Belge kitabının ilerleyen bölümünde Türklerin yurdu neresidir sorusuna verilen cevaplar arasından bu defa “Anadolu” diyenleri konu ediniyor. Bu meyanda Halikarnas Balıkçısı, Cevdet Melih Anday ve Azra Erhat’ın roman, şiir, deneme ve konuşmalarında geçen Mavi Anadolu Tezi hakkında kimi açıklıklar getiriyor. Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı)’nın Batı Anadolu yani İonia kültürü ile denizin diğer tarafının kültürü arasında kurduğu ilişki üzerinden savaş/medeniyet tercihi içerisinde tarih tezine uygun olarak medeniyeti öne çıkarması ve buna uygun bazı teorik izahat ve somut benzeştirmeleri üzerinden analiz kurarak bu tezin öncekilere göre makul ancak yine de bilimsellikten uzak bir yaklaşımın sonucu olduğu belirtiliyor. Bu tezin savunucularının Kemalist olduğu görüldüğünde Kemalist Milliyetçiliğin etkisinde olarak Atatürk’ün biyolojik ırkı değil medeniyeti (ama medeniyet içinde kahramanlığı ve savaşçılığı da terk etmeden) Anadoluluk kimliğini yerleştirmek istediği Güneş Dil Teorisi ve Türk-Tarih Tezi'nden hareket etmesi yadırganacak şey değil. Ancak bu teze yaslanan söz konusu eserlerin de her ne kadar ırktan çok medeniyeti öne çıkarmak gibi (Medeniyet!) kurgusal bir temele sahip olarak ırkçı eserlerden önde olsa da ilkellik, tarih yanılgısı ve kadın düşmanlığında aşağı kalır yanı olmadığını açıkça belirtiyor.

Bir Ayrıksılık

Belge kitabın son bölümünde Ezel Akay’ın 'Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü' adlı sinema filmini konu ediniyor. Kitabı boyunca “Genesis” bulma sorunu etrafında yoğunlaşan romanlara yönelen yazarımız bir istisna yaparak neden bu filmi ele aldığını; bu filmin “Genesis”i konu almamasına rağmen ”Genesis”i anlatan en iyi sanat eseri olmasıyla açıklıyor.

Son 

Murat Belge bu eserinde gayet yalın ve açık bir dil kullanmış. Okuyucularını akademik bir metnin sıkıcılığı ve okuma zorluğu ile karşı karşıya bırakmadan, rahat takip edilecek bir yazın dili kurmuş ve kalemini böylece oynatmış. Yazar kişisel düşünce dili ve yazı üslubunu (Ki yer yer esprili ve hatta alaycı bir üsluptur bu.) eser boyunca koruyor. Öyle ki kendi de solcu olmasından kaynaklı Kemal Tahir’e bu kötü romanından kaynaklı kızgınlığını saklayamıyor. Erol Toy’un 'Azap Ortakları' için ise alınacak bir şey yok diyerek ağır bir eleştiride bulunuyor ve Tarık Buğra için zaten daha iyisini beklemezdim diyerek noktayı koyuyor. Ve buna benzer şahsi üslubuyla kaleme aldığı yorumların okuma tecrübesi açısından büyük ferahlık sağladığının hakkını teslim etmek gerekir.

Tarih ve edebiyata merak sarmış ve benim gibi okumalarını kuramsal süzgeçten geçirerek idrak etmek isteyenler için ilaç niteliğinde olan bu kitap, okuyucusunu Türkçe edebiyat içinde keyifli bir serüvene çıkarmakla kalmıyor, ele aldığı romanları karşılaştırmalı olarak etraflıca tahlil ederek vurucu eleştiriler yaparak okuyucusunda müthiş bir zihin açıklığına sebebiyet veriyor. Ve son söz olarak; Söz konusu romanları okumamış olmanız tereddüt yaşamanıza neden olmasın, ele alına romanların bir bölümü benim de okumadığım romanlar olmasına rağmen yazarın detaylı analizi sonucunda deyim yerinde ise okumuş kadar oluyorsunuz.